Kafayı Kullanma Kılavuzu XXVI – Bütünü Görmek

Öğrenciler sınıfta sohbet ederken kulak misafiri olurum. “….Filanca idarecimizle iletişim kuramıyoruz, çok sert, hemen kızıyor.” “Şu hocamıza da bir şey sorulmuyor, hemen tersliyor” vs. Öğrencilerin kendi aralarındaki yaptıkları bu sohbetlerde her ne kadar haklılık payı olsa da onlara hemen şunu sorarım: “Gençler, bahsettiğiniz hocanız katı bir idareci olabilir ancak kendisi çok iyi bir babaysa? Ya da çok sevdiğiniz bir öğretmeniniz kendi çocuklarına çok katı davranan bir anneyse? Sınıftaki davranışları gayet sakin olan bir öğretmeniniz evde eşine karşı psikopatça davranıyorsa?” Yani insanları veya olayları değerlendirirken sadece tek boyutlu ele almak bizlerin bütünü görmesindeki en büyük engeldir.

            Cumartesi ve Pazar günü TYT ve AYT’ye girecek öğrencilerimiz belki de şu ana kadar en ciddi sınavlarına girecekler. Tüm dünya ve bizler corona virüsüyle mücadele ettiğimiz, yaşam tarzımızı değiştirdiğimiz günümüzde 16 marttan itibaren okula gidemeyen ve tamamen evlerine kapanan özellikle 12. sınıf öğrencileri çok gerildiler, çok endişelendiler. Elbette bunda değişen ve tekrar değişen sınav tarihi de etkili oldu. Arkadaş ve öğretmenlerinden ayrı kalarak birçoğu gittiği kursu, etkinlikleri, sporu bırakmak zorunda kaldı. Planlanan tüm o mezuniyet baloları, kep atma törenleri rafa kaldırıldı. Ne kadar da kötü oldu her şey değil mi? Halbuki, corona salgını yaşanmasaydı ve her şey olağan akışında devam etseydi, 19 haziranda karne aldıktan sonra hayat herkes için normal seyrinde devam edecekti ya da öyle mi olacaktı?

            Üniversite sınavına girdiniz ve istediğiniz üniversiteyi-bölümü kazandınız. Diyelim ki Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümüne yerleştiniz. Sonuçlar açıklandı, ailecek bayram ettiniz, konu komşu sizi tebrik etti, alnınız açık başınız dik yürüdünüz her zaman yürüdüğünüz ev ile okul arasındaki yolu. Güzel haberi hocalarınızla paylaşmak için okula da uğradınız ve kendinizle tekrar gurur duydunuz, değil mi?

            Zaman bu, çabuk geçer lafına riayet edelim ve sizi üniversiteye kayıt yaptırdığınızdan günden dört beş yıl sonrasına götürelim. Düğün dernek bayram ederek sonucuna sevindiğiniz üniversiteden mezun olduktan sonra iş bulamadınız. Ya da atandığınız bir devlet kurumunda işe başladınız ancak işinize gittiğiniz bir gün veya lojmanınızda bir gece uyurken hain bir saldırıda şehit düştünüz. Ya da çok severek yaptığınız mesleğinizde bir iş kazasına uğradınız ve kötürüm kaldınız. Ya da severek gidip geldiğiniz işinizde size haksızlık yapıldı ve bir şekilde işinize son verildi. Ya da hayalini kurduğunuz o “sıfır” arabayı maaşınız karşılığında kredi çekerek satın aldınız ancak arabanıza tam kavuştum derken kaza yaptınız ve hayatınızdan oldunuz. Hep bir ev sahibi olmak istediniz ve geleceğinizi bankaya ipotek ederek bir ev satın aldıktan sonra sizin adına yuva dediğiniz dört duvar size bir depremde mezar oldu.

            “Hocam, bunlar hep korku senaryosu, bunların hiçbirisi benim başıma gelmez” diyorsanız çevrenize şöyle bir bakın derim. Örneğin boşanan çiftlerin hiçbirisi “Biz nasıl olsa boşanacağız” diyerek nikâh masasına oturmuyor veya trafik kazası yapan hiç kimse “Bugün araba sürerken kaza yapacağım” diyerek direksiyon başına geçmiyorsa, başımıza gelen birçok felaket aslında hayatın bir parçasıdır.

