Kafayı Kullanma Kılavuzu XXIII – Mezuna Kalmak

Bodrum Anadolu Lisesi görev yaptığım üçüncü orta öğretim kurumu ve 12. sınıflar son yedi yıldır girdiğim sınıflar arasında hep yer aldı. 12. sınıflarda en çok duyduğum ifade “Hocam, biz mezuna kalacağız” oldu. Pekiyi, nedir bu mezuna kalmak, nasıl kalınır, niçin kalınmaz? İşte bu sorulara KKK XXIII’te cevap bulacağız.

İsminde Anadolu/Fen Lisesi geçen tüm okulların akademik başarıyı ön planda tuttukları ve hedeflerinin öğrenciyi dört yıl sonra bir üst kurum olan üniversiteye yerleştirmek olduğunu düşünürsek Türk Eğitim Sisteminin sınıfta kaldığını istatistiksel olarak ispatlayabiliriz: 2019 yılında TYT’ye 2 milyon 390 bin 491; AYT’ye 1 milyon 880 bin 800 aday girdi. TYT’de 150 barajını geçen adayların sayısı 1 milyon 761 bin 392; 180 barajını aşmayı başaranların sayısı ise 1 milyon 275 bin 957 oldu. Demek ki sınava girenlerden 1.114.534 aday baraj altında kalarak direkt mezuna kaldı. Pekiyi, barajı aşan ve tercih yapanların kaçı yerleşti? Yükseköğretim Kurumları Sınavı (2019-YSK) yerleştirme sonuçlarına göre 753 bin 461 aday tercihlerinden birine yerleşti. Tercih yapmaya hak kazanan, tercih yapan ya da yapmayan öğrenci sayısı da 522.496 olarak 1.114.534 rakamına eklenebilir. (Kaynak olarak https://dokuman.osym.gov.tr/pdfdokuman/2019/YKS/sayisalbilgiler18072019.pdf inceleyebilirsiniz).

Daha lise birin başında çiçeği burnunda liseli öğrencimiz üniversiteye gideceğini kafaya koymalı ve 4 yıllık süreci ona göre inşaa etmeli. Meslek liselerini bu gruba dahil etmiyorum çünkü onların hedefi öğrenciyi üniversiteye yollamak değil belli bir alanda meslek sahibi yapmak. Haa, bu konuda ne kadar başarılılar tartışılır ancak, Anadolu/Fen Liseleriyle aynı kategoriye koymuyorum.

Lise 1 bitti, lise 2 bitti, lise 2’nin sonunda sayısal, eşit ağırlık, sözel ve yabancı dil olarak bölüm seçtiniz. Lise 3 de bitti ve geldiniz lise 4’e yani otobana girmeden önceki son çıkışa: D. Lise son sınıfın daha başında haziran ayının ikinci veya üçüncü haftasonu üniversite sınavının olacağından haberdardınız. Amacınız yıl sonunda TYT/AYT’yi geride bırakarak bir an önce kapağı üniversiteye atmaktı. Ancak gördüğüm kadarıyla bir çoğunuz için bu planlar suya düştü ve üniversite kazanma hayali bir sonraki seneye ertelendi. Tabii, üniversiteyi (bkn. Dokuz Eylül Üniversitesi Almanca Öğretmenliği) 22 yaşında kazanmış biri olarak bu yazıyı kaleme almak kendimle çelişiyor gibi görünse de liseden mezun olduğum yıl (2003) ilk girişte üniversiteyi kazanmıştım (bkn. Ege Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı).

Pekâlâ, öğrenci nasıl ve neden mezuna kalır? 4 yılda kateteceği mesafeyi bir yılda katetmeye çalışır da ondan. Lise 1-2 ve 3’te gerekli öğrenmeler gerçekleşmemişse, sadece not için çalışıp sınıfı geçmek veya takdir/teşekkür almak için ezber yaparak geçmişseniz, son sınıfta hem okul dersleri hem üniversite sınav hazırlığı (dersane, kurs vs.) size ağır gelebilir. O halde, bunun sorumlusu lise müfredatı veya üniversite sınav sistemi midir? Elbette hayır! Bunun sorumlusu sizsiniz. Kendi tembelliğinizin sorumluluğunu sisteme atarak başkalarını kandırabilirsiniz ancak kendinizi kandıramazsınız. Lise sonda da pekâlâ istediği üniversiteyi ve bölümü kazanan birçok öğrenci var. Onlar başardığına göre siz de başarabilirsiniz!

Pekiyi, ben mezuna kalır mıydım? Ya da neden kalmazdım? Ben mezuna kalmazdım çünkü 1 yılımı daha ders çalışarak geçireceğime hedefim üniversite ise bir an önce üniversiteye başlardım. “Ama hocam, ben istediğim puanı alamadım, TYT’de baraj altında kaldım, 4 yıllık bir bölüm gelmiyordu” gibi serzenişlerde bulunacaksanız size soracağım soru şu olurdu: “Lise hayatınız boyunca ne yaptınız?”

Mezuna kalmazdım çünkü eğer hazırlık olan bir bölüme yerleşirseniz 1 yılda oradan gidecek, etti mi size 2 yıl. Dahası, dört yıllık bir bölümü yıl kaybetmeden bitirseniz bile mezuniyetten sonra KPSS ile hemen atanacağınızın veya özel sektörde iş bulacağınızın bir garantisi var mı? Erkek öğrenciler için sürece bir de askerliği eklerseniz ülkemizde çalışma hayatına başlama yaşı gittikçe sonraki yıllara kayıyor.  

Şimdi çözüm önerilerine gelecek olursak… Şapkanızı önünüze koyun ve mezuna kalmadan üniversite sınavına kazanmak için kolları sıvayın. Tarihler henüz 24 mart’ı gösteriyor ve YKS 20-21 haziranda gerçekleştirilecek. Her kriz yeni bir fırsat yaratır: Hazır Corono virüs salgınından dolayı okullar eğitime ara vermişken evinizi/odanızı, masanızı bir dersaneye çevirin. Kalan yaklaşık 3 ay’ı en iyi şekilde değerlendirmeye çalışın.

Üniversite sınavına ilk girişinizde 4 yıllık (lisans) bir fakülte yerine 2 yıllık (önlisans) bölüm veya açık öğretim fakültesinden (uzaktan eğitim) bir bölüm de kazanabilirsiniz. İnanın bana dünyanın sonu değil, hayat bir şekilde devam ediyor. 2003’te üniversiteyi kazanmama rağmen kayıt bile yaptıramamıştım ve 2007’de tekrar kazanıp üniversiteye başlayana kadar geçen yıl bana farklı bir kulvar açtı, bunun sonucunda ve turizmle ve iş hayatıyla o şekilde tanıştım. Geriye dönüp baktığımda kayıp diye düşündüğüm şeylerin aslında kazanç olduğunu gördüm. Buraya kadar ifade ettiklerim ilk girişinde üniversite sınavı kazanma hedefi olanlara yönelikti. Şimdi gelelim “kesin mezuna kalırımcılara, saldım çayıra mevlam kayırıcılara…”

Gençler, en güzel yıllarınızı boşa harcamayın. Lise son sınıftayken ve üniversite hayalinizi bir sonraki seneye ertelediyseniz dâhi bir yılınızı çöpe atmayın, kendinize yatırım yapın. Özellikle Bodrum gibi denizin ve doğal olarak turizmin, limanın olduğu bir şehirde birçok iş imkanının farkına varın. Liman başkanlığına gidin, gemi adamı belgesi nasıl alınır, kaptanlık kursu var mı, koşulları nelerdir gibi şeyleri araştırarak meslek sahibi olmak için üniversite diplamasını almadan önce kendinizi yetiştirmeye bakın. Kaptanlık, denizde bir iş hayatı ilginizi çekmiyorsa ilginizi çeken bir alanda bir meslek/yetiştirme kursu bulun. Örneğin, halk eğitim merkezinde aşçılık kursuna gidin, dalış brövesi alın, yelken sporu için kurs bulun vs. Yok, illaki üniversiteye gidecekseniz ve iş hayatına üniversiteden sonra başlayacaksanız bile dediklerimi gerçekleştirirseniz daha üniversitede okurken birçok fırsat karşınıza gelecektir.

Sonuç: İster lisans, ister önlisans, ister açık öğretim fakültesi mezunu olun, sürekli ve inanılmaz hızlı değişen çağımızda diploma sahibi olmak da bir yere kadar. Bakın, bir epidemide tüm dünya ekonomik bir durgunluğa girdi ve birçok insan ya işini kaybedecek yada çalışma şartlarını değiştirerek evden (home-office) ve internetten (online/freelancer) çalışacak. Bu halde, nereden hangi diplomayla mezun olursanız olun en çok odaklanmanız gereken niteliğiniz UYUM YETENEĞİ olmalı. 21. yüzyıl çevremizdeki değişime yetişmekte zorlandığımz, dünyanın eskiye oranla gittikçe farklılaştığı bir dönem. İş yapma şekillerimiz, alışkanlıklarımız, günlük rutinlerimiz bu denli değişirken yapmamız gereken kendimizi değişime hazırlamak. “Hocam, ben nereden başlayayım” diye soruyorsanız, “kendinizi 21. yüzyıl vatandaşı yapmak için gerekli niteliklere yatırım yaparak başlayın” derim. Bundan önceki kafayı kullanma kılavuzlarında bunun cevabını vermeye çalıştım. O halde bu yazıyı okuduktan sonra harekete geçme zamanı…

Ahmet Hocanız

Kafayı Kullanma Kılavuzu XXII – Almanca Kaba Mı?

Bu soru bana kaç kere soruldu, inanın bilmiyorum ancak “Almanca kaba” diyenlere ben de şunu sormak istiyorum: “Siz kaç kelime Almanca biliyorsunuz?” Ne oldu, ses gelmiyor:D Uğur Mumcu boşuna dememiş, “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz” diye. Ancak ülkemizde her konuda olduğu gibi yabancı dil konusunda da durum aynı: bilgi yok, fikir çok!

Efendim, ben konuya Almancadan girdim ama şu ana kadar aynı duruma Fransızca, Rusça veya Arapça için de şahit oldum. Filanca dil çok fantastik ama şu dil çok dandik. Bu cümleleri kuran kişilere sorulacak soru belli: Kıyaslama yapabilecek o kadar o yabancı dile hakim miyiz? Ya da şöyle soralım: Kendi ana dilimizi ne kadar iyi okuyor, yazıyor, anlıyor, Türkçede kendimizi yazılı ve sözlü ne kadar iyi ifade edebiliyoruz? En son okuduğu kitap ilkokuldaki Cin Ali serisi ya da üniversite sınavına hazırlanırken çözdüğü test kitaplarından ibaret olanlar yabancı dil konusunda profesör öz güvenine sahipler, kendilerinden çok eminler. (Evet, evet, bir cahil gördüm sankiJ)

Bir anımdan bahsedeyim: Yine bir gün öğretmenler odasında bir öğretmen arkadaşımız (branşı Türkçe/Türk Dili ve Edebiyatı), “Fransızca çok kaba bir ve Fransızlar da çok kaba insanlar” demişti. Ben de kendisine şu iki soruyu sordum: 1. “Hocam, siz hiç Fransızca biliyor musunuz? 2. “Siz kaç Fransız tanıdınız?” Oduna vursam ses gelirdi ancak hocamızdan ses soluk çıkmadı. (Dikkat, Ahmet Akyol lafı koyabilirJ) O halde kaba dil yoktur, efendme söyleyeyim, hiç bir dil kaba değildir. Dil bir iletişim aracıdır ve konuşmaya yarar. Bir dili bilmediğimiz onun bize kaba gelmesi anlamına gelmez. Örnek vermek gerekirse, bir Amerikalı, “Oh God, Turkish is too tough (Tanrım, Türkçe çok kaba) ” dese ne hissederdik? Hemen savunmaya geçerdik değil mi? Hayır, Türkçe öyle değil böyle, böyle değil şöyle, bla bla bla…

Pekiyi, Türkler Almancaya neden kaba diyor? Çünkü Türk milleti olarak çok savaş filmi izliyoruz da ondan. Şimdi şunu sorabilirsiniz: “Hocam, savaş filmlerini Almancaya nasıl bağladınız?” Sebebi basit: İkinci Dünya Savaş filmlerini izleyen tarih ve savaş meraklısı vatandaşlarımız Almancayı fimlerde duyduklarından ibaret sanıyorL Örnekleyeyim, Alman komutan bir askere emir veriyor: “Halt (dur), Achtung (dikkat), Feuer (ateş).” Sizce savaş psikolojisinde olan birinin normal ses tonuyla ve sakin bir şekilde konuşmasını mı beklersiniz? Adı üzerinde Dünya savaşı oluyor, herhalde komutan avazı çıktığı kadar bağıracak. Velhasıl Almanca bundan ibaret değil.

Bir başka iddia ise Almancanın köpek dili olması. Vallai bunu da öğrencilerimden duydum ve çok şaşırdım. “Ne demek bu” diye epey kafa yordum. Sonra sebebini buldum: Yeteneksiz Türkiye gibi televizyondaki programlarda eğitmenler köpeklere Almanca komutlar veriyormuş: setz (otur), fass (yakala), kriech (sürün), bleib sitzen (oturmaya devam et), aus (bırak), komm (gel) vs.  Malumunuz, Almanlarda da köpek cinsi çok olduğundan (bkz. Alman kurud, Rottweiler, Dobermann vb.) eğitim dilinin Almanca olması normal değil mi?

Şimdi iti köpeği bir tarafa bırakalım da önümüze bakalım. Neden Almanca öğrenmeli, nasıl Almanca öğrenmeli, Almanca ne işime yarar gibi sorunların cevaplarına odaklanalım. İlk sorunun cevabından başlamak gerekirse Alma hükümeti 1 Mart 2020 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere nitelikli işçi göçmen yasasını Meclisten geçirdi. Bu şu demek: Almanya belli başlı alanlarda nitelikli iş gücüne ihtiyaç duyuyor. Bu açığını da yurt dışından nitelikli işçi alımı yaparak kapatmaya çalışacak. Hâl böyleyken her krizin (Almanya için) bir fırsat (Türkiye gençliği için )yarattığının farkında olun.

Şöyle bir örnek vermek gerekirse Türkiye’de herhangi bir bölümden mezun oldunuz ancak iş bulamadınız. Ya da iş buldunuz ancak maaşınız umduğunuz gibi değil. (şu anda eğitim sisteminde bulunan herhangi bir öğrenciyi/genci böyle bir son bekliyor olabilir). Ülk değiştirin arkadaşlar! Geleceğinizi bugünden yaratmak için harekete geçin.

Pekiyi, nasıl Almanca öğrenilir? Dil kursuna gidilmesi gerekir mi? Bu soruyu genelleştirelim: herhangi bir dili öğrenmek için dil kursuna gitmek gerekir mi? Dil kursunun artı ve eksilerini ortaya kolayım: 1. Dil kursları öz disiplini olmayanları disipline edebilir, öğretmenin verdiği ödevleri yapmak, belli gün ve saatte belli bir konuya çalışmak gibi. 2. Sınıfta bir rekabet ortamı oluşursa daha fazla çalışma isteği duyabilirsiniz. 3. Etkileşim: Kursta öğretmen ve sınıf rkadaşlarınızla etkileşime geçer, başkalarının yaptığı hataları görür, kendi hatalarınızı düzeltirsiniz. Öğretmeninizle soru cevap yapma şansınız olur. İyi bir öğretmen size dili sevdirebilir, dil öğrenmek için merak duygunuzu harekete geçirebilir veya dil öğrenmenin püf noktalarını gösterip deneyimlerini sizinle paylaşabilir. Olumsuz taraflarına gelecek olursak… 1. Dil kursları en nihayetinde birer ticarethanedir, kâr amacı güderler ve sizin bir dili öğrenmenizden çok cebinizdeki parayı almaya bakarlar. 2. Para vererek ve dil sertifikası veya diploması aldığınızda akıcı bir şekilde dil konuşacağınızı düşünüyorsanız hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. 3. Dil kursları ne en iyi ne de en kötü örenciye göre ders anlatır, orta yolu bularak yola devam ederler. 4. Öğrenme bireyseldir ve herkes kendi öğrenme şekline göre öğrenir ancak kurslarda ana ders materyali olarak kitaplar kullanılır. Ve daha önceki kafayı kullanma kılavuzunda (XII) bahsettiğim gibi hiçbir dili konuşmayıkitaplardan öğrenemezsiniz.

Gelelim özel derse. “Ahmet Hocadan ders alırım, altı ay sonra onun gibi konuşurum.” Yok ya! Biz bu işe yıllarımı vermişim, daha da veriyorum, her gün materyal ve konu hazırlığı yapıyorum, bilmediğim kelimelerin anlamlarına bakıyorum, Almanca radyo-şarkı dinliyorum, dizi-film izliyorum.

Pekâlâ, “Nereden başlıyayım” diye düşünüyorsanız “Netflix’ten başlayın” derim. Arkadaşlar, Netflix’ti taradım ve isizin için şu dizi, film ve programları çıkardım: Dark, Perfume, Skylines, Dogs of Berlin, How to sell drugs online, tehlikeli oyun, Criminal Almanya, Holiday secrets. Filmler: Kidnapping Stella, Berlin Calling, Motti Wolkenbruch, 3 Türken 1 Baby, O geri döndü, Isi & Ossi, Sessiz bir dans. Program: Nail it: Almanya.  (isimlerin Türkçe veya İngilizce olduğuna bakmayın, hepsi orijinal Alman yapımları). İnternettebaşka dizi, film ve programlar var ancak Netflix bize güzel bir hizmet sunuyor. Her gün bir bölüm dizi izleyin ancak ilk izlediğinizde (orijinal dil Almanca) alt yazıyı kapatın. Sezonu bitirdikten sonra Almanca alt yazılı izleyin. Daha sonra tekrar izlediğinizde Türkçe alt yazılı izleyebilirsiniz.

 Netflix’ten sonra sıra podcast’e geldi. Hangi dili öğrenirseniz öğrenin akıllı telefonunuza spotify’ı indirin ve Spotify’dan bol bol kulaklıkla almanca dinleyin. Spotify’da neler mi varsanız: Deutschlandfunk, DW langsam Gesprochene Nachrichten, Deutsch lernen Audio, Learn German with Lingua Boost (İngilizce Anlatım). Liste uzar gider… İyisi mi siz arama motoruna Deutsch, Germani almanca yazarak size en uygun olanından başlayın.

Youtube: Arkadaşlar, Almancada en baba konu anlatımlı kitabı sıksanız öğrenmeniz gereken 100 konu çıkar. Günde sadece 1 konuyu yazarak çalışsanız ve o konuyla Youtube arama çubuğuna yazarak çıkan videoları izleseniz dahi 1 saatinizi alır. Denemesi bedava 🙂 Ben biraz önce Youtube’a Zahlen (sayılar) yazdım ve ilk sayfada çıkan 10 kadar videonun toplam süresine baktım, 38,42 dakika. 24 saatimizin 1 saatimizi hayatımızı değiştirecek bir dil öğrenmeye ayırabiliriz, değil mi?

Netflix cepte, Spotify cepte, Youtube cepte. Pekiyi, ya pratik? Valla, size size şöyle yurt dışına tatile gidin, böyle Malta’da bir dil okuluna gidin, Cambly’e şu kadar para bayılın demeyeceğim. Tüm dünyanın adına internet dediği aleme giden Google hazretlerini açıyoruz ve oradan interpals.net’e tıklıyoruz (interpals’i hiç kullanmadım ancak kullanan insanların tavsiyesi üzerine yazıyorum), profil oluşturuyoruz ve bizimle pratik yapacak insanları ekliyoruz. Özellikle çevrimiçi oyun oynayarak gruplarda başka milletlerden insanlarla discord üzerinden konuşuyor (siz hâlâ Skype’de mi kaldınız? :D) Benim tavsiyem Google hangouts. Sosyal medyadan edineceğiniz arkadaşlarla görüntülü de olsa konuşun. Dil kurslarına, yurt dışı dil okullarına vereceğiniz parayla evinize internet bağlatın, Netflix’e abone olun. İnanın, size aylık maliyeti 100 TL gibi cüzi bir rakamdır. Zaten herkesin cebinde akıllı telefon var, ben daha ne diyeyim…

Sevgili dostlar, ben Almanca üzerinden yazımı devam ettirdim ancak siz hangi dili öğrenmek isterseniz isteyin, yöntem aynı: Yeter ki gerekirse 1 saat erken kalkın ve düzenli olarak (yani her gün) yabancı dil öğrenmek için çaba harcayın. Almanca için kaynak isteyenler bana ulaşabilir. Bilgi, belge ve tecrübelerimi seve seve paylaşabilirim. Pekiyi, bunu neden mi çok önemsiyoum? Yabancı dil (İngilizce ve almanca) benim hayatımı tamamen değiştirdi ve bana daha iyi bir yaşam sundu. Benim hayatımı değiştirdiyse sizinkini de değiştirebilir.

Beni var eden dillerin anısına…

Ahmet Hocanız

KKK XXI – Neden Work and Travel, Erasmus & EVS Yaptım?

Bu yazımızda Türk lise ve üniversite öğrencisinin profilini çizmeye çalışacağım ancak önce başlıktaki sorumuza cevap verelim.

          Arkadaşlar, ben üniversiteyi (bkz. Ege Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı) 2003 yılında ve 18 yaşımda kazanmama rağmen o sene başlayamadım (konuyu merak edenler için KKK XIX – Başarısızlıklarım & Kendimle Yüzleşme). Üniversiteye 22 yaşımda başladığım için üniversiteli arkadaşlarımdan üniversiteye dair birçok şey öğrenmiştim. Tabiri caizse üniversiteye kayıt yaptırmadan üniversiteli olmuştum. Hatta 2007’de Dokuz Eylül Üniversitesi Almanca öğretmenliği bölümünü kazanmadan önce 2006 yılında Buca Eğitim Fakültesinde derse bile girmiştim (Teşekkürler Harun Köykün:) Lisedeyken de Selçuk Üniversitesi Uluslararası ilişkiler bölümünde okuyan kuzenim Ali Eşen sayesinde Alaaddin Keykubat kampüsünü epey ziyaret etmişliğim vardı;) Tabii bu süreçte üniversitelileri ve üniversite hayatını gözleme şansım oldu. Üniversite dediğin özünde bir bina idi, öğrenciler ve hocalar vardı. Liseden farkı, kıyafet, traş, devam zorunluluğu yoktu. Yine de bir nevi eğitim kurumuydu, atla deve değil.

          Neyse, 18-22 yaş arası Bodrum’da turizmde geçen dört yıllık süreden sonra üniversiteye başladığımda “Şunları şunları mutlaka yapacağım” dediğim bir liste hazırladım kafamda. O zaman farkında değildim ancak bildiğiniz kariyer planı oluşturmuşum ben:) Elbette üniversiteye başlamadan 19 yaşımda ehliyetimi ve 22 yaşımda da bilgisayar ve İngilizce sertifikalarımı almıştım.

          Üniversiteye başladığım ilk yıl hedefim o yaz yurt dışına çıkmaktı. Bu noktada Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve İnciraltı yurdundan arkadaşım Hayri Dağlı beni Avrupa Birliği Gençlik değişim programlarıyla tanıştıran isim oldu. Avusturya’da yapılacak o zamaki ismiyle “Eylem 1.1”e katıldım. Yıl 2008 idi ve ben artık yurt dışı açılımını gerçekleştirmiştim. Teşekkürler Hayri Dağlı:)

          Bir sonraki yıl e-posta kutuma düşen bir mesaj beni oldukça heyecanlandırmıştı çünkü Ankara’da bir dernek Romanya’da düzenlenecek başka bir Eylem 1.1 için katılımcı arıyordu. Başvuru yaptım ve kabul edildim. Ayrıca, hayatım boyunca en kolay vizeyi veren İzmir-Romanya konsolosluğuna da teşekkür ederim. Sonraki yıl Gaziantep’teki başka bir dernekten Lihtenştayn’da düzenlenecek Training 3.1 isimli diğer bir program için e-posta aldım. O zaman e-posta gruplarına üye olmak yeterliydi;) Böylece Ankara’da buluşup tanıştığım ve program süresince çok iyi arkadaş olduğum Mustafa Erdoğan’la vize işlemlerini hallettikten sonra 2010 yılında ikinci sınıftayken Lihtenştayn’ı da gördük:) İkinci sınıfın sömestrında İzmir Özdere’de Rotary Kulübünün organize ettiği RYLA etkinliğinde İtalya’nın Sicilya adasında gerçekleştirilecek RYLA Med etkinliğine katıldım. Tüm masrafların Rotary Güzelyalı şubesi tarafından karşılandığı bu etkinlikte farklı milletlerden yaklaşık 30 kişi toplamda iki hafta geçirdik.

          Her şey iyiydi, güzeldi de Almanca öğretmenliği okuduğum için bir an önce Almanya’ya gitmek istiyordum. Bölümdeki hocalarımdan bizim bölümde Erasmus ya da bizden daha önce Erasmus’a giden hiç kimse olmadığını öğrenmiştim. 2010 yılı Mart ayında Çanakkale’deki bir ÇYDD çalıştayında arkadaşım Bilal Yeşilmen ”Ahmet, ben Erasmus’a başvurdum ve kabul aldım. Sen neden başvurmuyorsun” diye sordu. Ben de dedim “böyle böyle..” “Yahu öyle şey olur mu, sen dekanlıkta bu işlere bakan memuru bul ve ona danış” diyerek beni harekete geçirdi. Sonraki gün İzmir’e döner dönmez öğrenci işlerine gittim ve bölümümüzün Almanya’da üç farklı üniversite ile Erasmus anlaşması (Bilateral Agreement) olduğunu öğrendim. Sınava 3 gün kala başvuru yaptım. Erasmus dil sınavına doğal olarak Almancadan girdim ve en yüksek puanı alarak bölümümden Almanya’ya Erasmus öğrencisi olarak giden ilk öğrenci oldum:)

          Tabii, Erasmus’tan önce 2011’de üçüncü sınıfın sonunda Work and Travel ile Amerika’ya uzandım. Aslında ben Camp America’ya başvurmuştum ancak o programa kabul edilmeyince şirket (Partner Educational-İzmir) bana ”New York’ta pedicab driver (bisiklet taksi şoförü) olarak çalışır mısın” diye sordu. Dedim “Siz, hastaya ilaç mı soruyor sunuz?”:) Elbette bu işe de balıklama atladım çünkü üniversitede hem bisiklet topluluğundaydım hem de aktif bir bisiklet kullanıcısıydım. Work & Travel’da bu işi aklıma düşüren ilk kişi de arkadaşım Celal Tosun idi. Teşekkürler Celal:)

          Evet, sırasıyla Avusturya (2008), Romanya’da (2009) Eylem 1.1; Lihtenştayn’da (2010) Traning Course 3.1; İtalya’da (2010) RYLA Med; Amerika’da (2011) Work & Travel ve Almanya’da (2012) Erasmus yaptım ve üniversite bu süreçte nasıl bitti anlamadım:) Pekiyi, ama sırada ne vardı? EVS!

          EVS (European Voluntary Service [AGH-Avrupa Gönüllülük Hizmeti]) üniversite sonrası benim için nokta atışı olmuştu. Bu program 28 Avrupa Birliği ve AB’ye aday ülkelerde kısa veya uzun dönem (2-12 ay arasında) tüm masraflarınızın karşılandığı bir gençlik değişim programı. Pekiyi, EVS neleri karşılıyor: uçak bileti, vize, sağlık sigortası, konaklama, şehir içi ulaşım ve dil kursu. Üstüne üstlük aylık 300 avro da cep harçlığı veriyor. Magdeburg’taki Pathfinder projesine kabul alana kadar abartmıyorum ancak 1000 kadar farklı proje için derneklere e-posta atmışımdır. Yani EVS’i ya yapacaktım ya da yapacaktım! Kafaya bunu koyduğumdan mütevellit yaptığım şey kırk kapıyı birer kez değil, bir kapıyı kırk kez değil, kırk kapıyı kırk kez çalmak oldu.

          Pekiyi, katıldığım tüm programlar bana ne kattı? Kendime olan güvenimi iyice perçinledi. Yabancı dil seviyemi anlatmaya gerek yok, iyice geliştirdi. Farklı milletlerden bir sürü insanla tanıştım, farklı kültürleri deneyimledim. Bol bol seyahat ettim ve para da kazandım, hayallerimi gerçekleştirdim. Özellikle Eramus’u ve EVS’i Almanya’da yaptığım için kendimi dolaylı olarak mesleğime de hazırlamış oldum (bkz. KPSS – Öğretmenlik Alan Bilgisi Testi).

          Ancak birçok üniversite öğrencisi yukarıda saydıklarımı neden yapmadan mezun oluyor? Cevabınız acaba “Ama hocam, yurt dışına çıkmak için para lazım” ise yanılıyorsunuz. Çünkü şu ana kadar size asla paranız olması gerektiğinden bahsetmedim. Üniversitede ihtiyacınız olan üç şey: 1. Girişimcilik. 2. Mücadele Ruhu. 3. İnsan İlişkileri Yönetimi. Katıldığım programların, projelerin ve aldığım bursların hiçbirisini üniversite derslerinde öğrenmedim. Üniversite teorik olarak belki çok şey kattı ancak ben hayata dair bilgileri yine hayatın kendisinden yani insanlardan, derneklerden, vakıflardan, kulüplerden, seminerlerden öğrendim. Şu an sizin bu yazıyı okurken yaptığınız gibi:)

          Toplum baskısını hayatımızın her alanında hissediyoruz ancak belki de bizi en çok zorlayanı lise yılları ve doğal olarak ergenlik çağı. Lise öğrencisi bence ergenliğin gerektiği gibi yaşayamıyor. Her şeyden önce herkesin akademik olarak başarılı olması ve iyi bir üniversitenin iyi bir bölümüne girmesi bekleniyor. Öğretmenler ve ebeveynler öğrencileri yarış atı olarak görmekten ileri gidemiyorlar. Okuduğunuz dergi-gazete-kitaptan; takip ettiğiniz Youtuber’a; izlediğiniz dizi-filme; dinlediğiniz müziğe; kız-erkek-arkadaş ilişkilerine; lisede ve üniversitede seçeceğiniz bölüme-şehre-mesleğe; hobilerinize ve yaptığınız spora kadar herkes sizi kalıplara sokmaya çalışıyor. Haa, bir de her hafta girmeniz gereken 14 farklı 40 saat ders, yapmanız gereken performans ve proje ödevler, sınavlar vs… E-okul, okul üniforması, törenler de cabası.

          4 yıl boyunca yukarıdaki sürece maruz kalmış bünyeler üniversiteye kapağı attıkları zaman lisede geçen yılların acısını hunharca çıkarmaya başlıyor. Ben yurtta kalırken aralıksız 24 saat uyuyan öğrenci, sabahlara kadar devam eden batak turnuvaları, bilgisayar & PS oyunları gördüm. Hatta Buca Eğitim Fakültesinde okuyup 4 yıl boyunca zahmet edip Karşıyaka’yı görmeden mezun olan öğrenci tipine de rastladım.

          Gençler, silkinin ve kendinize gelin. Üniversite yan gelip yatma ve 4 yıl sonra diploma alma yeri değildir. Üniversitelerde ortalama 30.000-40.000-50.000 öğrenci olduğunu düşünürsek hiç kimse size fırsatları altın tepside sunmaz. Böyle düşünüyorsanız, üniversiteye gitmek yerine ailenizin olduğu şehirde bir iş bulun ve açık öğretimden bir bölüme kayıt yaptırın. En azından dört yıl sonra elinizde bir diploma ve biraz para olur.

          Şimdi gelelim ailelerin iç yüzüne. Şu cümleyi bir yerlerden hatırlıyor musunuz: “Sana güveniyorum ama çevreye güvenmiyorum.” “Ya, sana bir şey olursa?” İstanbul’da okuyamazsın, orası çok kalabalık”,”Erzurum’a gitme, orası çok uzak”. Liste uzar gider. Bu gruptaki öğrencilerse işi en zor  olanlar çünkü onlar Erasmus vs. yapmak istiyorlar ancak anne-babaları onlara engel oluyor. Engel olmalarından kastım bildiğiniz duygusal sömürü yapıyorlar. Psikolojide bu olaya “Gaslighting” deniyor (merak edenler araştırabilir), bense sevginin bencilliği diyorum. “Hocam, sevginin bencilliği mi olur” diye sorabilisiniz. Olur efendim, bal gibi de olur. Örnek vermem gerekirse, gencimiz Au-Pair yapacak olsun, ailesi onu vazgeçirmek için farklı argümanlara başvuruyor. “Sana güveniyorum ama çevreye güvenmiyorum.” Meali: “Sana bir şey olursa ben el aleme ne derim?” Ya da “El alem bize ne der?” Antitez: Türkiye’de size bir şey olmuyorsa Avrupa’da bir ülkede kolay kolay bir şey olmaz. Ben şu ana kadar yurt dışında değişim programlarına katılıp başı belaya giren bir arkadaşımı duymadım. O yüzden korkmayın, Interrail yapın, 10 kişilik hostel odalarında kalın, kimse sizin büzüşmüş böbreğinizi, sararmış dişinizi çalmaz:D

          “Ya sana bir şey olursa?” Meali: “Senin başına bir şey gelirse ben bu acıya katlanacak kadar güçlü değilim.” Antitez, çocuklar evebeynelerine değil, evebeynler çocuklarına muhtaç. Sayın anne ve babalar, çocuklarınızın arkasından çekilin de ayakları üzerinde dursunlar! “İstanbul’da okuyamazsın çünkü orası çok kalabalık.” Meali: “Ben seni İstanbul’da yaşayabileceğin kadar kendine güvenen biri olarak yetiştirmedim. Muhtemelen ben de İstanbul’a gidip şu an orada okuyamaz veya yaşayamazdım.” Antitez: Üniversiteyi ikamet ettiğiniz şehirde, örneğin Bodrum’da okusanız bile askerlik, memuriyette zorunlu hizmet veya herhangi bir iş için bırakın Tükiye’yi dünyanın neresine gideceğini tahmin edebilen var mı? Bodrum’daki Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Denizcilik Yüksekokuluda kaptanlık okusanız bile, mezun olup iş bulduktan sonra büyük ihtimal ülkeler arası seyahatler yapacaksınız. Sizi uluslararası kara sularında göreceğiz (bakın, bu kıyağımı da unutmayın, size yeni bir kariyer planı sundum:)

          Uzun lafın kısası, içiniz karardıysa çözüm önerilerimizi sunalım:

1. Üniversiteye adım attığınız andan itibaren asla dersten çıkıp direkt yurda gitmeyin. Ben ders çıkışı ya ÇDYY’ye; ya EÇEV’e; ya TEMA’ya; veyahut Goethe Enstitüsüne giderdim. Gidecek bir bulamazsanız dahi, üniversiteyi okuduğunuz şehri gezin, tarihi yerlerini ziyaret edin, bir kurs, etkinlik, sergi bulun, ona gidin.

2. Bölümünüzdeki Erasmus koordinatörüyle tanışın, dış ilişkiler ofisinden yurt dışı programlarına dair her şeyi öğrenin (Erasmus öğrenime katılım koşulları, Erasmus stajında hangi ülkeler var, Mevlana değişim programı ne kadar burs veriyor, Erasmus öğrencilerine nasıl tutorluk yapılır vs.)

3. Fakültenizin öğrenci işlerine gidin ve okul bünyesinde yarı zamanlı iş için başvuru formu doldurun. Aileniz her ay size para yollasa bile siz yine de beni dinleyin ve çalışın çünkü para bir şekilde bulunur ancak hayat için tecrübe kazanacak vakit her zaman bulunmaz.

          Beni ben yapan tüm projelere, etkinliklere, seminerlere, konferanslara değişim programlara katılmamı sağlayan, bunlardan beni haberdar eden, yönlendiren herkese çok teşekkür ederim.

          Sevgiler,

          Ahmet Hoca…

Kafayı Kullanma Kılavuzu XX – Eğitim Sistemi Seni Hayata Hazırlar mı?

Ben: “Ne yapıyorsun?”

Öğrenci: “Hocam, soru çözüyorum.”

Ben: “Ama dersimiz şu anda Almanca.”

Öğrenci: “Olsun Hocam, Almanca gereksiz bir ders.”

Ben: “😳”

Bu durumda Türk eğitim sisteminde yetişen bir öğrenciye diyecek pek de bir şey yok aslında. Çünkü öğrenci 10. sınıfta bölüm seçtikten sonra bazı dersleri önemli, bazılarını ise önemsiz olarak kafasında sınıflandırıyor. Bazı veli, öğretmen ve özel (paralı) okul yöneticileri de öğrencilere bu bakış açısını telkin ettiklerinden ön yargılar iyice derinleşiyor. Öğrencinin üniversite sınavında gireceği dersler belli olduğuna göre biz de kendimizi gereksiz dersin gereksiz öğretmeni kategorisine alıp “Ne yapalım, öğrenci haklı; sistem bunu dayatıyor” deyip kenara mı çekilelim? Ne münasebet canım! O zaman karşı atağa geçme zamanı!

Hiç kimse herhangi bir iş yerine üniversiteye hazırlanırken çok soru çözdü diye işe alınmamıştır (alındıysa da valla ben ne gördüm ne duydum) ancak iyi derecede İngilizce, Almanca, bilgisayar kullanma becerisi, iş tecrübesi, yurtdışı deneyimi, spor-kültür-sanat alanında belli bilgi, belge ve donanıma sahip olduğu için işe alınanı çok gördüm. O açıdan buradan sonraki sözlerim sadece üniversite sınavına hazırlananlara değil hayata hazırlananlara!