            “Hocam, yeter ama, sınava bir gün kala içimiz şişti” diye serzenişte bulunuyorsanız, o zaman ben de sizlere bir serzenişte bulunmak istiyorum. Üniversite sınavları gibi tüm sınavları hayatın merkezine koyan ve hayatı kaçıran çok insan var şu memlekette. İlkokuldan ortaokula geçişte başlayıp ortaokuldan liseye, liseden üniversiteye, üniversiteden memuriyete veya özel sektöre… Hep bir sonraki sınavın daha önemli olacağını, daha önce girilen sınavın artık bir önemi olmadığını sanarak hazırlandınız tüm o sınavlara. İlkokul beşte (şimdi dörtte) girdiğiniz sınav önemliydi çünkü iyi bir lise için iyi bir ortaokul şarttı. Orta sonda girdiğiniz sınav (şimdiki ismiyle LGS) daha da önemliydi çünkü iyi bir üniversite için iyi bir lise şarttı. Lise sonda girdiğimiz üniversite sınavı çok daha önemliydi çünkü iyi bir iş için iyi bir üniversite şarttı. Atanıp memur olmak için KPSS şu ana kadar girilen sınavların en önemlisiydi çünkü 12 yıllık eğitimin karşılığı alınacaktı. Veya kurumsal firmalara yapılan iş başvuruları ve sonrasında mülakatlar çok önemliydi çünkü artık iş hayatına hazırdınız. Mezun olana kadar harcadığınız tüm  emek, zaman ve paranın karşılığını alma zamanı gelmişti.

            Kısaca, anaokulu, ilkokul, ortaokul, lise, üniversite, mezuniyet, atama, iş bulma, bu noktaya gelene kadar bol bol girilen, her sene adı değişen ve giriş ücreti artan ancak içeriği değişmeyen sınav silsilesi, “erkekler için askerlik”, sonrasında da evlilik, düğün, toplumsal baskıyla beraber çocuk, banka kredisiyle önce bir ev, sonra bir araba (sıralama değişebilir) vs. O da ne… Bir bakmışsınız, bu kez sizin çocuğunuzun gireceği sınavlar için endişelenmeye başlamışsınız. Çocuğunuzun anaokulu, ilkokulu (özele mi gitsin devlete mi), ortaokulu, lisesi, lisede seçeceği bölümü (sayısal mı sözel mi), üniversitesi (uzağa yollamayalım, evcil hayvan gibi yanımızda okusun muhabbeti), sonra üniversiteden mezuniyeti, işe girmesi,  düğünü, krediyle ev-araba alması, iş kurması vs. Burada bir çocuk tekerlemesi aklıma geliyor: Sar makarayı sar sar sar/Çöz makarayı çöz çöz çöz/Şöyle de böyle de şak şak şak/ Şöyle de böyle de şak şak şak.

            Biraz gülümsemeye ihtiyacımız vardı, değil mi? 🙂 Evet, hayat dediğimiz bize ayrılan süre şöyle de böyle de geçecek. O yüzden hayatı tren yolculuğundaki farklı istasyonlarına yani okullara, sınavlara bölerek yaşamaktansa acısıyla tatlısıyla, başarı ve başarısızlıklarıyla, hastalığıyla ve sağlığıyla, mutluluk ve hayal kırıklığıyla bir bütün olarak ele alır ve yaşarsanız, çok anlam yüklediklerinizin gerçekten o kadar anlamlı olmadığı gibi anlamsız görünen ufak detayların da anlamlı olabileceğini görürsünüz. Yok, her şeyin üç saatlik bir sınava ve üniversite eğitimi sonunda alacağınız bir diplomaya bağlı olduğunda ısrar ediyorsanız, istasyonda vapur bekleyen yolcudan bir farkınız kalmaz!

            Cumartesi-Pazar sınava girecek tüm öğrencilerimize başarılar diliyorum. Daha önce dediğim gibi “Sınavın tekrarı vardır, hayatın yoktur.”

            Saygılar,

            Ahmet Hocanız

Kafayı Kullanma Kılavuzu XXV – Yurt Dışı vs. Türkiye

Birçok öğrencimin ve onların velilerinin aklındaki en büyük sorulardan bir tanesini ele alacağım bu yazıda. Üniversiteyi bitirdikten sonra diplomayla alanında iş bulabilir mi mezun öğrencimiz? Bulamazsa yurt dışında yaşaması daha mı iyi? Yurt dışında iş bulması ve yaşaması ne kadar mümkün?

Yazının başında uyarayım, kesinlikle ürün yerleştirme olmadığı için beyin göçü reklamı yapmayacağım, ayrıca Amerika şöyle iyi, Almanya böyle güzel; Türkiye tu kaka demeyeceğim. Yapmaya çalışacağım şey sahip olduğum tecrübeyi sizlere faydalı olacak şekilde paylaşarak benim geçtiğim yollardan geçecek gençlerimize örnek olmak.

Bu yazıda yurt dışında eğitimden bahsetmeyeceğim çünkü daha önceki Kafayı Kullanmak Kılavuzu X – Yurt Dışında Eğitim’de bu konuya detaylı yer vermiştim. Hangi ülkede ne amaçla bulunduğumu ise Kafayı Kullanmak Kılavuzu XXI – Neden Work and Travel, Erasmus & EVS Yaptım’ta paylaşmıştım.

Kafayı Kullanma Kılavuzu XXV – Yurt Dışı vs. Türkiye’nin amacı daha önce yurt dışına hiç çıkmamış ancak üniversiteden mezun olduktan sonra yurt dışına göç ederek orada çalışmayı düşünenlere ayna tutmak. Tecrübelerimi Amerika ve Almanya’ya dayandıracağım çünkü yurt dışında en uzun süre yaşadığım yerler orası: 2011’de Amerika’da Work and Travel, 2012-2013 Almanya’da Erasmus ve EVS. Eminim, benden daha uzun süre Amerika ve Almanya’da yaşamış insanlar benden daha farklı fikirler de beyan edebilirler, sonuçta herkes hayatı kendi penceresinden gördüğünden deneyimlerimiz de nesnel değil özneldir.

O halde başlayalım. Nasıl ki bir binayı, o binayı hiç görmeyen birine tasvir etmemiz gerektiğinde binanın içinden dışarı çıkmamız, binanın sadece ön cephesini görmek yeterli olmadığı için arka cephesini, sağını solunu ve her şeyden öte çatısını görmek için daha yüksek bir binanın üzerine çıkmak ve çevresini görmek için binadan uzaklaşmak gerekiyorsa içinde yaşadığımız ülkeyi tanımak için de ülke dışına çıkıp uzaktan bakmak gerekiyor. Ve ne kadar çok ülkeye giderseniz o kadar çok iyi tanıyorsunuz ülkenizi. Yok, efendim, bunu sadece Türkiye üzerinden değerlendirmeyelim. Herhangi bir ülkenin herhangi bir vatandaşı için de aynı durum geçerlidir. Kendi milletimizi de böyle tanırız aslında. Farklı bir ülkede yaşarken o ülkenin vatandaşlarıyla kendimizi sürekli kıyaslamaya başlarız ve onlarda olup bizde olmayan özelliklerle bizde olup onlarda olmayan özellikleri karşılaştırarak bir değer yargısına ulaşırız.

Pekiyi, üniversiteyi bitirdik, yurt dışında bir firmaya başvurduk, kabul de aldık, çalışmaya gittik. Bizleri en çok ne zorlar?