Sınavı kazandıktan sonra eylül ayında üniversiteye kayıt yaptıracaksınız ve büyük ihtimalle hazırlık sınıfı okumanız; en azından hazırlık atlama sınavına girmeniz gerekecek. Hadi hazırlığa takılmadınız diyelim, bölümünüzde İngilizce ders olacak karşınıza gelecek. Hadi ders olarak karşınıza gelmedi diyelim, üniversite eğitiminiz boyunca hiç mi Erasmus öğrenim, Erasmus stajı, yurtdışı projesi, Work and Travel, Camp America, Interrail, International Work Camp, Mevlana, EVS (bkz. Kafayı Kullanma Kılavuzu II – Yurt Dışına Nasıl Çıkılır?) gibi programlara katılıp yurtdışını deneyimlemeyeceksiniz? Hadi burada saydığım hiçbir uluslararası programa katılmadınız, kendinizi Türkiye’de geliştirdiniz diyelim (evet, pekâlâ mümkün),  gelecekte uluslararası bir firmada kariyer de mi düşünmediniz? Hadi diyelim Türkiye’de herhangi bir uluslararası bir firmada çalışmayı düşünmediniz; ileride belkide Türkiye’de alanınızda iş bulamadınız yada emeğinizin karşılığını alamadınız, başka bir ülkede çalışmayı da mı düşünmediniz? Bunları düşünmediyseniz bari şu üç soruyu düşünün:

  1. Piyasada bu kadar üniversite mezunu işsiz varken liseden mezun olacak bir genç üniversite kazanmak için niye bu kadar emek harcar?
  2. Asgari ücretle üniversite mezunu çalıştırılan bir ülkede niçin üniversite okumak isteyesiniz?
  3. İş hayatı üniversite mezunlarından ne bekliyor?

Ne oldu, sorular ağır mı geldi? O halde cevaplamanıza yardımcı olayım:

1. 18 yaşına kadar ailesiyle yaşamaya alışmış insanlar üniversiteyle beraber aileden uzakta yaşama fırsatını elde ederler. Özellikle ilk defa ailesinden uzaklaşan gençler ufaktan yetişkinliğe adım atarlar. Kısaca, önce sahip olduklarının kıymetini anlarlar, sonra da farklı koşullara adapte olmayı öğrenirler, olgunlaşırlar. Sınırlı miktarda parayla (bkz. Kafayı Kullanma Kılavuzu XIV – Zaman ve Para Nasıl Yönetilir) ay sonunu getirmeye çalışırlar. Üniversitenin size diplomadan fazlasını sunacağını hedefleyerek üniversiteye gidin. Sadece diploma sahibi olmak için üniversite okumak istiyorsanız size daha iyi bir önerim var: bir işe girin ve açık öğretim fakültesinden 4 yıllık bir bölüm okuyun. Üniversite, bir gencin kendisini gerçekleştirebileceği, yönünü çizebileceği, hayallerinin peşinden koşabileceği mükemmel bir durak. Durak diyorum çünkü kariyeriniz lisede başlar, üniversitede ve iş hayatında devam eder. Daha önceki Kafayı Kullanma Kılavuzlarında bahsettiğim liseden mezun olurken sahip olmanız gereken nitelikleri tamamlamadan üniversiteye başladıysanız, üniversite bu eksiklikleri gidermek için doğru adres. Üniversitede mutlaka yapın dediklerim şunlar: Erasmus öğrenim, Erasmu stajı, yurtdışı projesi, Work and Travel, Camp America, Interrail, International Work Camp, Mevlana, EVS, kendi alanınızda iş deneyimi, derneklere ve öğrenci kulüplerine aktif katılım, sorumluluk üstlenme. “Hocam bu dediklerinizi iş hayatına başladıktan sonra yaparım” diyenlere “Hayalperest olmayın” derim. Her şey yerinde ve zamanında güzel 🙂

2. Evet, maaş önemli çünkü ülkemizde kafalar üniversite girene kadar sınav odaklı, sonrasında da maaş odaklı çalışıyor. Kariyerinize üniversiteden sonra başlarsanız birçok iş yeri size asgari ücret teklif edecektir. Siz kabul etmeyip çalışmasanız bile yerinize çalışabilecek işsizler ordusu ellerinde CV’leri ile hazır beklemektedirler. Evet, üniversiteye gidin, gidin ancak her şeyi üniversiteden veya devletten ummayın. Üniversiteye adımınızı attıktan sonra imkanlara ulaşmak için siz harekete geçin, birilerinin sizin yerinize fırsatları hazırlayıp altın tepside sunmasını beklemeyin! Uzun lafın kısası: lise bitti, e-okul, üniforma, veliden izin belgesi, performans ödevi, haftada 5×8=40 saat ders dönemi kapandı, üniversite dönemi başladı 😉 Rahat olun, üniversitede çok zamanınız olacak, yeter ki siz bu zamanınızı etkili kullanın ve 4-5 yıl içerisinde kendinize yaptığınız yatırımın karşılığını bir ömür boyu alın. Maaş odaklı çalışan kafaları bir tarafa bırakıp mesleğinizde derinleşmeye bakın. Yaptığınız işi dünyanın herhangi bir yerinde yapacak kadar iyiyseniz (bkz. profesyonel olmak) para arkadan gelecektir.

3. İş hayatı gençlerden çok şey bekliyor ancak bunların hepsi zamanla şirket içi eğitimlerle, kurslarla, kitaplarla, seminerlerle tamamlanacak şeyler. Yine de az ama öz bir liste sunmak gerekirse sorun çözme, bütünü görme, öncelik sonralık sıralaması, zaman ve kaynak yönetimi, sosyal sorumluluk, girişimcilik, inovasyon, iletişim, inisiyatif alma vb. diye liste uzar gider ancak internetten bunu kendiniz araştırın. Herhangi bir işe girdiğinizde birkaç ay gibi kısa bir süre içerisinde ne kadar çok şey öğrendinize hayret edeceksiniz. 4 aylık bir iş deneyimi size 4 yıllık bir üniversiteden daha fazlasını verebilir çünkü artık teoriden pratiğe geçtiniz demektir. Denemesi bedava 🙂 Siz bir iş yerine giderken şu üç özelliği kendinizde götürün: I) İyi bir insan olun. II) Karakteriniz sağlam olsun. III) Dürüst olun.  Neden? Çünkü eğitim herkese verilir, yatırım karaktere yapılır!

Şimdi yazımızı toparlayacak olursak Türk eğitim sistemi sizi sınavlara hazırlar (belki) ancak Ahmet Akyol sizleri hayata hazırlar. Herkes üniversiteye gitmek zorunda değil ancak bir şekilde hayatını kazanmak zorunda. O zaman sormanız gereken asıl soru şu: Hayata ne kadar hazırsınız? O halde, yukarıda saydığımız olumsuzluklara rağmen lise mezunu biri neden üniversiteye gitmeli? Gitmeli ve alanında iyi bir iş sahibi de olmalı ki sizin kardeşiniz, komşunuzun oğlu, kuzeniniz, doktor olduysanız bir hastanız, öğretmen olduysanız bir öğrenciniz, belki bir tanıdık sizi kendine rol model alsın. Unutmayın, insanlara hiçbir şey söylemeden de onlara çok şey anlatabiliriz. Ve bazen o insanlar karanlık bir gecede bizlere yok gösteren kutup yıldızı gibidirler. Siz kimin kutup yıldızısınız?

Son olarak üç soruyla yazımı noktalayacağım:

  1. Üniversite sınavına çalışırken son nefesini verseydin ne hissederdin?
  2. İnsanlar cenazene katılsaydı ne hissederdin?
  3. Sen kendi cenazene katılsaydın ne hissederdin?

Bu soruların üzerinde biraz düşünün ve eğer üniversite okumak gerçekten sizin kendi hayalinizse üniversite kazanmak için mücadele edin; yoksa başkasının hayalini gerçekleştirmek için değil!

Sevgiler,

Ahmet Hocanız…

Kafayı Kullanma Kılavuzu XIX – Neden Okul Değiştirdim & Öğretmenlik Üstüne

19.09.2014 tarihinde atandığım Ayşe-Gülsevim-Ali Rüştü Kaynak Anadolu Lisesinde geçen beş yıldan sonra 09.09.2019 tarihinde görevlendirmeyle Bodrum Anadolu Lisesine transfer oldum. Peki neden böyle bir değişiklik yaptım? 5 yılımı tamamladığım AGARK’ta yola devam etmek daha iyi değil miydi? Ya da bir sorun mu yaşadım? Bu Kafayı Kullanma Kılavuzunda bu sorulara cevap vereceğim, akabinde öğretmenlik üstüne fikirlerimi söyleyeceğim.

AGARK’a atandığımda kendime üç hedef koymuştum: okul gezileri, Erasmus projesi ve web sitesi. Bu süreçte birçok okul gezisi yaptık, Erasmus projesiyle yurt dışı deneyimi yaşadık ve şu an bu satırları okuduğunuz kişisel blogum akyolahmet.com hayata geçti. Hem öğrenci kitlesine hem de okul ortamına alışmam ve hedeflerimin gerçekleşmiş olması beni konfor alanına itmeye başladı. Yani kendimi tekrarlamaya başladım ve bu noktada değişikliğe ihtiyacım olduğunu hissettim. Popüler bir tabirle ortada pek bir “challenge” kalmadı. Ne okuldaki meslektaşlarımla ne öğrencilerimle ne de okul idaresiyle herhangi bir sorun yaşamadım. Aksine, geriye dönüp baktığımda, AGARK’ta güzel insanlarla çok güzel işlere imza attık. “Her Fidanın Bir Sahibi Var” projesi bunlardan bir tanesi ve artık o fidanlar birer ağaç oldu. Gezi, proje, mezuniyet törenleri, okul törenleri, etkinliklerden sonra hazırladığım videolar geçmişe uzanan bir filmin fragmanları gibi: benim öğretmenliğimin fragmanları…

Bodrum Anadolu Lisesine de kafamda bir takım hedeflerle geldim ve umarım görev sürem boyunca bu hedefleri gerçekleştirebilirim. Peki nedir bu hedefler? 1- Almanya’daki bir okul ile kardeş okul projesi. 2- Erasmus+ stratejik okul ortaklığı projesi. 3- Yabancı dil bölümü. BAL’daki görev sürem dolduğunda da başka hedeflerle başka okullara ve kim bilir belki başka ülkelere yelken açacağım.

Bazı insanlar uzun yıllar aynı iş yerinde, okulda, şehirde, ülkede görev yaparken ben neden değişiklik peşinde koşuyorum? Çünkü sıkılıyorum! Öğrenebilceğim yeni bir şey kalmadığında , çalıştığım kuruma yeni bir şeyler katamadığımda, kendimi yenileme ihtiyaç duyduğumda, yerinde saymaya başladığımı hissettiğimde hareket vakti gelmiştir benim için. Yoksa, evet, mutsuz oluyorum. Değişimin, yeninin peşinde koşmak beni mutlu eder, aynı çatı altında fosilleşmek değil!

Gelelim öğretmenliğe. Buradaki en önemli kavram bence empati. Kendime hep şu soruyu sorarak derse girdim: “Bu sınıfta, bu sırada, bu derste ben öğrenci olsam karşımda nasıl bir öğretmen görmek isterdim?” Bu sorunun cevabını düşünerek derslerin başında şarkı açtım, derse hazırlık yaparak geldim, müfredat dışında bilgi verdim, materyal hazırladım ama her şeyden önce mesleğimi, branşımı (yabancı dilleri), öğrencilerimi sevdim ve Almanca ve İngilizceyi öğrencilerime sevdirmeye çalıştım. Okula gelirken de aynı soruyu sordum kendime: “Ben bu okulun öğrencisi olsaydım, bu okulda beni hayata hazırlamak için neler olmalıydı?” Bu soru da beni ders dışı etkinliklere yönlendirdi ve bu noktada okul gezileri, yurt dışı projeleri, web sitesi ve Youtube kanalı geldi.

Şimdi, yüzünüzde bir tebessümle şu soruyu sorabilirsiniz: “Hocam, siz tüm bunları yaptınızda size bir ödül, ikramiye, fazladan bir maaş, para, kıdem filan mı verdiler?” Cevap veriyorum: Hayır! Tüm bunları birilerinden beklentim olduğu için veya takdir/teşekkür alayım diye yapmadım. Zira memuriyette işini en iyi yapanla en kötü yapan arasında bir maaş farkı veya ödül-ceza sistemi yok. Yani ben Almancayı iyi öğrettim diye kimse beni ödüllendirmezken hiç öğretmeyen de ceza almaz demek istiyorum. Buradaki ince çizgi kişinin vicdanı yada kendisi. Eğer elinden gelenin en iyisini yapmayan bir öğretmen olsaydım en büyük cezayı ben kendime vermiş olacaktım: Kendime yeni bir şeyler katmayacak, bugünkü Ahmet Hoca dünkünden, yarınki de bugünkünden daha iyi olmayacaktı. Kısaca tüm olay benim kendimden beklentilerimle ve bunları nasıl karşıladığımla ilgili.

Bazı sorular gerçekten çok güçlüdür çünkü biz bu soruları kendimize sorarız ve kapalı uçlu değildir onlar, olabildiğince açık uçludurlar. Cevapları zamana ve mekana göre değişiklik gösterir. İşte size bu sorulardan bir tanesi: Şu anda yaptığım işi dünyanın herhangi bir yerinde yapacak kadar iyi miyim? Cevabım hayırsa, eksik yönlerimi tespit edip bunları gidermek için ne yapmalıyım? Cevabım evetse, o zaman Almanya’ya gitme vakti gelmiş demektir:) Evet, gençler, hiç kimse hiçbir kurumda kalıcı değildir. BAL’da da kalıcı olmayacağım ve birkaç yıl sonra öğretmenlik mesleğine Almanya’da devam etmek için harekete geçeceğim. Bu bir süreç, sonuç değil. Şairin dediği gibi: “Kuş ölür/ Sen uçuşu hatırla.”

Öğretmenliğin örnek olmakla başladığını biliyorum ve insana hayatta kötü örnekler olduğu kadar iyi örnekler de gerekiyor. Ben öğrencilerime yaptıklarımla örnek olabildiysem, olduysam ne mutlu bana! Şu anda onlara az buçuk da olsa teknolojiyle iç içe olmaları, yabancı dil konusunda kendilerini geliştirmeleri, iş tecrübesiyle beraber gerekli bilgi, belge ve gerekli donanıma sahip olmaları ve yurt dışı deneyimleri konusunda örnek olmaya çalışıyorum.

Peki, emeklilik yaşına kadar öğretmen olarak mı çalışmayı düşünüyorum?  Hayır, kesinlikle alan değiştirip farklı alanlarda kendime yeni bir yol çizeceğim. Bunun için şimdiden kendime yatırım yapmaya başladım. 1- Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesinde web tasarım ve kodlama okuyorum. 2- Bir yazılım firması olan vidIQ’da müşteri destek temsilcisi ve tercüman olarak yarı zamanlı çalışıyorum. 3-En kısa zamanda kodlama dillerini öğrenmeye başlamayı planlıyorum. Hazır yeri gelmişken sizlere birkaç tavsiyede bulunacağım:

  1. Youtube kanalı açın ve Youtube’un özelliklerini öğrenin. Unutmayın, geleceğin televizyonu Youtube olacak.
  2. Video montajı için çok güzel programlar var. Bunları indirin, öğrenin ve kullanın.
  3. Yabancı dil: Bilgiye erişimin önündeki en büyük engel diyebilirim kendisi için. Arkadaşlar, ne olur lise bitmeden İngilizcedir Almancadır halledin.
  4. Lise bitene kadar farklı işlerde (garsonluk, satış danışmanlığı, kasiyerlik, belboyluk, ofis boyluk vs); üniversitede bölümüzle ilgili işlerde (çocuk gelişimi veya okul öncesi okuyorsanız otellerin mini kulüplerinde, gastronomi, aşçılık, gıda mühendisliği okuyorsanız restoranlarda, kaptanlık okuyorsanız teknelerde, makine mühendisliği okuyorsanız oto tamircisinde, inşşat mühendisliği okuyorsanız inşaatlarda) çalışın.
  5. Son olarak spor, kültür, sanat alanında mutlaka bir şeyle ilgilenin, bir enstrüman çalın, bir sporu düzenli olarak yapın ve bir dansı bilin.

Yazımıza burada son verirken şu ana kadar kendisinden bir şeyler öğrendiğim öğrencilerime teşekkür ederim. Ne ve nerede olursanız olun meraklı, değişime/yeniliklere açık ve her zaman geri bildirime açık olun.

Hayatımıza değer katan tüm öğretmenlerin öğretmenler günü kutlu olsun.

Sevgiler

Ahmet Hocanız…

Kafayı Kullanma Kılavuzu XVIII – Başarısızlıklarım/Kendimle Yüzleşme

Merhaba sevgili öğrenciler!

Evet çok az kaldı, yarın ve sonraki gün üniversite sınavına gireceksiniz.

Bu yazımı özellikle ilk defa sınava girecekler için kaleme almak istedim çünkü biliyorum hepiniz bir o kadar heyecanlı bir o kadar gerginsiniz.

Umarım bu yazıyı okuduktan sonra kaygınız, varsa kafanızda olumsuz düşünceler yok olur. Yani rahatlamanızı sağlar.

O halde başlayalım:

1. Üniversite sınavına giderken her gün evden nasıl çıkıyorsanız o rahatlıkta çıkın. Sanki sınava her gün giriyormuş gibi beyninize telkin edin ve cumartesi ve pazar günü gireceğiniz sınavın da bir tekrar, sizin için rutin olacağını düşünün.

2. Aile bireylerinden size refakat etmek isteyenler olacaktır. Eğer sizin daha fazla strese girmenize sebep olacaklarsa tek başınıza gidin. Zaten ebevenyleri sınava almıyorlar. 1 kişinin gireceği sınava sülalecek gitmenin hiçbir mantığı yok. Ben ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite, kamu personeli seçme, yabancı dil sınavlarına hep tek başıma gittim ve girdiğim tüm sınavlara deneme sınavına giriyormuşum gibi girdim.

3. Bugün sizler için lisenin bittiği son gün ve on sekiz yaşında olanlar için yetişkinliğe adım attığınız belki de ilk gün. Artık sizler için e-okul, performans ödevleri, veli izin dilekçeleri yok. Kendi ayaklarınız üzerine durmaya başlayacağınız doğru zaman. O yüzden bir yetişkin gibi hissedin. Hayatınızın sorumluluğu alın ve sınava hak ettiği kadar değer verin, fazlasını değil.

Peki, ne olur ilk seferde üniversiteyi kazanamazsanız? Hiçbir şey olmaz, çünkü hayat hâlâ devam ediyor. Ancak anne-baba baskısı, sizlerin başkalarının çocuklarıyla kıyaslanmanız veya ağabey-ablalarınızla aynı şeyleri başarmanızın beklentisi sizlerin gözünde birkaç saat sürecek bir sınavı ölüm kalım meselesine dönüştürebiliyor. Bu hem hayattan aldığınız keyfi azaltır hem de sağlığınıza zarar verir (karnınıza ağrılar giriyor, sınav aklınıza geldikçe geriliyorsanız ve uykularınız kaçıyorsa sorun var demektir).

Sevgili gençler sizlere bu yazımda daha önce söz verdiğim gibi bu yaşıma kadar hayatta başarısız olduğum sınavlardan, kaldığım derslerden, düşük notlarımdan vesaire bahsedeceğim. Sizlerle beraber başarısızlıklarımla yüzleşeceğim ve bunun ne kadar normal olduğunu dilim döndükçe size aktarmaya çalışacağım:

İlkokulda matematiği çok sevmeme ve bu derste başarılı olmama rağmen ilkokuldan sonra başladığım Ereğli Anadolu lisesinde İngilizce hazırlık sınıfından sonra ortaokulda 3 yıl boyunca matematiği İngilizce gördüm ve hiçbir şey anlamadım, öğrenmedim ve her yazılıdan 1 (yazıyla bir) aldım. Ben daha İngilizceye tam hâkim olmamışken bir de matematiği İngilizce öğrenmem bekleniyordu. Kısaca o zaman matematikten nefret ettim ve o gün bugündür de nefret ederim. 2003 yılında liseden mezun olduktan sonra girdiğim hiçbir sınavda (ALES ve KPSS dâhil) matematik yapmadım. Tabii sadece matematik değildi sorunum ortaokulda. Fen bilgisini de İngilizce gördüğümüz için konuları anlamak yerine ezberleyip geçiyorduk. Bu yüzden fen dersleri de benim için kara listedeydi. İş bu sebepten lise birin sonunda yabancı dil bölümünü açtırdık ve ben de ilk mezunlardan biri oldum.

2003 yılında Ege Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü kazandım ama başlamak nasip olmadı. 2004 yılında yanlış tercihten dolayı yerleştirilemedim. 2005 yılıda da açıkta kaldım, tercih yapmama rağmen herhangi bir bölüme yerleştirilemedim. 2006 yılında hiç girmedim sınava. 2007 yılında girdiğim sınavda Dokuz Eylül Üniversitesi Almanca öğretmenliği bölümünü kazandım ve başladım. 2008 yılında tekrar girdim ve Anadolu Üniversitesi açık öğretim fakültesi dış ticaret bölümüne kayıt yaptırdım. Ancak matematik yapamadığım için bıraktım ve geçen yıl açık öğretim bürosuna gidip kaydımı sildirdim.

En son 2017 yılında sınava girdim ve ODTÜ İngilizce öğretmenliğini kazandım. Neden gitmediğimi soranlara “kazanıp gitmedim” demek için kazandığımı söylüyorum:D 2018 yılında Açık öğretim fakültesine 2 yıllık web tasarım ve kodlama bölümüne kayıt yaptırdım. Ve matematik de olmadığı için birinci sınıfı 2 dersten kalarak bitirdim =D Artık ikinci sınıfa geçtim.

Dokuz Eylülde okurken 1. sınıfta iki, 2. sınıfta üç dersten kaldım. Yaz okuluna da gittim, alttan da ders aldım. Yüksek notlarım da oldu gerçekten düşük notlarım da. Sonuçta bir şekilde üniversite de bitti.

Biraz geçmişe yani tekrar ortaokula dönelim: Asla müzik derslerinde sınıf önünde şarkı, türkü söyleyebilen veya herhangi bir enstrüman çalabilen bir öğrenci olamadım. Belki bu özgüven eksikliğinden belki de müzikte yeteneksiz olmamdandır. En çok flütten nefret ettim çünkü sınıfta öğretmenin önünde çalarken hep ellerim titterdi. Evde sorunsuz çalmama rağmen sınıf önünde hep sıkıntı yaşadım ve çok istememe rağmen asla koroya seçilemedim. Hâlâ da sesimin güzel olmadığını düşünüyorum ve mızıka dâhil bir şey çalamıyorum 😀

Coğrafya ve tarih derslerinde öğretmenlerimiz konuları bizim ezberlemizi ve çıkıp tahtada anlatmamızı isterlerdi. Hiç ama hiç ezberlemedim, tahtaya kalkmadım ve eksimi alıp oturdum. Bana saçma geçen bir şeyi (unutacağım şeyi ezberlemeyi) beynim almıyordu ve ben de başarısız olmayı tercih ediyordum.

Spor yapmama rağmen asla herhangi bir dalda lisansa sahip olmadığım gibi takımda da  oynamadım. Bunun sebebi benden çok belki içinde yetiştiğim ailenin spora bakış açısıyla ilgilidir. Şu an halı sahada bile oynamıyorum. Yürüyorum, yüzüyorum, bisiklete biniyorum, bana da yetiyor 😉

Üniversiteden sonra Avrupa Gönüllülük Hizmeti için Almanya’daydım. AGH esnasında Comeninus Asistanlığı programına başvurdum ancak seçilemedim. Benim için ciddi bir hayal kırıklığı oldu çünkü kendime çok güveniyordum, nitelikli ve tecrübeli olduğumu düşünüyordum. Amacım Almanya’da kalmaya devam etmekti ve ben de bunu başarmak için elimden geleni yapacaktım. Almanya’da yüksek lisans yapmaya karar verdim. Yüksek lisans için TOEFL benzeri TestDaf sınavına girmem gerekiyordu. Kesin geçerim ben bu sınavı diyerekten 2013 nisanında girdiğim sınavdan kesin kaldım 🙂 Dedim, sorun değil, bir daha denerim, bu kez kesin daha iyi sonuç alırım. Birkaç ay sonra denedim ve kesin daha iyi sonuç alamadım =D Vizem ekim sonunda bitecekti ancak ben kendimi herhangi bir yere yerleştirememiştim. Zaman aleyhime işliyordu. Ben de Alman hükümetinin finanse ettiği Bundes Freiwilligendienst’e ve Freies Soziales Jahr’a başvurayım dedim ancak koşullar uygun olmadığı için başvuramadım. Sonraki alternatifim staj ayarlamaktı. Staj yapabileceğim yerlere öz geçmişimi yolladım, kabul de aldım ancak masraflarım karşılanmadığı için staj işi de yalan oldu. Son çare olarak birini bulayım, evleneyim, formalite evlilik yapayım dedim ancak kimseyi bulamadım. Şaka lan şaka yoktu öyle bir niyetim :D:D:D

Neyse vizem bitti ve ben kıçıma baka baka Türkiye’ye dönmek zorunda kaldım. Döndüğümde beni askerlik bekliyordu çünkü yaş 28, üniversite biteli bir yıl olmuştu. Askerlik şubesine ayaklarım titreyerek gittim çünkü nerede ve ne kadar süre askerlik (uzun dönem-kısa dönem) yapacağıma dair hiçbir şey belli değildi. Şubede şansım yaver gitti ve ben askerliği bir yıl tecil ettirdim. Tabii bu duruma sevindiğim kadar üzülüyordum da. Çünkü şimdi de hayatımı idame ettirmek için bir işe ihtiyacım vardı. İlk iş olarak ücretli öğretmenliğe başvurdum ancak kontenjan olmadığı için başlayamadım. Sonrasında KPSS kursu buldum ve kayıt yaptırdım.

Eğer yaşınız 28 olmuş, üniversite bitmiş ve cebinizde para sıfırlanmış ise aile yanında yaşamak gerçekten çok zor. Resmen dibe vurmuş hissediyordum. Bir an önce para kazanmam gerekiyordu ve ben de tarım işçisi olarak tarlalarda çalışmaya başladım. O zaman yaşadıklarımı anlamanız için biraz detay vereyim. Sabah dörtte kalkıyor, kahvaltı yaptıktan sonra iş için hazırlanıyor ve beşte yola çıkıp otobüsü bekliyordum. Tarlada çalışan tek üniversite mezunu bendim. İnsanlar gelip sürekli neden KPSS’ye girmediğimi, atanamadığımı, öğretmen olamadığımı vs. soruyorlardı (Ulan Almanya’daydım, gelip KPSS’ye mi gireydim diyordum içimden) Gel de herkese laf anlat. Neyse ben akşamüstü saat dört gibi eve vardıktan sonra duşumu alıyor, bir şeyler atıştırdıktan sonra KPSS kursu için evden çıkıyordum.

KPSS kursu da bir o kadar beyin yakan süreçti. Yeminle bak kendimi embesil gibi hissediyordum. Lisede dersaneye giderken gördüğümüz konuların aynısını görüyorduk Türkçe, coğrafya, tarih derslerinde. Eğitim bilimleri dersleri de üniversitede her dönem aldığımız derslerin aynısıydı. Türkiye’de o sene 1 yıl boyunca oturup atama için dersaneye giden yaş ortalaması 23-24 olan üniversite mezunu gençleri Silikon Vadisi vari bir merkezde toplayıp fikir, proje, ürün, patent ürettirsen ülkeye kesinlike daha fazla katkı sağlatırdın. Neyse bu düşünceler içinde KPSS kursu da bitti.

Tabii sınava girene, sonuçlar açıklanana, sıralama belli olana kadar etrafımda özellikle akraba tayfası tarafından küçümsendim. Olay şuydu: “Bak, Ahmet sen bu kadar okumuşsun (üniversiteyi bitirmişsin anlamında, yoksa kitap okumakla ikisi farklı şey), yurt dışında birçok ülkeye gitmişsin, yabancı dil öğrenmişsin ancak ikimiz de işte buradayız. Yani sen adam olamamışsın” Yani üniveristeden mezun olur olmaz maaşlı bir işe giremedik diye adam olamıyoruz ve buna benim dışımda birileri karar veriyor. Hocam, “abartıyorsunuz” diyemezsiniz, emin olun sizin etrafınızda da bu tipler çokça mevcuttur: “Coğrafya kaderdir” İbn-i Haldun. Gençler, bana bu şekilde cümle kuran beş kişinin yüzünü beynime kazıdım – bu kısmı iyi okuyun – ne zaman ders çalışmaktan sıkılsam, bunalsam, masayı terk etmek istesem hemen bu beş kişinin yüzünü aklıma getirdim ve daha bir çalışasım geldi. Ben daha sınava girmemişken bana bu kadar laf söyleyenler atanamazsam neler neler söyler diyerekten yardırdım. Yani başkasının benim neyi başarıp başaramayacağımı söylemesine izin vermeyecektim. Kısacası olumsuz bir durumu olumluya çevirdim ve atanana kadar kendimi bu şekilde motive ettim.

Tekrar matematiğe dönelim: Kurs boyunca matematiğe hiç girmedim. Girdiğim ilk dersten sonra dostum Mevlüt’e dedim ki “kalk gidiyoruz kalk. Adam akıllı İngilizce, Almanca neyse öğretmenlik alan bilgisinden yapar gideriz”. O dersi de orada öylece bıraktık. Kursun sonuna doğru Konya merkezden mantık dersine giren bir hoca geldi. İlk derste tanıştık ve bizlere tek tek mezun olduğumuz bölümleri ve matematik yapıp yapamayacağımızı sordu. Ben de dedim “hocaaa, bizde matematik yok.” O da dedi ki: “Atanamazsın.”   Fark ettiniz mi, ilkokul mezunu tarım işçisinden üniversite mezunu öğretmene kadar hep birileri benim neden başarısız olduğumu yargılıyor ya da başarısız olacağıma benim adıma karar veriyor. Daha sınava girmemişiz, puanlar ve kontenjanlar belli olmamış, kimin neyi başarıp başaramayacığını bireyin kendisi zaten en iyi bilir çünkü benim dünya üzerinde tanıdığım en iyi insan kendimim.

Şimdi gençler size şöyle bir sır vereyim: Sizin her sınavdan başarılı olmanızı, tüm derslerden en yüksek notları almanızı, en iyi üniversiteleri, en güzel bölümleri kazanmanızı isteyen velileriniz ve öğretmenlerinizin benim yukarıda size açık açık yazdığım başarısızlıklarım gibi tonla başarısızlıkları vardır. Elbette kimse size bunlardan bahsetmek istemez çünkü başarısızlıklarımız bizim bildiğimiz ancak başkalarının bilmediği benliğimizin gizli kısmında yıllanmaya terk edilmiştir. Size akıl veren herkes hayatında hata yapmıştır, hayal kırıklığına uğramıştır ve muhtemelen de sizinle konuşurken bile mutsuzdur. Gerçekten şu duruma çok gülüyorum: Veli çocuğundan, öğretmen öğrencisinden yüksek beklentiler içerisinde, özellikle akademik başarılar konusunda. Ancak çocuğuna sürekli ders çalış diyen veli ömrü boyunca eline kitap almamış hadi kitaptan geçtim bir dergi, gazete, okumamış, bulmaca veya su doku dahi çözmemiş. Öğretmen dersen üniversiteden mezun olup göreve başladıktan sonra alanı dışında kendisine hiçbir şey katmamış: yabancı dil, bilgisayar, proje, yurt dışı tecrübesi, hobi vs. “İnsan öğrenmeyi bıraktığı gün yaşlanır” Henry Ford. İşte bu yüzden ülkemiz 20 yaşında beyin ölümü gerçekleşmiş insanlarla dolu.

Sonuca bağlayalım: Gençler, hayatınız boyunca sınavlara gireceksiniz ve bu sınavlardan birçoğu hafta sonunda gireceğiniz sınavdan kat be kat zor olacak. Hayatın kendisi zaten bir sınav değil mi? İnsanın başına neler geliyor ve hiçbirimiz bunları tahmin edemiyoruz: hastalık, kaza, işsizlik, ekonomik kriz, iflas, organ kaybı, terk edilmek, boşanmalar, aldatılmak, dolandırılmak, hırsızlık, ailenizden birisini, bir sevdiğinizi kaybetmek… Önemli olan tüm sınavlardan ders alarak ve mücadele ruhumuzu geliştirerek çıkabilmemiz. Yoksa kolay hayat, sorunsuz hayat, işler tıkırında hayat sadece mezarda var. Yine dramatik oldunuz hocam diyeceksiniz ancak bana göre gerçek bu. İşte bu yüzden bir an önce hayatınızın sorumluluklarını almak için evinizin işlerine ortak olun ve bir işte çalışın. Yabancı dil ve bilgisayar öğrenin. Belli bir meslek ve yurt dışı deneyimi edinin. Yanına ister bir diploma koyun ister koymayın zaten iş bulursunuz.

Yazımın son kısmını 28 Mart 2019 tarihinde motorsikletle kaza yaparak vefat eden, bugün hayatta olsaydı karnesini alacak rahmetli öğrencimiz Aydoğan Varol’u anarak bitirmek istiyorum. Aydoğan’ın cenazesinde hiç kimse ne aldığı notlarından ne de normalde yarın gireceği sınavda yapacağı netlerden bahsediyordu. Aydoğan’ın ne kadar iyi bir insan olduğu ve okulda ona verilen görevleri hakkıyla yerine getirdiğindan bahsediliyordu. Sorumluluk sahibiydi, ailesine destek olmak için hafta sonları ve yazları çalışıyor, okuluna değer katmak için sürekli sosyal etkinliklerde ve sorumluluk projelerinde görev alıyordu. Kısaca Aydoğan toprağa verilirken annesi, babası, ablası ve diğer akrabaları için hayatlarının en zor sınavlarından biriydi. Onun ölümü bana hayallerin ertelenmemesi gerektiğini, hayatın ne kadar kısa ve birçok zorlu sınavla dolu olduğunu hatırlattı. Mekanın cennet olsun güzel insan…

Sadece yarınki sınavda değil, hayatınız boyunca gireceğiniz tüm sınavlarda ve hayatın kendisinde başarılar…

Ahmet Hoca

Kafayı Kullanma Kılavuzu XVII – Hayat Çok mu Zor?

Merhabalar sevgili gençlik!

Bayram tadında bir yazı kaleme almak istedim bugün.

En son kaldığımız yerden devam edelim: Kafayı Kullanma Kılavuzu XVII – Hayat Çok mu Zor?

Bu yazının konusu hakkındaki görüşlerimi yıl boyunca sizlerle sınıfta paylaştım ancak buradan tüm öğrenci velilerimize ve öğretmen camiasına da seslenerek daha faydalı olabileceğimi düşünüyorum.

Neden bu konuyu kaleme aldım? İki sebebi var. Birincisi, bu sene hafta sonu sahilde yürüyüş yaparken bir tanıdıkla karşılaştım. Hal hatır sorduktan sonra yelken yapmakta olan çocuğunu beklediğini söyledi. Ben de “Nasıl, güzel değil mi yelken sporu?” diye sordum. Mevzu bahsi geçen kişi: ”Ayy, hocam, sormayın, çocuk saat 10.00’dan beri tekne üstünde, çok zor” dedi. Ben bir dumur oldum. İçimden, “Nasıl ya, nesi zor” gibi sorular geçti ama karşı tarafa sormadım bunları, kendime sakladım. Vedalaştıktan sonra yürüyüşüme devam ettim ve bu konuda çok düşündüm: Gerçekten hayat çok mu zor yoksa hayata öyle bir anlamı biz mi yüklüyoruz? Dünyada nadir yapılan bir spor olan yelkenciliği yapabilecek kadar şanslı bir çocuğun var ancak sen ona hayatın çok zor olduğunu telkin ediyorsun. Ahan da kafam yandı:/

Bildiğiniz gibi her okul mezuniyet töreni yapıyor. Son sınıflar üniversite sınavına girmeden önce mezuniyetlerini kutluyorlar. Hem ders çalışıp hem de bu gibi işleri halletmek bazıları için çok bilinmeyenli denkleme dönüşüyor. Örneğin, bu sene şu sorunlardan çok şikayet edildiğini duydum: “Yaa, bir mezuniyet elbisesi bulamadım” veya “Mezuniyet balosu neden yapılmıyor” veya “Ayy, filanca okullarda şunlar bunlar yapılıyor ama bizde neden hiçbir şey yapılmıyor?” Hepsine tek tek cevabım hazır. O halde koy verelim gitsin:

  1. Lise hayatı boyunca kafasını sıradan kaldırmamış, herhangi bir ders için herhangi bir emek çekmemiş, okula zamanında gelip derslerine vaktinde girmemiş, Milli Eğitim Bakanlığının verdiği kitaplardan başka herhangi bir kaynağa veya okuma kitabına 1 lira bile harcamamış öğrenci son sınıfın son ayında kafayı nelere takmış, bundan muzdarip. Eğer son dört yılı kamera kaydına alıp bu gibi düşüncelere sahip öğrencilere izletme şansım olsaydı sanırım onlar da benim gördüğüm gerçeği görebilirlerdi.
  2. Ben ne ilkokulda, ne ortaokulda, ne lisede, ne de üniversitede herhangi bir mezuniyet törenine katılmadım. Mezuniyet törenlerinin de son zamanlarda abartıldığını düşünüyorum. Yaa, ana sınıfının mezuniyet töreni oluyor, siz manyak mısınız? Çocuk daha okuma yazmayı öğrenmemiş, siz çocuğun egosunu tavan yapıyorsunuz. İlk okul böyle, orta okul böyle, lise böyle, üniversite böyle. Kimse de demiyor ki gerçek mezuniyet bir sonraki eğitim hayatına başarılıyla devam edebilmektir. Yani liseden mezun olmuşsun, üniversiteyi kazanamamışsın, herhangi bir işe de girememişsin. Sonra da kalkıp bu başarısızlığını mı kutluyorsun?
  3. Mezuniyet törenleri için öğrencinin harcadığı para (takımı, elbisesi, kuaförü, berberi, fotoğrafı, yıllığı, ayakkabısı, yemeği, baloyu derken) az biraz bir para değil. Ben gerçekten merak ediyorum mezuniyet için harcanan miktarı geleceği için harcayan kaç kişi var? Mesela bir kursa gitmek veya sertifika için 500 TL harcamaktan korkanlar gidip elbiseye 1000 TL veriyorlar. Sonra da üniversite sınav sonucu “YERLEŞTİĞİNİZ YÜKSEK ÖĞRETİM KURUMU: HERHANGİ BİR KURUMA YERLEŞTİRİLEMEDİNİZ” diye gelince “Ulan, nerede hata yaptık” diye düşünüyorlar.
  4. Hele üniversiteden mezuniyet niye kutlanır, orasını çözemedim. Sanki mezun olduktan sonra NASA’da astronot olarak göreve başladın ve bir sonraki Mars yolculuğuna seni yollayacaklar. Yahu, Açık Öğretim fakültesinden mezun olan Eskişehir’e kutlamaya gidiyor. Ömrü boyunca kütüphaneye gitmemiş, alanıyla ilgili herhangi bir şey öğrenmek için herhangi bir kuruma gitmemişsin, neyin havası bu? Kendinize gelin ve ülkede bu kadar işsizlik varken mezuniyeti kutlamak yerine geleceğinize yatırım yapın.