1. Yabancı dil: Anlatmaya gerek yok, hepiniz biliyorsunuz, Türki Cumhuriyetlere veya Azerbaycan’a gitmiyorsanız, çalışmaya gittiğiniz ülkenin dilini çok iyi bilmeniz sizin için şart, şart olmadığı durumlarda ise avantajdır. “Hocam, benim emmoğlu Rusya’da bir şirkette çalışıyor, tek kelime Rusça filan da bilmiyor. Ne var ki, ben de gider çalışırım” diyorsanız, yolunuz açık olsun, emmoğluna da selam söyleyin. 😀 Yurt dışında birçok Türk firması var ve orada zaten Türklerle işçi olarak mevsimlik çalışıyorsunuz ve genelde bu firmalar inşaat firmalarıdır. Benim akrabalarımdan da vardı bu şekilde çalışan ancak uzun vadede bir iş bulmanız ve o ülkede kariyer yapmanız ana dilinizle çok mümkün değildir. Benim demek istediğim Korecenizle Güney Kore’de Samsung’ta mühendis olarak çalışabilmek. O yüzden diploma köleliğini bir tarafa bırakıp bilginize yatırım yapın ve aklınızda ‘yurt dışında şu ülkede çalışım fikri‘ varsa üniversitede o dili öğrenin, hatta o ülkeye gidin, staj veya Erasmus vs. yapın.

2. İş Tecrübesi: Daha önceki birçok Kafayı Kullanma Kılavuzunda iş tecrübesinin öneminden bahsetmiştim. Size Yurt Dışı vs. Türkiye kıyaslaması yapayım: Tükiye’de üniversite öğrencisi iş tecrübesi kazanmak için üniversiteden mezun olmayı beklerken yurt dışında öğrenciler okurken çalışmaya başlar. Türkiye’de anne-babalar her ay çocuklarına para yolladığı için öğrenci bir iş bulup para kazanmaya veya iş hayatını öğrenmeye ihtiyaç duymaz. Kafayı Kullanma Kılavuzu Hayat Çok Mu Zor’da değindiğim gibi, sırf okula gidip gelerek ders dinleyerek yorulduğunu iddia eden öğrencilere acıyorum çünkü iş hayatına atıldıklarında çok zorlanacaklar. Sadece 1 gün bile herhangi bir iş yerinde veya tarlada vs. çalışmamış olanlar varsa ve mezun olduktan sonra diplomayla masa başı iş bekliyorlarsa sonları hayal kırıklığı olacak. Evet, Amerika ve Avrupa’daki veliler acımasız çünkü çocukları 18 yaşına geldiklerinde onların arkasından çekilerek hem onları okumak hem de okurken çalışmak zorunda bırakıyorlar ancak çocukları mezun olduktan sonra ışığı gören tavşan gibi bakakalmıyorlar. Daha önce de dediğim gibi okul hayatı fragmandır, iş hayatı filmdir. Siz asıl filme hazırlanın.

3. Kültür: Yabancı diliniz çok iyi olabilir, üniversitede okurken birçok işte çalışmış, stajlarınızı yapmış ve deneyim kazanmış olabilirsiniz ancak yurt dışında çalışırken aşina olmanız gereken asıl özellik kültüre aşinalıktır. Daha önce gitmediğiniz bir ülkenin kültürüne o ülkeyle ilgili dizi, film, belgesel, video izleyerek, kitap, dergi, gazete okuyarak, internetten araştırma yaparak, o ülkenin Youtuber’larını takip ederek, çevrimiçi arkadaş edinerek vs. aşina olabilirsiniz. Bu şekilde ön bilginiz olursa kültür şoku yaşamazsınız. Birkaç örnek verelim. Millet olarak bireysel özgürlükle toplumsal özgürlüğü hep karıştırırız. Bizde bireysel özgürlük “toplum içerisinde, sokakta istediğimi yaparım, kimse bana karışmaz, kural tanımamazlık olarak algılanırken toplumsal özgürlük diğer insanların eleştirilerine göre davranışlarımızı veya yaşam tarzımızı kısıtlamak anlamına geliyor. Bir Amerikalı bireysel özgürlüğü doğrultusunda istediği giyinip istediği yaşam stilini sürdürürken biz bunu toplum ne der diyerek kendimizi kısıtlamaya gidiyoruz.  Ancak toplumsal özgürlük sokağa çöp atmamayı gerektirirken biz bunu bana kimse karışamaz deyip kuralları çiğnemek olarak algılıyoruz.  Yani bir Türk kafasıyla Amerika’da ve Almanya’da sorun yaşayabilirsiniz, siz kırmızı ışıkta beklerken polis yoksa ve araç gelmiyorsa da bekleyin. Bireysel hayatınızı da istediğiniz gibi yaşayın. Merak etmeyin, konu komşu yurt dışında bir şey demez, erkeklerin küpesine, kızların etek boylarına karışmazlar. Buradaki örnekleri çoğaltmak mümkün ancak ben kısa kesiyorum. Eğer ön yargınız varsa, korkuyorsanız, gidin, görün ve yurt dışında yaşayın ancak korkularınızla kabuğunuzda yaşamayın.