Sevgili gençler, bu tespitlerime katılırsınız katılmazsanız, işin o kısmı size kalmış. Ancak bu durum için ben zaten sizleri suçlamıyorum. Sizler bu sistemin çıktılarısınız. Yani velilerin çocuk yetiştirme tarzı be Türk eğitim sisteminin sonuçları sizsiniz. Bu açıdan, buradan itibaren yazdıklarım velilere yönelik eleştirilerimdir. İçinizden “Ya Hocam ya, sizin çocuğunuz yok, o yüzden böyle meydanı boş bulup sallıyorsunuz” diyecek olursanız, benim de bir anne-babanın çocuğu olduğumu unutmayın. Hataya parmak basmak değil niyetim; soruna çözüm üretmek.

Çocuklarınızı prenses ya da prens olarak görmeyin. Herkesin bildiği üzere sizden doğanla Hindistan’da doğan varlık aynı insan türünün bir örneğidir. 1. yaş gününden itibaren öyle doğum günleri yapılıyor ki çocuklar küçük yaşlardan itibaren kendilerini Hollywood yıldızı sanıyor. Özellikle bayıldığım ifade şu: ”Sen özelsin”. Ya dünya da 7 milyar insan var, herkes özelse özel olan kim? İnsanlara insan gibi davranın yeter. Kişi kendini olduğundan farklı bir yere konumlandırırsa ileride bunun acısı fena çıkar. Yok sen benim prensimsin, yok sen özelsin… Eee, topluma karışınca senin gibi binlerce insan var. Nerede senin özelliğin. Sosyal medya hesabına, sıralara, duvarlara şunu yazan akıl sağlığından şüphe ettiğim kişiler var: “Benim prense ihtiyacım yok, çünkü ben kralın kızıyım.” Yok ya, ben de kralın soytarısıyım 😀

Sınıfta yediğini içtiğini kalkıp çöpe atmaktan aciz gençlerimiz evde olmadığını bir türlü kafalarına sokamıyor. Yahu, senin arkanı okulda kimse toplamak zorunda değil, artık kişisel sorumluluklarını yerine getirmeyi öğren. Eyyy anneler ve babalar, çocuklarınızın arkasını toplamayın, bırakın ya pislik içinde yaşasınlar ya da kişisel yaşam alanlarını temizlemeyi öğrensinler. Kimse artık çocuk değil, liseye gelmiş biri 16 yaşından itibaren birçok hakka sahip olabiliyor. Ancak iş sorumluluk almaya geldi mi işte orada sorun yaşıyoruz. İş hayatında çalışanlardan beklenen şeyleri ben burada özetleyeyim ki sizler de evlatlarınıza bu nitelikleri kazandırmaya çalışın:

  1. Zamanında İşe Gelme: Hangi kurumda ya da hangi iş yerinde çalıştığınızın hiçbir önemi yok. Her şeyden önce sizden istenen saatte orada olmanız gerekiyor. Öğrencinin bahanesi iş hayatınızda sökmez, orada ana-baba-öğretmen yoktur, iş veren-patron-müdür vardır. Alarmını uyanmak gereken uygun saate kuracaksın ve zamanında olman gereken yerde olacaksın.
  2. İşe Uygun Kıyafetle Gelme: Sayın veliler, sevgili öğrenciler. Lise sizi sadece bir sonraki eğitim kurumuna hazırlamaz, aynı zamanda sizi hayata da hazırlar (en azından ben sizleri hayata hazırlamaya çalışıyorum). Okulun bir üniforması varsa giyeceksin. Giyeceksin ki üniforma veya iş kıyafeti giymeye de alışacaksın. Siz hiç eşofmanla, tişörtle işe gelen bir güvenlik görevlisi gördünüz mü? AVM’lerde mağazada çalışan satış danışmanları kendi firmasının ürünlerini giymek zorundalar. Senin niye zoruna gidiyor okul formanı giymek? Hastaneye gittiğinde doktorun hemşirenin kim olduğunu nasıl ki kıyafetinden anlıyorsak senin belli bir okulun öğrencisi olduğunu da okul üniformandan anlarız. O yüzden veliler, evden çıkmadan öğrencinin okul kıyafetini kontrol edin ve bunun mantığını anlatın.

III. Kişisel Alanın Temizliği ve Düzeni: İster aşçı olun ister oto tamircisi çalıştığınız yerin, bölümün temizliği ve düzeni size aittir. Peki nasıl kazandırılır bu özellik? Çocuğa odasının temizliği ve düzeni sorumluluğu verilerek. Eğer siz çocuğunuz adına onun odasını topluyor, yatağını yapıyor, elbiselerini vs. katlıyorsanız bu onda zamanda alışkanlığa dönüşecektir. Ya Sonra? Sonrası şu: Her isteği yerine getirilen çocuklar mutsuz olur: Valla, bu sözü Prof. Dr. Acar Baltaş’tan duydum ve altına imzamı atıyorum. Eğer biz insanlara imkanları hazır bir şekilde sunarsak emin olun hiçbir şeyin kıymetini bilmeyeceklerdir. Anne-baba çocuğu için her şeyi onun yerine yaparsa, çocuklarının acı, zahmet, zorluk çekmelerine engel olurlarsa bu tür çocukların birey olmada sınıfta kalacaklardır. Ben demiyorum ki çocuklarınızı sevmeyin, imkanlarınızı onlardan esirgeyin. Denge bu noktada çok önemli ve belli bir duruş sergilemeniz bu yıllarda çocuklarınızı üzse de, siz onlara kötülük yapıyor gözükseniz de gelecekte bunun tam tersi olacaktır. Örnek vereyim, çocuğunuza her istediğini alıyorsanız, kendisi bir şeyleri almak için asla mücadele göstermeyecektir. “Aman yavrum, sen otur ben sana yemeğini getiririm, tabağını kaldırırım” diyorsanız yaş ilerledikçe bu davranışlar yaşam şekline dönüşür ve birey kendi ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelir. O açıdan bırakın ya kendi yemeğini kendisi alsın, yesin ve tabağını kaldırsın ya da aç kalsın! Kısaca göbekten beslenenler göbekten bağlı kalırlar.

  1. Veriler Ödevleri Yapmama: Gençler lise çağında kendilerine ait sorumluluk ve ödevleri yerine getirmeyecekler de ne yapacaklar. İş hayatına girdiğinizde kimse size siz olduğunuz için para vermez, belli bir iş karşılığında, emek karşılığında parayı hak edersiniz. Bana hep sorar öğrenci: “Hocam, yazıları okudunuz mu?” Okumadım dersem ikinci ve üçüncü soru:”Ya, hocam niye okumadınız?” veya “Ne zamana okursunuz?” Ben üstüne düşen görev ve sorumluluklarımı yerine getiriyorum, peki sen öğrenci olarak sorumluluklarını ve ödevlerini yerine getiriyor musun deyince bahaneler, bahaneler, bahaneler… İş hayatında yapmadığınız işin bahanesi olmaz. Ya işinizden olursunuz ya da ücretinizden keserler. Hayatın kuralları okuldakilere benzemez çünkü. Okulda önce derse girer sonra sınav olursun. Halbuki hayat önce sınav yapar, sonra sen bundan ders çıkarırsın 😉
  2. Kişisel İhtiyaçlarını Girderme/İnisiyatif Alma: Dünya üstündeki bence en önemli nitelik hayatını nerede olursa olsun 24 saat idame ettirme becerisidir. Bunun için hangi mesleği yaptığının, üniversiteyi bitirip bitirmediğinin hiçbir önemi yok. Bu nitelik sayesinde dünyanın neresinde olursan ol kişisel ihtiyaçlarını karşılayıp hayatta kalabilmen gerekir. Bunlar da zaten yukarıda anlattığım şeyler. Bir iki ekleme yapıp yazıyı toparlayacağım. Yemek pişirmek/Aç karnını doyurmak: Anneler, babalar, çocuklarınıza lisede yemek yapmayı öğretin. Yemek yapmanın cinsiyetle filan alakası yok. Bu bir beceridir ve insanın hayatını devam ettirmesi için önemlidir. Kim sonsuza kadar dışarıda yemek yiyebilir? Buna bütçe ve sağlık dayanır mı? Yemek yapmayı öğretin ki çocuğunuz üniversiteyi kazanınca aç kalmasın, karnını kendi kendine doyurabilsin. Haa diyorsanız, “Hocam, işin kolayı var, yurtta kalır, yemekhanede yer.” Ben yurtta kaldım ve itin yemeyeceği yemekler yedim. Bütçem göçtü. Onu da geçtim Almanya’ya Erasmus’la gittin. Saat 18:00’de genel olarak her yer kapanıyor, ne yiyeceksin? Siz öğretin, belki çocuğunuz yemek yapmayı üniversitede gastronomi veya aşçılık okuyacak ve hayatına yeme-içmeden kazanacak. Fena mı? Yahu, bu gözler çay demlemeyi bilmeyen bireyler gördü, çaydanlık nedir demlik nedir, omlet nasıl yapılır, patates nasıl kızartılır, ÖĞRETİNNNN! Haftalık pazar ve market alışverişine ya çocuklarınızla çıkın ya onları gönderin. Ürünlerin fiyatlarını, nereden neyin alacağını bilsinler. Belki de işletme veya pazarlama okuyacak ve direkt işin içinde olacaklar. GÖRSÜNLERRRRRR! Bu ülkede tekstil mühendisi olup bir düğme dahi dikmemiş tekstil mühendisleriyle makine mühendisi olup çamaşır makinesi çalıştırmayan insanlar gördüm. Sizce de eksik olan bir şeyler yok mu?

Yukarıda saydıklarımı hayata geçirmek çok zor değil. Ama geçirmezseniz ne olacağını da söyleyeyim. Çocuğunuz üniversiteyi kazanır, “Ah yavrum sen orada yapamazsın” deyip evi taşırsın. Bu nasıl bir delilik! İnsan kendi yetiştirdiği evladına güvenmiyor, güvenemiyor. Gençler, böyle ebeveynleriniz varsa hayat gerçekten çok zor=D Şu nasıl peki: İstanbul’u kazanırsan göndermem, orası çok kalabalık, insan yaşayamaz. Yahu, bir cümle kendi içinde bu kadar mı çelişir: hem 13 milyon insanın orada yaşadığını söylüyorsun hem de insan yaşayamaz diyorsun. Bak şimdi, eğri oturalım doğru konuşalım: Sen kendi evladını senin olduğun bir şehirden başka bir şehirde yaşayabilecek kadar özgüvenli yetiştirmediysen ne yapsın İstanbul? Peki şu cümle nasıl: Ben sana güveniyorum ama etrafa güvenemiyorum:=D Ya bi … gidin ya, sen öyle bir evlat yetiştir ki çocuğun dünyanın neresinde olursa olsun yaşayabilsin, okuyabilsin, çalışabilsin. Bunun Türkçe meali de şu: Yavrum, bak ben seni bir ezik olarak yetiştirdim, sen kendi ayaklarının üzerinde duramazsın. Dururlar, merak etmeyin, hayatın kuralları sizin sandığınız gibi işlemez. Siz ebeveynler gençlerin arkasından çekilin, onlar İstanbul’da da okurlar, Türkiye’nin doğusunda da çalışırlar, yurt dışında okumaya da giderler. Çünkü sizin beyinleriniz kullanılmaya kullanılmaya fosilleşmiş ancak çocuklarınızın beyni henüz 0 kilometre otomobil gibi. Bu açıdan gençleri değiştirip dönüştürmek yetişkinlere ve her şeyi bildiği sanan ebeveynlere laf anlatmaktan daha kolay. Seviyorum lan gençler sizi, valla bak 😛

            İşin özü: 14 haziranda okul kapanıyor ancak tatil kısmen başladı sayılır. Çocuklar neler yapabilir ve onlar kendilerini 21. yüzyılda dünyayla rekabet edecek bireyler haline nasıl getirir? İşte çözüm önerilerim:

  1. Çocuklar Çalışın: Hâlâ, “Aman yavrum, sana bir şey olur, sen çalışamazsın, yapamazsın” kafasında ebeveynler var. Tecrübe iş hayatında çok ama çok önemli. İş tecrübesi olmayanları işe almıyorlar, bu durumda lisede çalışmaya başlamayacaksınız da ne yapacaksınız? Bodrum bir turizm beldesi ve yazın iş imkânı çok. Bir tanıdığın yanına çocuğunuzu çırak verin. Tabii İngilizce/Almanca pratik yapabileceği bir iş yeri olursa tadından yenmez 😀 Çocuklar çalışırken birkaç şeyi otomatik öğrenirler:
  2. İnsanlarla nasıl iletişim kurulur? Bir işte çalışmak size insan tanıma şansı da sağlar. Ne kadar erken iş hayatıyla tanışır ve ne kadar çok insan tanırsanız gelecekte size fayda sağlayacak o kadar çevre yapmış olursunuz. Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim, kimse Almancadan, İngilizceden kaç aldığını seni işe alırken sormaz ancak restorana bir turist geldiği zaman onla İngilizce veya Almanca konuşmanı bekler. İşte bütün bunlar da çalışırken gelişir.
  3. Para nasıl kazanılır? Bunu deneyimleyen birini parasını herhangi bir ayakkabıya veya cep telefonuna harcarken iki kere düşünür, o parayı kazanmak için ne kadar yorulduğunu hatırlar:D Herkesin emeği tatlıdır gençler. Artık ana-babalara telefon, motorsiklet aldırmak ve tekere kalkmak yok:)  Yazın kazandıklarınızı okul harçlığı yapın, son sınıf öğrenciyseniz üniversite hazırlık kitaplarına veya kurslara harcayın ve okul gezilerine gelin, Türkiye’nin güzelliklerini ve farklı şehirlerini gezin. Üniversite ve şehir tercih ederken bilinçli kararlar verin.
  4. Evin Sorumluluğunu Üstlenin: Hazır bayram gelmişken bir kere de evin tüm temizliğini yapmayı ailenize teklif edin, ütü yapmayı deneyin. Yok, sen yapamazsın derlerse siz gidin ve tuvalet-banyodan başlayın. Gelecekte bir gün kendi evinizi tutacağınızı ve oranın tüm sorumluluğunun sizde olacağını unutmayın. Bu ay gidin, evin elektrik, su, internet vs. faturalarını siz yatırın. Evin bir eksiği, tamiri, gediği olursa siz ilgilenin, elinizi taşın altına koyun!
  5. Mutfağa Dalın & Yemek Yapın: Valla, arada yokluyorum, ev işlerinde ailesine yardımcı olanlar yemek yapmağı biliyor. İşte onlar hayata bir adım önce başlayanlar. Yarın Ramazan bayramının ikinci günü ve kahvaltıyı siz hazırlayın, sofrayı kurun ve sonrasında masayı topladıktan sonra bulaşıkları yıkayın. Size engel olurlarsa herkesten erken kalkın ve gerçekten bir şeyler hazırlayın. Nasıl yumurta kırılacağını bilmiyorsanız Youtube’a sorun :=D

İşte çalışmak insanlara sadece para değil böyle güzel nitelikler kazandırır ve kazandığınız paranın miktarından çok öğrendikleriniz sizi hayatta bir yerlere getirir: Çalıştığın ele, öğrendiğin kendine J Yukarıda tavsiye ettiklerimi bizzat kendim iş hayatında deneyimledim: Para kazandım, insan tanıdım, bol bol pratik yaparak yabancı dillerimi geliştirdim, belli bir sektörde bir iş öğrendim ve tecrübe kazandım ve her şeyden önce hayattan keyif aldım. Çalışmak kimsenin zoruna gitmesin çünkü ömrümüzün ortalama 40-45 yılını mesaide geçireceğiz 😉

Eğer sizin bu yaşlarda herhangi bir işte çalışmanıza karışan ve size izin vermeyen insanlar olursa sonrasında sıralamanın şöyle olacağını unutmayın: Okuyacağın üniversiteye, seçeceğin bölüme, yaşayacağın şehre, evleneceğin insana, tutacağın eve, yapacağın veya yapmayacağın düğüne, alacağın mobilyaya, bineceğin arabaya ve yapacağın veya yapmayacağın çocuğa veya sayısına birileri karışır. Kısaca hep başkalarının hayatını yaşarsın. Bu coğrafyada her şey olursun ama birey olamazsın. İzin yoktur mutlu olmana çünkü çevrendeki mutsuz kalabalık senin mutluluğuna dayanamaz, onlardan farklı olmana dayanamaz. Kısaca kendi mutsuzluklarını da sana bulaştırır.

Bu kadar eleştiriden sonra kapanışın bu kadar dramatik olması size sarstıysa bir sonraki Kafayı Kullanma Kılavuzu XVIII – Başarısızlıklarım/Kendimle Yüzleşme’de keyfinizi yerine getireceğim:P

Herkese musmutlu bayramlar…

Ahmet Hoca

Kafayı Kullanma Kılavuzu XVI – Nasıl Ders Çalışılır & Üniversite Kazanılır?

Merhabalar sevgili öğrencilerim,                                           

Yavaş yavaş ikinci dönemin sonuna doğru yaklaşıyoruz. Kaldığımız yerden devam edelim. Son yayınladığımız Kafayı Kullanma Kılavuzu XV’te Üniversite, Bölüm ve Meslek seçimlerine değinmiştik. Şimdi ise bizi o noktaya taşıyacak stratejilere odaklanalım.

Her şeyden önce sevgili gençler burada atomu filan parçalamayacağız. Ben size ufkun sonunda yeni bir kıta filan var demiyorum sadece tecrübe aktarıyorum. Tecrübelerden faydalanarak geminizi istediğiniz yere ulaştırmak size kalmış. Sonuçta herkes kendi gemisinin kaptanı. O halde yelkenler fora diyelim ve başlayalım:

1. Devamsızlık: Öğrencinin özürlü ve özürlü devamsızlık hakkı var. Geçmiş yıllarda devamsızlık hakkı daha fazlaydı ancak son yıllarda gittikçe bu süre azaldı, şahsi kanaatim bence de iyi oldu. Neden iyi oldu? Şöyle ki benim devamsızlık hakkım var diyerek okulu kırmak ve dersleri kaçırmak yapılan ilk stratejik hata. Eğer çok ama çok hasta durumda değilseniz düzenli derslere katılmak öğrencinin başarısı için olmazsa olmazlardan. Ola ki herhangi bir sebepten dolayı okula gelemediniz ve dersinizi kaçırdınız, o dersin hocasını bularak derste ne işlendiğini öğrenin, derste tutulan notlar ve dağıtılan fotokopiler vs. varsa arkadaşlarınızdan temin edin, verilmişse ödevlerinizi öğrenin ve yapın. Kısacası sizin sorumluluğunuzdaki işlerin peşinden siz koşun ve eksikliklerinizi tamamlayın.

2. Okula ve derse vaktinde gelme: Her dersin can alıcı noktası başlangıcıdır. Okula ve derse geç kaldığınızda öğretmenin konuyu verdiği ve geçen haftanın ufak bir özetini yaptığı ilk beş dakikalarda mutlaka sınıfınızda olun. Derslere geç girmeniz hem öğretmeninizin hem de diğer sınıf arkadaşlarınızın dikkatini dağıtabileceği gibi siz de konudan kopuk kalıyorsunuz.

3. Ders Materyalini Getirme: Öğretmenler üç aşağı beş yukarı sizin de bildiğiniz ders materyallerini kullanır: kitap, defter, fotokopi, sözlük vs. Bir gece öncesinden çantanızı kontrol edin ve bir sonraki günün ders programına göre hazırlığınızı yapın. Ders materyali ders esnasında elinizde olmadığı zaman ders içi etkinliklere katılamayacağınız için öğrenmeler gerçekleşmez ve hiçbir şey yapmadan durmak sıkıcı olacağından ya uykunuz gelir ya da sağınızla solunuzla ilgilenerek dikkatiniz dağılır.

4. Derste Derste Aktif Şekilde Dinleyerek Öğrenilir: İşte can alıcı madde bu. Bu maddenin altını çizin, yıldız koyun, renkli kalemle işaretleyin ve bu maddeyi beyninize kazıyın. Sevgili gençler, her ders için ayrılan sürede dersi takip ettiğimiz ve ders içi etkinliklere katıldığımız sürece o dersten bir şeyler alırız. Derste bir şeyler öğrenmek için kendine şunu anımsat: Ben niye buradayım? Öğrenmek için. Algılarını ona göre aç ve dersi derste dinleyerek öğren. Bazı öğretmenler öğrenciye not tuttururken bazı öğretmenler kitaptan anlatma şeklini benimser. Derste yazı yazmak her ne kadar öğrencilerin iddia ettiği kadar yorucu olsa da psikomotor davranış olduğundan dolayı en etkili öğrenme şekillerinden bir tanesi derste not tutmaktır. Bu tuttuğunuz notların daha sonraki maddelerde nasıl işinize yarayacağını açıklayacağım. Şunu diyorsanız: “Hocam, öğretmen kitaptan konuyu anlatırken uykumuz geliyor” bunu anlarım çünkü aktif olmadığınız için sıkılıyorsunuz. Bunun çözümü de bu konuda ders hocanızla görüşerek “Hocam, ben sizin ders anlattığınız esnada not tutmak istiyorum” deyin ve anlayacağınız şekilde kısaltmalar vs. kullanarak not tutun. Bazı öğretmenler ders kitabından önemli gördüğü yerlerin altını çizdirir. Bu yerleri eve giderek defterinize not olarak geçirin.

5. Konu Tekrarı: Eve gittikten sonra dinlenin, karnınız açsa karnınızı doyurun, tuvalet ihtiyacınızı vs. giderin ve dersin başına geçin. Her şeyden önce o günkü derslerin notlarından mutlaka konu tekrarı yapın. Bir günde maksimum dört tane ders olacağına göre notlarınızda tamsa eğer konu tekrarı yapmak çok fazla vaktinizi almaz. Peki konu tekrarı neden bu kadar önemli? Spordan örnek verelim: İster basketbol, ister futbol, isterse voleybol olsun bir iki saat süren bir maç için profesyonel sporcular günde ortalama yedi saat antrenman yapar. Sizin konu tekrarlarınız işte bu antrenman gibi öğrendiklerinizin taze kalmasını ve uzun süreli hafızada saklanmasını kolaylaştırır. Eğer o gün okuldan eve vardıktan sonra açıp herhangi bir ders için konu tekrarı yapmazsanız öğrendiklerinizi çok hızlı bir şekilde unutursunuz. Nedeni de şu: İnsanlar okuduklarının yüzde onunu, duyduklarının yüzde yirmisini, gördüklerinin yüzde otuzunu, hem görüp hem duyduklarının yüzde ellisini, görüp duyup söylediklerinin yüzde seksenini, görüp duyup söyleyip dokunduklarının yüzde doksanını, günlük hayatta kullandıklarının yüzde yüzünü hatırlıyorlar.

6. Ön hazırlık: Hayatta hazırlık her şeydir. Bu lafımı çalışma masanızın karşısına yazın! Arkadaşlar, lise müfredatında şimdilik 14 ders var. Bu derslerin bir kısmına hazırlık yapmanıza gerek yok, eğri oturalım doğru konuşalım. Örneğin müzik, resim, beden eğitimi gibi kültür, spor ve sanat dersleri için akademik bir çalışma yapmanıza gerek yok. Benim burada bahsettiğim alan dersleriniz vs. Örneğin pazartesi günü ders programında matematik, Almanca, tarih ve edebiyat dersleriniz var. Pazar günü bu dersleriniz için ön hazırlık yapın. En son derste ne yapmıştınız, ödevleriniz var mıymış, siz bu ödevleri yapmadıysanız yapın ve yaptıysanız bir göz gezdirin, sonraki konu neymiş, bir ön okuma yapın. Eğer bu söylediklerimi yaparsanız inanın öğretmeninizin derste anlattıkları sizin için daha anlamlı hale gelir çünkü daha önceki öğrenmelerinizin üstüne yenilerini koyarken düzenli konu tekrarı ve ön hazırlık sayesinde bilgi halkalarının zinciri birbirlerine çok daha sıkı yapışır ve kopukluk olmaz. Bu da sizin bilgi zincirinizin çok sağlam olmasını sağlar.

7. Ödevler: Sevgili gençler, yılanın başını küçükken ezin ve ev ödevlerinizi aynı gün yapın. Neden bunu söylüyorum? Ertelediğiniz ve genelde son güne bıraktığınız ödevler gözünüzde büyür büyür büyür ve en sonunda siz o ödevlerin altında ezilirsiniz. Ancak aynı gün konu tekrarından sonra hemen ödevlerinizi aradan çıkartırsanız hem tekrardan tekrar yapmış olursunuz hem de bir işi vaktinde ve gereken itinayla yapmanın vicdan rahatlığını yaşarsınız. Son güne bırakılan ödevler ya hiç yapılmıyor ya okulda başka öğretmenlerin dersinde veya teneffüslerde yalap şalap yani baştan savma yapılıyor. Bu durumda ne ödevden bir şeyler öğreniyorsunuz ne de başka bir öğretmenin dersi esnasında yaparsanız bu kez dersinizi kaçırıyorsunuz. Siz siz olun yapmak için, artı almak veya eksi almamak için ödev yapmayın. Öğrenmek için yapın. Peki öğretmenlerinizin sizlere garezi olduğu için mi ödev veriyor? Elbette hayır. Nasıl ki ordudaki askerler savaş olmasa da her gün gerekli tatbikatları yapıyor, ödev de sizi bir sonraki konuya hazırlıyor ve öğrendiklerinizin pekişmesini sağlıyor. Şimdi bu soruyla isyan bayrağını çekebilirsiniz: “Ya hocam ya, hem konu tekrarı hem ödev hem de derslere ön hazırlık yapacak vakti nereden bulacağım?” Merak etmeyin daha önceden yazdığım Kafayı Kullanmak Kılavuzu XIV’ü açın okuyun ve zamanınızı nasıl yöneteceğinizi öğrenin. Kendinize karşı dürüst olun, herkesin 24 saati var ve tüm mesele işte bu 24 saati nasıl harcadığınız: Ya sabah akşam oyun oynayacaksınız, ya sosyal medyadan başkalarının hayatlarını takip ederek kendi hayatınızı kaçıracaksınız ya televizyondaki insanın akıl sağlığıyla dalga geçen programlarla ve dizilerle zamanınızı öldüreceksiniz. Gördüğünüz gibi şu ana kadar herhangi bir dizi, program, sosyal medya programı ve oyun ismi vermedim çünkü evimizde televizyon yok, telefonumda, laptopumda ve tabletimde oyun yok ve cep telefonumda herhangi bir sosyal medya uygulaması yok. Siz de sadece 1 gün uzaklaşın ve ne kadar zamanınız olduğunu görün.

8. Sınavlar, Performans ve Proje Ödevleri: Yani kabuslarınız:D Arkadaşlar, sizlerden çok şey öğreniyorum ve bu yazıların kaynağı ben değilim sizlersiniz. “Yani hocam?” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Tipik Türk olarak son gün, son gece sınava çalışıldığını zaten biliyoruz da sınavdan önceki son saat ders çalışıldığını da ben bu yıl sizlerin sayesinde öğrendim. Sınav programları haftalar öncesinden belirlenmesi ve sizlere duyurulmasına rağmen neden son anda polisi görüp emniyet kemerini veya kaskını takmaya çalışan sürücüler gibi davranıyorsunuz? Sınavlarınızdan bir hafta önce öğretmenlerinizden yardım alarak sınavlara çalışmaya başlayın. Ders esnasında tuttuğunuz notlar işte sınava hazırlıkta çok ama çok işinize yarayacak. Başkalarının değil kendi notlarınızdan çalışın. Eğer sınav puanlarınız sizler için önemliyse -ki anlatamadığım kadarıyla önemli- zamanında çalışmaya başlayın. Hepiniz az çok sporla ilgilendiğiniz için yine spordan örnek vereceğim: Bir futbolcu maça hiç antrenman, ısınma-gerinme hareketi yapmadan çıkarsa ne olur, söyleyin. İlk beş dakikada sakatlanır, değil mi? İşte siz de burada örneğini verdiğim futbolcu gibi sakatlanıyorsunuz. Peki sınavlardan alacağınız not nerede önemli, onu açıklayalım da 12. Sınıfın sonunda apartmanın 10. katından bırakılmış karpuz gibi dağılmayın:D Okul başarı puanı başka bir ifadeyle diploma notu denen hadise yüzünden. Bakın bir daha söylüyorum: not için çalışın demiyorum, öğrenmek için çalışın ve hayat için öğrenin. Siz şu ana kadar saydıklarımı yaparsanız konu tekrarı, ön hazırlık, ödevler, performans ve projelerin zamanında teslimi ve sınavlara zamanında hazırlanma gibi zaten istediğiniz notları alacağınız gibi öğrenmeler de gerçekleşir. Okul başarı puanınız üniversite sıralamanızı çok ama çok etkiliyor genç arkadaşlar. O yüzden 9. Sınıftan itibaren sıraların üstüne sınavdan önce kopya yazacağınıza bilgileri beyninize kazıyın. Performans ve projelerinize gereken düzeni göstererek yapın ve mutlaka vaktinde teslim edin. Performans ve projelere başlamadan önce öğretmenlerinize danışın, onların bu konudaki fikirlerini alın. Unutmayın: İnsanların kendilerine ihtiyaç duyulma ihtiyaçları vardır 😀

9. Üniversite nasıl kazanılır? Şu ana kadar saydıklarımız sizin ders içindeki, sınavlardaki ve okul başarı puanlarınızı artırmaya yönelik stratejilerdi. Şimdi gelelim üniversite sınavına. Arkadaşlar, yine bir öğrencimin yıl sonu değerlendirmesine yazdığı bir ifade: “Hocam derste yaptıklarımızın yeterli olduğunu düşündüğümüz için evde hiçbir şey yapmıyoruz.” Olduğu gibi alıntıladım çünkü mükemmel tespit. Aynı öğrencimin şu sorusuna cevabı da bu zaten: “Hocam bizim okuldan neden tıp kazanan çıkmıyor?” Yani ben daha ne diyeyim, öğrenci hem hastalığı teşhis etmiş hem tedaviyi bulmuş. Bir tek uygulaması kalıyor, uygulatalım. Üniversite sınavına yönelik ders çalışma programı oluşturmanız gerekiyor. Artık sözel, sayısal, eşit ağırlık veya dil her ne alandan, üniversite sınavında hangi dersten girecekseniz o derslere yönelik programınızı belirleyin. Üniversiteye yönelik bu programı okul dersleriyle karıştırmayın tamamen bağımsız bir program olacak. Her şeyden önce konu anlatım seti satın alın ve içindekiler kısmından bakarak sırasıyla konularınızı belirleyin. Çalışma programınız şu şekilde olsun: Konu+Test+Deneme. Test çözmek neden önemli? NBA’deki bir basketbolcu nasıl günde ortalama 250 üçlük atış çalışıyorsa o sebepten. Yani kondisyonunuzu en üst seviyede tutmak için. Herhangi bir sporcu günlük antrenmanını bıraktığı andan kondisyonunu kaybeder ve maçlarda gereken performansı gösteremez. İşte bu yüzden önemlidir test çözmek. Peki kaç soru? O konudan konuya, kişiden kişiye dersten derse değişir. Anlamadığınız konuyu veya soruyu okuldaki hocalarınıza sorun (Öğretmenler çalışkan öğrencileri ve özellikle dersleriyle ilgilenen, emek çeken ve hedefi olan öğrencilerini daha bi sever;) Konuyu tek kaynaktan çalışırken testleri birden fazla kaynaktan çözün ve farklı yayın evlerinin her hafta sonu deneme sınavlarını çözün. 12. Sınıf sayısal öğrencisi kendi durumunu göz önünde bulundurarak matematik, fizik, kimya, biyoloji ağırlıklı olarak; sözel öğrencisi Türkçe, edebiyat, tarih, coğrafya, felsefe, din kültürü ve ahlak bilgisi; eşit ağırlık matematik, Türkçe, edebiyat, tarih, coğrafya, felsefe, din kültürü ve ahlak bilgisi; dil öğrencisi ise İngilizce ağırlıklı olarak temel matematik, Türkçe, edebiyat, tarih, coğrafya, felsefe, din kültürü ve ahlak bilgisine göre ders programı oluştursun. Sınava son iki ay kala mutlaka son 10 yılın sorularını her hafta sonu sınavın olacağı gün ve saatte odanıza oturarak çözün. Sadece psikolojik değil aynı zamana fiziksel olarak da sınava hazırlanın. “Yahu hocam, hem okul dersleri, hem ödevler, hem konu tekrarı, hem ön hazırlık hem de üniversiteye yönelik dersi nasıl çalışalım” sorusunu sormayın, çünkü cevabım hazır: Siz ÖĞRENCİSİNİZ! Sizin öğrenmekten başka çareniz yok. Üniversiteyi kazanmanın başka bir formülü olsaydı inanın onu da anlatırdım. Sizin başarınız çözeceğiniz testlerdeki netlerinize bağlıysa ben de bu konuda size doğru neyse onu anlatıyorum.

10. Hedef! Tüm saydıklarım üniversiteye gitmek gibi, hayatı için bir amacı olan, kendisi, ailesi, ülkesi ve dünya için bir hedefi olan kişilerin göze alıp altından kalkabileceği şeyler. Eğer okula gelirken herhangi bir hedefiniz yoksa dinlediğiniz ders, yaptığınız ödev, çalıştığınız sınav size angarya gelecektir ve okulu öğrenme yeri değil yan gelip sıralar üzerinde uyuma ve zaman geçirme yeri olarak görürsünüz. Aranızda “hocam, dersler sıkıcı bir şeyler öğrenemiyoruz” diye itirazı olan varsa olaya şu bakış açısından bakmanızı tavsiye ederim. Biz öğretmenler okulda geçirdiğimiz sürenin karşılığında maaş alıyoruz. Siz öğrencilerse geçirdiğiniz bu süre zarfında bilgi almalısınız. Yani okulda öğrendiklerim benim hayatta ne işime yarayacak diye düşünüyorsanız şu üç soruyu kendinize sorunuz:

a) Eğer üniversite sınavına yarın girecek olsaydın kendini sınava hazır hisseder miydin?

b) Sınava girip çıktıktan sonra aynanın karşısına geç, gözlerinin içine bak: vicdanın rahat mı değil mi? Elinden gelenin en iyisini yapmış mısın?

c) Üniversiteyi de bitirdin ve bir iş yerine mülakata gittin. Kendini işe alır mıydın?

Bu yazıyı okuyup bitirdikten sonra bu üç soruyu ve vereceğin cevapları iyice düşün. Üniversiteyi kazanmak gibi bir amacın olursa daha önceki kafayı kullanma kılavuzlarını da okuyarak hedefini belirle. Hayatında bahane üretmekten vazgeç ve çözümlere odaklan. Kendi üstündeki sorumlulukları başkalarına atarak hayatının geri kalanını tüketmeye artık bir son ver. Bir cep telefonun sadece plastiği değildir para ödediğin. Asıl parayı içindeki programlara yani yazılımlara ödersin. Yazılım olmadan donanım hiçbir işe yaramaz. Fiziğiniz donanımsa beyniniz yazılımdır.

Ve “Beyin paraşüt gibidir, sadece açıldığında çalışır.“

Bir sonraki Kafayı Kullanma Kılavuzu XVII – Hayat Çok Mu Zor’da görüşmek üzere.

Ahmet Hocanız

Kafayı Kullanma Kılavuzu XV – Üniversite, Bölüm ve Meslek Seçimi

Merhabalar,

En son yazdığım Kafayı Kullanma Kılavuzu – Zaman ve Para yönetiminden sonra yaklaşık 6 hafta geçmiş. Bu süreçte yok.atlas’da epey vakit geçirdim ve sırasıyla sayısal, eşit ağırlık, dil, sözel, ve TYT puanı ile girilecek alandaki meslekleri ve devlet, vakıf, Kıbrıs, yabancı üniversite listelerini çıkardım. Yeterince veri elde edince sıra yorumlamaya geldi.

Bu yazımız biraz da tercih döneminde 1-2 haftalık zaman dilimine sıkışmadan önce bilgi sonra fikir sahibi olabilmeniz için hazırlandı. Umarım doğru tercih yapmanızda ve sonrasında tercihinizden mutlu olmanızda fayda sağlar.

Evet, konuya giriş yaptığımıza göre üç alt başlık oluşturup anlatacaklarımızı sınıflandıralım:

  1. Hangi üniversite, hangi bölüm, hangi meslek tercih edilmeli?
  2. Sevdiğin işi mi yapmalı yoksa yaptığın işi mi sevmeli?
  3. Türkiye’de işsizlik mi var yoksa kalifiye eleman eksikliği mi?

Hangi üniversite, hangi bölüm, hangi meslek tercih edilmeli?

Türkiye’de benim en çok takıldığım ve beni üzen konuların başında isim karmaşası gelmektedir. Şimdi birkaç örnek vereceğim ama tercih dönemi sıpasını kaybetmiş eşek moduna girmeden önce öğrencilerin şimdiden araştırmalarını tavsiye edeceğim birkaç nokta var: A) İkinci öğretim, B) Vakıf üniversitesi ile devlet üniversitesi farkı, C) Yatay ve dikey geçiş, D) İkinci Üniversite (Açık öğretim fakültesinden), E) Eğitim fakültesi ile fen-edebiyat fakültesi arasındaki farklar. Bu maddeler hakkında gerek Youtube’da gerek internette detaylı bilgi olduğundan bunları açıklayarak zaman kaybetmeyelim. Her tercih dönemi sağ olsun arayıp soran fikir ve yardım alan öğrencilerimiz oluyor. Ben de elimden geldiğince onların üniversite sonrası durumlarını takip etmeye çalışıyorum. Bölümlerinden, üniversitelerinden ve öğrenim gördükleri şehirlerden memnun olup olmadıklarını öğrenmeye çalışıyorum. Böylece onların deneyimlerinden faydalanarak diğer öğrencilere yararlı olmaya çalışıyorum. Gelelim yokatlas’taki istatistiklere: sayısal alanda yer alan toplam  149 bölüm var. En fazla seçenek burada. İyi, güzel ancak tercih yapan öğrencinin dikkatini çekmek istediğim nokta şurası: yokatlası’ı açıp arama motoruna örneğin matematik yazdığınız takdirde karşınıza Matematik (Fen Fakültesi); Matematik öğretmenliği & İlköğretim Matematik Öğretmenliği (Eğitim Fakültesi) ve Matematik Mühendisliği (Kimya-Metaruluji Fakültesi); Matematik-Bilgisayar(Fen-Edebiyat Fakültesi) gibi bölümler çıkacak. Yeterince dikkatli olmaz ve bu bölümler ve fakülteler arasındaki farkları bilmezseniz bölüme başladıktan sonra hayal kırıklığına uğrayıp bir yılınızı feda ettikten sonra yeniden sınava hazırlanmakla uğraşırsınız. Başka bir örnek daha: orman mühendisliği diye bir bölüm var, bir de orman endüstri mühendisliği diye başka bir bölüm var. Bunlara ek olarak ağaç işleri endüstri mühendisliği var. Tabii bir de endüstri mühendisliği diye başlı başına başka bir bölüm daha var. Sayısalda gerçekten şu bölüm geleceğe insan yetiştiriyor diyebileceğim bir tek dijital oyun tasarımı vardı. Eşit ağırlıkta 104 tane bölüm var. Birkaç örnek verelim: Uluslararası Ticaret diye bir bölüm var. Tamam, bunu anladık. Bir de şu var: Uluslararası İşletmecilik ve Ticaret. Pekala, bunu da anladık. Peki şuna demeli: Uluslararası Finans, Uluslararası Lojistik Yönetimi ve Ticaret, Uluslararası Ticaret ve Lojistik. Yahu bu isimlere karar veren yetkililerin kafası mı güzel ne? İnsan aynı içeriğe farklı farklı isimler uydurur mu? Bu bölümlerin tamamına uluslararası ticaret/finans veya uluslararası lojistik de olsun bitsin gitsin. Öğrenci farklı bir şey sanıp gidiyor, sonra da umduğumu bulamadım diyor. Şimdi sevgili gençler ve değerli veliler. Size çok gizli bir sır vereceğim: Adına tüm dünyanın “İNTERNET” dediği bir şey icat edildi. Google’ı açıp sırasıyla biraz önce ismini verdiğim bölümlerin müfredatlarına bakmanızı tavsiye ediyorum. Ben tek tek baktım ve aralarında hemen hemen hiçbir fark olmadığını gördüm. Tercih dönemi yapmanız gereken şeylerden birisi bu olmalı, yani tercih ettiğin bölümün derslerine bakarak emin olmak. Tabii bu isim karmaşasının kurbanı sizlersiniz. Her ilde ve neredeyse hemen her ilçede üniversite ve fakülte açarak eğitimin ne kalitesi artar ne de ülkenin gelişmişlik seviyesi. Yahu, tek tek tüm bölümlere erinmeden baktım, özelikle son zamanlarda açılan üniversitelerin kontenjanları dolmamış!!! Şöyle hayal edin: Elinizdeki puanla tercih yaptınız ve bir yere yerleştiniz. Eylülde kayıt yaptırdıktan sonra eğitim-öğretim hayatınız başlıyor ve sınıfınıza gidiyorsunuz. O da ne! Sınıfın yarısı yok! Başka bir açıdan bakacak olursak tercih yaptığı halde açıkta kalan binlerce öğrenci var. Sizce de burada bir yanlış yok mu? Ne ben ne de sizler bu mevcut durumu değiştirecek halde değiliz. Ben size kral çıplak diyorum, siz de önlemlerinizi alarak ona göre hareket edecek, kararlarınızı bu gerçeğe göre vereceksiniz. Dilden tercih edeceklerin bölüm sayısı 48. En az kafa karıştırıcı bölümler bizde;) Bu açıdan şanslıyız dilciler. Öğretmenlik ve dil edebiyatı farkını bilin yeter. Gelelim sözele: Sözel alandan tercih yapacaklar 67 seçeneğe sahip olmakla birlikte bu listeyi oluştururken işte bu diyebileceğim bölümleri görünce gözlerim doldu: Animasyon ve oyun tasarımı, çizgi film ve animasyon, sinema ve dijital medya. Niye gözlerim doldu? Üniversite sizi geleceğe değil de geçmişe hazırlıyor da ondan. Gözünüzde çok büyüttüğünüz, sınavı sizi strese sokan kazananla kaybedenin gladyatör savaşlarına döndüğü bu yüksek eğitim kurumunda öğreneceğiniz hiçbir şey yeni değil. Sözelden de kafa bulandıran bölümlere birkaç örnek verelim ve akabinde TYT’ye geçerek bu alt başlığı kapatalım. Radyo, televizyon ve sinema. Benzeri: Sinema ve televizyon. Bunlardan başka sinema ve dijital medya. TYT’den tercih edebileceğiniz bölüm sayısı 228! Doğal olarak en fazla isim karmaşasının yaşandığı klasmanda burası. Buyurun siz kendiniz değerlendirin: Tarım, tarım makineleri, tarımsal işletmecilik, tarımsal ürünler muhafaza ve depolama teknolojisi, tarla bitkileri. Başka örnek: Gastronomi, gastronomi ve mutfak sanatları. Fotoğraf, fotoğrafçılık ve video, fotoğrafçılık ve kameramanlık. Turizm işletmeciliği, turizm ve otel işletmeciliği, turizm ve otelcilik, seyahat işletmeciliği ve turizm rehberliği, turizm rehberliği. Bir başka örnek daha: Bilgisayar operatörlüğü, bilgisayar programcılığı, bilgisayar teknolojisi, bilgisayar destekli tasarım ve animasyon. Yeter içim baydı ya 😀 😀 😀 Liste uzar gider…

 Sevdiğin işi mi yapmalı yoksa yaptığın işi mi sevmeli?

Karadeniz’de bir laf vardır: ya sevdiğin kızı alacaksın ya da aldığın kızı seveceksin:) Valla sanırım meslek seçmek de bunun gibi. Son zamanlarda hobini meslek edinirsen mutlu olursun lafını çok duyar olduk. Ancak her hobi meslek edinmeye uygun olmayacağı gibi her meslek de hobi olarak icra edilmeye uygun değildir. Araba sürmeyi çok seviyorsun diye taksici olup mutlu olmayı düşünüyorsan başka tabii:) Sonuçta emek ve zaman harcayarak günümüzün büyük bir kısmını geçirdiğimiz bir işimizi her zaman güle oynaya yapacak değiliz. Burada gerçekçi olmakta fayda var gençler. Şöyle ki spor hobi olabilir ancak her spor yapan lisanslı birer sporcu olacak ve hayatını spordan kazanacak diye bir kural yok. Her şeyden önce bu reel değil ancak hayal olur. Ya da müziği seviyorsun diye illa hayatını müzisyen olarak kazanacak değilsin. Veya yazmayı çok seviyorsun ve yazar olup hayatını yazarlıktan kazanmayı hayal ediyorsun. Hayallerin gerçekleşmezse hayal kırıklığına uğrayacaksın. İyisi mi sen hobi olarak spor yap, müzik dinle, sanatla ilgilen ve yaz. Gerçekten her bireyin hobilere ihtiyacı olduğunu ve özellikle bölüm seçerken kendimizi tanımak adına hobilerimize ihtiyacımız olduğuna inanıyorum. Ama benim asıl dikkat çekmek istediğim nokta şu: Hayvanları sevmek başka veteriner olmak başka bir şeydir. Hayvanları seviyorsun diye gidip veteriner olursan bir ineğin doğumu nasıl olur önceden internetten izlemeni ve kendini o doğumu yaptıran veterinerin yerine koymanı tavsiye ederim:) Yine sizlerden bir örnek vereyim: Bilgisayarda oyun oynamak çağımızın en büyük hobilerinden biri oldu. Bilgisayarda oyun oynamakla oyun tasarlamak arasında farklar olduğunu biliyorum. Birini eğlence ve zaman geçirme amacı olarak görürken diğeri kişinin hayatını kazandığı, zaman, emek ve gerektiğinde o seviyeye gelebilmek adına para ve sağlığını harcadığı bir iş. Yaşlı bakım hizmetleri diye bir bölüm var. Bu bölüme sırf ben yaşlı insanları seviyorum diye gelirsen emin ol ileride epey bir zorlanacaksın. Yani bir şeyi sevmek başka o şeyden hayatını kazanarak evine ekmek götürmek başka bir şeydir. Konuya bir de şu açıdan bakalım: Tersinden bakacak olursak toplum hayatının devamı için çalışan ancak günlük hayatta kendilerini görmediğimiz belki de bizlere göre popüler olmayan işleri yapan insanlar mesleklerinden ve işlerinden mutlu olamayacaklar mı? Birkaç örnekle durumu daha iyi izah edeyim: Her sabah uyandığımızda kahvaltı soframızda hazır gördüğümüz ekmeği yapan fırıncılar her gece bizler o ekmeği yiyebilelim diye biz uykudayken sabaha kadar ayakta çalışıyor. Herhalde sabaha kadar ayakta kalkmak için can atmıyorlardır. Ya da emniyette ve orduda görev yapan güvenlik personeli sabaha kadar nöbet tutuyorlar. Belki şu ana kadar içinizde ne sabaha kadar uykusuz kalmış ne de sekiz, on iki saat olduğunuz yerde ayakta bekleyeniniz olmuştur. Kısacası hobimden meslek yapıp para kazanacağım diye kasma, yapması zor olan mesleklerle de mutlu olup hayatını devam ettireceğini unutma. Bu durumda ne yapmalı? Değerlerimiz olmalı ve dünyanın neresinde olursak olalım ve hangi mesleği, işi yaparsak yapalım değerlerimiz oldukça hem yaptığımız işi en iyi yapmaya çalışan oluruz, hem başarılı oluruz, hem para kazanırız hem de mesleki doyuma ulaşırız. Değerler insandan insana değişebilir ancak evrensel değerlerden bahsedecek olursan kendimize ilk değer olarak “iyi bir insan” olmayı koyabiliriz. Mesleğinde alın terinle terfi alıp yükselmek istersen de yeniliklere, değişime, geri bildirime (eleştiri diyemiyorum çünkü toplumda olumsuz algılanıyor) ve açık ol. Empati. Hizmet verdiğin kişinin yerine her zaman kendini koy. Örneğin, doktorsan kendini hastanın yerine koy. Sen nasıl bir doktordan hizmet almak isterdin. Ya da öğretmen olsaydın öğrencine o dersi nasıl öğretmek isterdin? Ya da bir devlet dairesinde memur olsan vatandaşa nasıl hizmet verirdin? Ya da inşaat mühendisi veya müteahhitsen senin yaptığın evde insanlar gönül rahatlığıyla oturabiliyorlar mı? Yoksa bir deprem olursa ev başımıza yıkılır korkusu içindeler mi? Kısacası o evde sen otursaydın nasıl bir evde oturmayı isterdin? Bir restoranda aşçı olarak çalışsan yaptığın yemeklerin hijyeni konusunda şüphe içinde mi olurdun yoksa güven içinde mi?

Türkiye’de işsizlik mi var yoksa iş beğenmemezlik mi?

Gerçekten çok hassas bir konu: cevabı hem hayır hem evet. Hangi açıdan baktığınıza bağlı. Bir an önce ülkemizdeki mezunları işsiz kalan bölümleri, fakülteleri hatta içerisinde öğrencisi olmayan üniversiteleri kapatmak gerekiyor. Kolay mı, hiç de değil çünkü bir bölümü, fakülteyi veya üniversiteyi kapattığınızda orada çalışan personeli nereye yollayacaksınız? İşte sorun burada yatıyor. Bu noktada Türkiye’deki devlet üniversite sayısı: 95, vakıf (özel-paralı) üniversite sayısı 34, Kıbrıs’taki üniversite sayısı 11 ve yoktatlas’tan tercih yapıp gideceğiniz anlaşmalı yabancı üniversite sayısı ise 18. Bu üniversitelerine ulaşmak için yazının sonunda paylaşacağım excel dosyasına tıklayabilirsiniz. Şimdi iki gerçeğe parmak basalım: Sizlere yurt dışından 3 üniversite ismini örnek olarak vereceğim: 1. Heidelberg üniversitesi-Almanya. 1386’da Heidelberg’te kurulmuştur. 2. Oxford üniversitesi-İngiltere. 1096’da Oxford şehrinde kurulmuştur. 3. Harvard üniversitesi-Amerika. 1636’da Boston’da kurulmuştur. O tarihlerden bu yana üniversitelerin binalarında, yerleşkelerin çevresinde çok büyük bir değişiklik olmadığı gibi ne Almanya’da  ne Amerika’da ne de İngiltere üniversite sayısı her geçen gün artmamaktadır. Artan şeyin nettir: üretilen makale sayısı, alınan patent sayısı, yetiştirilen bilim insanı sayısı, basılan kitap sayısı, hayata geçen projeler vs. Yani sürekli yeni üniversite açmak eğer o üniversitelerden mezun ettiğiniz gençleri iş sahibi yapamazsanız ancak işsizliği arttırır. Gençler, bu gerçeğin farkında olun ve ona göre karar verin.  İkincisi, bir şey bedava ise o şey kaliteli değildir gibi bir asparagas aldı başını gidiyor. Sanırım bu lafı özel okul furyası çıkardı ve amaçları devlet eğitim sistemini ve devlet okulları kötüleyip özel okullara öğrenci çekmek. Bu durumda iki soru sormak gerekiyor: 1. Vatandaşın yıllarca ödediği vergiler ne olacak? Ben bir öğrenci velisi isem belki 20 yıldır vergi veriyorum, çocuğum benim verdiğim vergiler sayesinde devletten ücretsiz eğitim almayacak da ne yapacak? Paralı bir okula öğrenci yollayacaksam o halde verdiğim ve halen vermekte olduğum vergiler ne olacak? 2. Parası olanlar çocuğunu paralı üniversitede, kolejde, okulda okutacak ya peki parası olmayan ne yapacak? Siz onu bunu boş verin gençler, vakıf veya özel üniversitede burslu okumak alternatifi dışındakileri eleyin ve gidin mis gibi iyi devlet üniversitelerinde iyi bölümlerde okuyun. Peki üniversitede hangi bölümü seçersem iş bulabilirim ya da işsiz kalmam? Valla bunun kesin bir cevabı yok, daha doğrusu cevabı size bağlı. Yani garanti bölüm veya garanti meslek diye bir şey yok. Daha önceki kafayı kullanma kılavuzlarında da bahsettiğim gibi işi siz bulursunuz, bölümünüz veya diplomanız değil. Bu açıdan okuduğunuz bölümle ilgili gerekli bilgi, beceri ve tecrübelerinize odaklanmanız önemli. Bir örnek vereyim ve kendimden bahsedeyim: Hiç kimse mezun olacağın üniversiteden alacağı diplomayla emekliliğinin sonuna kadar aynı mesleği, işi icra edeceğini düşünmesin. Neden düşünmesin? Çünkü hem dünya hem birey olarak hepimiz sürekli bir değişim halindeyiz. 40-50 yıl öncesine gidelim, insanların şarkıları gramofon yardımıyla taş plaktan çalıyordu. Sonra teypler/kaset çalarlar çıktı. Sonrasında walkman’lerle tanıştık. 2000’lerin ortalarında walkman’ler kayboldu yerini discman’ler, CD çalarlar aldı. Çok değil aradan sadece 5 yıl geçti MP3 ve MP4’ler hayatımıza girdi. Ve en son cep telefonları diğerlerini nostaljiye gömdü, şimdi diğerleri hatıralarımızda yaşıyor. Yani değişimin ne kadar hızlandığı, bu değişim rüzgarının meslekleri, iş yapış şekillerimizi ve bizleri de değiştirebileceğini görmemiz ve geleceğe ona göre hazırlanmamız lazım. Ben Dokuz Eylül üniversitesinde Almanca öğretmenliği bölümü mezunuyum. Yani diplomamda öyle yazıyor:) Şu an öğretmenliğe ek olarak Açık Öğretim fakültesinden web tasarım ve kodlama okuyorum ve bir taraftan Silikon Vadisinde bir startup olan vidIQ şirketi için evden yarı zamanlı çalışıyorum. Gelecekte belki tüm zamanlı bir web tasarımcısı/kodlamacı veya IT çalışanı olurum ya da tamamen evden çalışırım. Bana beş yıl önce ya da 10 yıl önce şu an yaptığım şeyleri yapacağımı söyleselerdi pek inanmazdım çünkü bilgisayar başında oturup bir şeyler yapmayı sevmezdim. Ancak bugün tam tersine bilgisayarda içerik üretmeyi, derste teknolojiyi kullanmayı ve internet ortamında çalışmayı çok seviyorum. Kısacası herhangi bir üniversitenin herhangi bir bölümünden mezun olup iş bulup bulmamak sizin elinizde. Elinizdekinin farkında olun. Alt başlığımıza geri dönecek olursak Türkiye’de hem işsizlik hem iş beğenmeme var hem de kalifiye eleman eksikliği var. İnternette tonla kariyer sayfası var arkadaşlar. Açın vaktiniz olduğunda inceleyin. Hangi alanlarda işverenler kimleri arıyor? Dünyanın hiçbir yerinde kimse açlıktan ölmemiştir, ölen biri varsa kesin tembellikten ölmüştür. Bugün Türkiye’deki kahve sayısının 700.000’i aştığı söyleniyor. Bir de çöpten kağıt toplayarak hayatını devam ettiren, çalmadan, başkasının hakkını yemeden, çevreye zarar vermeden evine ekmek götüren insanlar var.

Franz Kafka der ki ”Kafayı nereye takarsan orada takılı kalırsın.” Ya kafayı bahanelere takıp orada takılı kalacağız ya da çözümlere odaklanıp çözüm üreteceğiz. Kısacası siz sorunun çözümü için çizginin neresinde duruyorsunuz?

Bir sonraki Kafayı Kullanma Kılavuzu XVI – Nasıl Ders Çalışılır ve Üniversite Nasıl Kazanılır’da görüşmek üzere…

Sizlerin Ahmet Hocası…

Kafayı Kullanma Kılavuzu XIV – Zaman ve Para Nasıl Yönetilir?

Merhaba,
Bugün okullar ara tatile girecek. Öğrenciler karnelerini alarak iki haftalık bir mola yapacaklar.
Sadece 2. dönemin değil 1. dönemin sonunda da öğretmenler odasının önünde bilindik manzalara şahit olmaktayız. Bu manzara takdir veya teşekkür belgesi almak isteyen öğrencilerin öğretmenleri kuşatma altına almalarıdır. Stratejist olan öğrenciler her öğretmenden not yükseltmesini isteyerek not ortalamalarını bayağı yukarı çıkarıyorlar. Gençler tabii bana da geliyor ve “Hocam, performans notumu yükseltirseniz takdir veya teşekkür alabilirim” diyor. Ben de onlara şu dört soruyu soruyorum:

  1. Senin alacağın takdirin veya teşekkürün bana ne faydası var? Cevap: Yok!
  2. Senin alacağın takdirin veya teşekkürün okulumuza ne faydası var? Cevap: Yok!
  3. Senin alacağın takdirin veya teşekkürün sana ne faydası var? Cevap: “Hocam, aileme telefon aldıracağım.” Ben: ”Telefonun yok mu senin?” Öğrenci: “Var hocam ama en son çıkan modelini aldıracağım.”
  4. “Peki ailen ne yapacak senin aldığın takdir veya teşekkürü?” Cevabını ben vereyim: Muhtemelen çerçeveletip duvara astıktan sonra eve gelen akrabalara veya konu komşuya hava atacaklar. “Bizim çocuk takdir aldı. Seninki ne aldı?” İç ses: “Babayı aldı!” 
    Ben bu durumda gençlere hiç kızamıyorum çünkü onlar çevrelerinde ne görüyorlarsa onu kopyalıyorlar (Yazının buradan sonrası yüksek dozda yetişkin ve veli eleştirisi içermektedir. Eğer özellikle öğrenci velisi iseniz okumayabilirsiniz). Veli, telefon isteyen çocuğuna istediği telefonu alarak ona iyilik mi yapıyor yoksa kötülük mü? Telefon aldınız, çocuğunuza hediye ettiniz. Sonra okula gelip: “Bizim oğlan/kız telefonu elinden hiç düşürmüyor. Hiç ders çalışmıyor. Hep telefonla oynuyor” diyorsunuz. Aman ne tesadüf! Telefonu almadan düşünecektin sen onu. Bazı veliler de diyor ki ”Hocam, telefon almazsam okula gitmeyeceğini söyledi.” ”Eee, aldınız şimdi ne oldu?” diye sorunca da “sürekli telefonla ilgileniyor” diyorlar. 
    Efendim, şimdi alacaksın evladını karşına, açık açık konuşacaksın: “Git, kendine bir iş bul, çalış, telefonu kendi kazancınla al.” Eğer öğrenci çalışıyor ve kendi parasını kazanıyorsa ne mutlu! Genelde kendi kazandıkları paraları bir anda cep telefonuna veremiyorlar, elleri titriyor çünkü para kazanmanın ne demek olduğunu öğreniyorlar.
    Benim dikkat çekmek istediğim asıl nokta, ben gençlere davranış değişikliği kazandırmak istiyorum. Örneğin, 3 ay çalıştınız ve belli miktar para kazandınız. Paranızı son çıkan bir telefon modeline yatıracağınıza gidin bir bilgisayar alın ve bir an önce bilgisayar becerilerinizi geliştirmeye başlayın. Bilgisayar alın ve bu konuda kendinizi geliştirin derken sabah akşam oyun oynayın demiyorum. Bilgisayarda programlamayı, kod yazmayı, excelde veri analizi yapmayı, video düzenlemeyi, montajı yapmayı, içerik üretmeyi öğrenmekten bahsediyorum. Kısacası zamanınızı ve paranızı gelecekte size para kazandıracak şeylere ve kendinizi eğitmeye harcamanızı tavsiye ediyorum.
    “Hocam, siz de amma telefon düşmanı çıktınız, sanki siz telefon kullanmıyor musunuz?”diye itiraz edebilirsiniz. Evet, telefonu ben kullanıyorum. O beni kullanmıyor. Şuan kullanmakta olduğum telefonu üç yıl önce bir akrabam bana ikinci el olarak hediye etti. İşimi görsün yeter diyorum. Yeni model almak için zamanımı, emeğimi ve paramı cep telefonu şirketlerini daha da zenginleştirmek için harcamıyorum.
    Ama gelin görün ki her şeyden –maaşlardan- şikayet edilen ülkemizde asgari ücret almasına rağmen son çıkan cep telefonu modeline sahip olmak için 12 ayını kredi kartı taksitlerine peşkeş çeken çalışanlar var. Akaryakıt fiyatlarından müzdarip ülkemizde kuyruğu ekonomik anlamda biraz düzeltenler banka kredisiyle sıfır araba sahibi olmak için geleceğini bankaya hipotek ediyor. Genelde dar sokakların girişlerinde, başkalarının giriş kapısının önünde otopark parası vermek istemediği için (çünkü artık parası kalmamıştır ) park halinde gördüğümüz araç sahipleri bunlar veya aracını bir yerlere gitmek için kullanmayıp, gideceği başka şehre ise otobüsle giderler. Kısaca arabaya koyacak benzin parası yoktur 😀 Onu da geçtim, özellikle tatil beldelerinde belki de sadece bir iki ay konaklayacağı yazlığına, villasına yarım milyar para bağlayanlar var ki Allah onlara akıl fikir versin diyorum ve başka bir şey demiyorum. Lan o kadar parayı her yıl aynı yerde aynı denize girip aynı manzaraya bakmak için vereceğine her yıl dünyanın farklı bir yerine farklı ülkerine git! Bak bakalım, dünyada bizden başka insanlar ne yapıyor, ne yiyor ne içiyor, nasıl yaşıyor. Bu kadar garantici olmayın. Ev yatırım amaçlı alınırmış, gelecekte rahat edilirmiş, çoluğa çocuğa, toruna tombalağa kalırmış. Ben size 5 isim sayayım, bakalım bu adamlar dünyaya aynı pencereden mi bakıyor: Bill Gates, Mark Zuckerberg, Elon Musk, Jeff Bezos ve Jack Ma. Hepimizin bu bildiği bu kişilerin hayat amacı ev alayım, arsa alayım, bahçe alayım, ben ölünce çocuklara miras kalsın; sigortalı çalışayım, emekli olunca maaşım olsun olabilir mi? Sen, evladını öyle bir yetiştir ki kimseye muhtaç olmadan dünyanın neresinde olursa olsun hayatını devam ettirebilsin. Siz, gençlerin arkasından çekilinde kendi ayakları üstünde dursunlar ve helikopter aile modeli olmaktan biran önce vazgeçin.
    Ne yapalım diye sorarsanız her şeyden önce evde bir bilgisayar ve internet bağlantısı olsun. Emin olun bunun maliyeti size son model bir cep telefounundan daha ucuza gelir. Çocuğunuz ve kendiniz için pasaport çıkartın ve en azından yabancı bir ülkeyi ziyaret edin. Biraz daha çocuğunuza yatırım yapıp onun yurt dışında dil eğitimi almasını veya yurt içinde mesleki eğitim kursu almasını sağlayın. Yaa, hocam, o kadar parayı nerden bulacağım” demeyin; her yıl cep telefonu değiştirmeye, üç yılda bir araba modeli yenilemeye, beş yılda bir mobilya değiştirmeye, otuz yıl boyunca ev kredisi ödemeye, -bazı anne ve babalar için söylüyorum- her gün sigara içmeye para buluyorsunuz!
    Gelelim siz gençlere: Sevdiceklerim, bakın size şu alanlardan hiçbir kurum kişisel bir eğitim vermez: 1. Zaman Yönetimi. 2. Para Yönetimi. Evet, üniversitede finans yönetimi diye bir bölüm var ancak o bölümden mezun olup finans sektöründe çalışanlar daha kendi finansmalarını yönetemiyorlar. Bunun yalın ifadesi şudur: Hangi üniversiteyi, hangi bölümü okursanız okuyun, hangi mesleği yaparsanız yapın, birinci önceliğiniz aldığınız parayla ay sorunu getirebilmek olsun. Ne ilkokulda ne ortaokulda ne lisede ne üniversitede kimse size paranızı nasıl kullanacağınızı öğretmeyecektir. Örnek, okul gezilerine çıkarken ailenizin size verdiği harçlıkla bir gün boyunca yeme içme ihtiyaçlarınızı karşılayıp ve belki de hediyelik eşya alacaksınız. Yazın çalışarak kazandığınız parayı eylül ayının ortasından haziran ayının ortasına kadar okul harçlığı olarak kullanacaksınız. Kısaca paranızı doğru bir şekilde harcamayı bilmeniz gerekiyor. Bunun size sadece üniversitede değil aynı zamanda iş hayatında da çok faydası olacak.
    Size tavsiyem bir ajanda kullanın ve gelir ve giderlerinizi günlük yazın. Bir şeyi satın almadan önce iki gün bekleyin ve o şey olmadan hayatınızı devam ettirebiliyorsanız o şeye gerçekten ihtiyacınız yok demektir. Ama illa sahip olmak istiyorsanız o şey için ne kadar süre çalıştığınızı veya çalışmanız gerektiğinizi tekrar düşünün 

Başka bir nokta da gelirinizi üçe ayırmanız (eğer üniversite öğrencisiyseniz ailenizin size yolladığı harçlığı). Elinizdeki paranın üçte birini geçim masraflarına, üçte birini kendinize (eğitiminize, kitaplara, gezmeye) kalan üçte birini de birikime ayırın. “Hocam ben çalışyorum ama çok para kazanamıyorum” diyebilirsiniz. Olsun, kazandığınız 300 TL bile olsa siz 100+100+100 şeklinde paranızı yönetin. Miktar ne kadar artsa da azalsa da bu oranı devam ettirin.

Bana göre şu dünya üstünde en eşit dağıtılan şeydir zaman. Afrika’ya da gitseniz, Japonya’ya da gitseniz her zaman 24 saat vaktiniz olacak. Asıl mesele zamanını yani 24 saatini ve paranı nereye harcadığın. Bugün nerede olduğumuzu geçmişte paramızı ve zamanımızı nerede, nasıl ve neye harcadığımız belirliyor. Gelecekte nereye varacağımızı da paramızı ve zamanımızı bugün nerede, nasıl ve neye harcadığımız belirleyecek. Bence koşullar epey adil, değil mi?
Lise ikide yabancı dil bölümünü seçtikten sonra ilk yaptığım şey televizyonu hayatımdan çıkarmak oldu. Televizyon izlemediğim saatlerde ders çalışmaya başlayınca dizi ve fimlerin ne kadar çok vaktimi aldığına hayret ettim. İsterseniz sizler de ajandanıza bir gün boyunca neye ne kadar zaman harcadığınızı yazarak ortalama bir hesapla zaman yönetimine başlayabilirsiniz. Mesela, uyku için şu kadar saat, yemek ve ev işleri için şu kadar saat, okul sonrası dinlenme için şu kadar saat, oyun ve sosyal medya şu kadar saat vs. Size faydası olmayanları hayatınızdan ve ajandanızdan çıkararak (Türk dizileri, bilgisayar oyunları, Instagram, Facebook, Youtube) size faydalı olanları koymaya çalışın ve sonucu benimle paylaşın.
Zaman konusunda tavsiyem yıllardır kendimin de kulladığı iki araç ve birkaç basit yöntem: Kol saati ve ajanda (para yönetimi için bir tane edinecektiniz zaten ) Arkadaşlar, paramızı nereye, ne kadar ve nasıl harcayacağımızı planlamıştık, zamanımızı da nereye, ne kadar ve nasıl harcayacağımızı planlayacağız. Şimdi bir saniye durun: Zaman yönetimi demek dakik olmak veya her şeyi saati saatine yapmak değildir. Bunu denerseniz (ve denemiş olanlarınız varsa eğer) stresle karşı karşıya kaldığınızı göreceksiniz çünkü insan bir makine veya robot değildir, bir ruhu vardır, bir günü başka gününü tutmayabilir. Siz, ajandanıza sizin için öncelik olan şeyleri yazıp yapmaya çalışacaksınız ki iş dünyasındaki tabirle öncelik sonralık sıralaması yapmış olasınız. Örneğin, benim günlük yaptığım şeyler var: kitap okumak, yürüyüş yapmak, ders hazırlığı, internetteki işlerim, dizi izlemek vs. Bunların belli bir saati yok, fırsat bulduğum anda ya kitap okurum ya yürüyüş yaparım ya da internetteki işlerimi hallederim. Ben işleri hallettikçe yanlarına birer “+” koyarım. Bu, hem iş akışını görmemi hem de kendimi iyi hissetmemi sağlar.
Başka da yeni bir alışkanlık kazanmak istiyorsanız küçük adımlar ilkesini takip edin. Yani birkaç örnekle şöyle açıklayayım: Kitap okuma alışkanlığı kazanmak istiyorsunuz ama 1 saat kitap okumak size zor geliyor. Ajandanıza kitap diye yazın ve ilk gün sadece bir sayfa kitap okuyun. Evet, evet, yanlış duymadınız, sadece 1 sayfa! Sonraki günler sayfa sayısını ikiye katlayarak (1. gün 1 sayfa, 2. gün 2 sayfa 3. gün 4 sayfa , 4. gün 8 sayfa , 5. gün 16 sayfa arttırın. 6. günün sonunda 32 sayfa sayısına ulaşmış olacaksınız ki bu da sizin yaklaşık bir saatinizi alacak. Her gün kitap okudukça ajandanızdaki “kitap” maddesinin yanına “+” işareti koyun.

Kitap okuma alışkanlığı kazandınız, sırada hep erteleyip durduğunuz spor var, değil mi? Bu arada spor derken aklınıza ücret ödeyerek gittiğiniz mekanlar gelmesin. Sahilde yürüyüş yapabilirsiniz, haftasonları doğaya çıkabilirsiniz, yazın Bodrum’da her gün denize girebilirsiniz, bisikletle gezebilirsiniz. Aileniz veya başka sebeplerden dolayı yukarıda saydıklarımızn hiçbirini yapamazsanız bile evinizde internetten izleyeceğiniz videolardan ısınma hareketleri, ne bileyim, pilates, zumba yapabilirsiniz. Kısaca, sorunun değil, çözümün parçası olduğunuz ve şu hayatta daha iyiye ve ileriye gitmek istiyorsanız yapamadıklarınıza değil yapabildiklerinize odaklarsanız başarılı olabilirsiniz.

Hızımızı aldık madem, devam edelim gençler: Türkiye’nin kanayan yarası yabancı dil. Şu ana kadar birçok kişi bana nasıl İngilizce ve Almanca öğrendiğimi veya kendilerinin nasıl öğrenebileceklerini sordu. Cevabı basit: Zamanı ve paranı doğru bir şekilde dil öğrenmek için harcayacaksın. Buradaki kastım kurslara gitmek veya özel ders almak değil, kendi kendinize öğrenmek, odanızı, evinizi bir sınıf ortamına çevirmek. Hastalığı tedavi etmek için doğru tanıyı ve doğru teşhisi uygulamak gerekir. Ajandanıza kitap, spor diye madde madde yazmıştınız yabancı dil diye yeni bir madde daha eklediniz. İlk gün sadece 1 kelime veya kalıp öğrendiniz: mesela “English is fun” Ve sonraki günler bir öncekinin iki katı öğrenerek devam ettiniz. 10. günde tam 512 kelime veya cümle kalıbı öğrenmiş olursunuz ve bu şekilde 6 ay boyunca her gün bu tempoyu devam ettirdiğinizi hayal edin: sizin öğrenemeyeceğiniz bir dil olabilir mi? Gün sonunda da şöyle 20 dakikalık bir sitcom patlattınız mı tadından yenmez bir gün olur.  (Bu arada daha önceki Kafayı Kullanma Kılavuzu III – Kendi Kendine İngilizce Öğrenme ve Konuşma Sanatı ve Kafayı Kullanma Kılavuzu VIII – Neden ve Nasıl Dilci Olunur? yazılarımı mutlaka okuyun ve paylaşın)
Tabii bir de ders çalışmak isteyip türlü türlü plan yapıp bir türlü ders çalışmaya başlayamayan öğrenciler var. Anlıyorum. Alışkanlıklarımız ve kararlarımız hayatımızı oluşturur. Bu yüzden yeni bir kararla eski alışkanlıklarımızı bırakıp yeni alışkanlık kazanmak çok ama çok zordur. Ders çalışmak başlı başına zaman ve emek isteyen bir alışkanlıktır, doğru mu? Bunun için yine bildiğimiz bir tekniği uygulayacağız: fili lokma lokma yiyeceğiz. Örnekle anlatmam gerekirse, öğrenci eşit ağırlıktan sınava girecek olsun. Üniversite sınavında yapacağı dersler matematik, Türkçe, tarih, coğrafya ve felsefe vs. Her gün her dersten bir soru çözerek 30 gün boyunca soru sayısını birer arttırsın. 30 günün sonunda 5 farklı dersten 30x30x5=4500 soru çözmüş olur (Vay bee, matematiğim arada işe yarıyor haa ) Her testi çözdüğünde yanına “+” koysun. Basit düşünmek zordur. İşte bütün mesele bu!
Ve evet yazımızın sonuna geliyoruz canlar: Bu yazıda ve önceki yazılarda size asla kendimden olmayan şeyleri tavsiye etmedim. Eğer sizlerde bir davranış değişikliği görmek istiyorsam önce ben bu davranışı kendim sergileyerek sizlere örnek olmak istedim. Tüm bu yazıların başlığının kafayı kullanma kılavuzu olmasının sebebi ise sizlere tamamen kendi tecrübelerimi aktarmak istemem. Kısaca balığı vermek yerine balık tutmayı öğreterek karnınızı her gün doyurmanız hedefim. Son söz: her gün düzenli uyumanızı (ben 00.00-07.00 arası), dengeli beslenmenizi (iyi bir kahvatı, öğle yemeği, akşam yemeği, bol sebze meyve ve su), bol hareket etmenizi (harekette bereket vardır), mideniz kadar ruhunuzu da beslemeyi (kitap, yabancı dil, gezi, TEDX vari videolar ve sizin bilgi seviyenizi arttıracak nitelikli insanlar) ve stresten uzak durmanızı tavsiye ederim. (Önemli olan geleceği bilmek değil hazırlık yapmaktır).

Hepinize iyi tatiller.
Ahmet hocanız.