4. İklim: Son altı yıldır Bodrum’da yaşayan ve Bodrum’un hakkını veren birisi olarak böyle bir coğrafya, böyle bir doğa kolay kolay bulunmaz. Neredeyse 300 gün güneş görüyoruz, deniz mis, hava temiz. Nisanda yüzmeye, mayısta kampa, haziranda tekne turuna gidiyoruz. Pusulamızı bir anda Kanada’ya çevirelim ve altı ay kışın nasıl geçtiğini hayal edelim. 🙂 O kadar da uzağa gitmeye gerek yok aslında, örneğin Almanya’yı göz önüne getirelim. Eylül dedi mi kış başladı demektir. Aralıkta saat 14:30’da sokak lambaları yanar ve yürürken gri havadan içinizi kasvet basar. Altı ay güneşi unutun diyorum size! Çok iyi hatırlıyorum, Magdeburg’ta EVS yaparken balkona domates fidesi dikmiştim, fide büyüdü, domates verdi ancak ağustos ayına geldiğimizde bile hâlâ kızarmamıştı. Birinin kafasına taş niyetine atabilirdiniz yani. 😀 Erasmusa özellikle kış dönemi (1. Dönem) eylül ayında gidenlerin en çok zorlandığı ve geri dönüp gelmek istedikleri sebeplerinden biridir hava koşulları. “Ama hocam, Hollywood filmlerinde hep okyanus kıyılarında hava güzel, ortam güzel, kızlar güzeldi” diyorsanız Google amcayı açın ve ABD’nin kaç eyaletten oluştuğunu ve Hollywood’un yer aldığını coğrafyayı inceleyin. Akabinde bir de New York’u inceleyin. Yazın nemi, kışın ayazı sizi acı gerçeklerle tanıştırır. Hayaller Miami, hayatlar Sibirya yani. 😀

5. Yeme-İçme: Türkiye gerek coğrafi konumu gerek bünyesinde barındırdığı farklı kültürler sayesinde bence dünyadaki en geniş  gastronomiye sahip. Yani o kadar güzel yemeklerimiz var ki  UNESCO tarafından 33 ülkeden 47 şehrin içinde yer aldığı “Dünya Yaratıcı Şehirler Ağı”na gastronomi kategorisinde dahil edilen Gaziantep, Hatay ve Afyonkarahisar gibi illerimiz var. Siz bir Hataylı olarak Amerika ve Almanya’ya giderseniz ve yemek yapmayı bilmiyorsanız yandı gülüm kağıt helva! Amerika = Fast Food + Pizza. Almanya = Sosis + Patates. 😀 Ben yemek yapmayı neden Almanya’da öğrendim sanıyorsunuz? Keyfimden mi? Yahu, hadi dediniz, acıkınca giderim, dönerciye yerim mis gibi döner. O da her zaman olmuyor çünkü adamların çalışma saatleri var. Evet, evet, yanlış okumadınız. Almanya’da 7/24 açık restoran bulamazsınız. Varsa da ya pizzacıdır yada fast food. Bizim kadar zengin mutfağa sahip ülkeler yok mu? Elbette var ancak yurt dışında restoranda yemek yiyerek hayatın sonu gelmez, hem mide hem bütçe erken çöker, haberiniz olsun. Şimdi canım acayip etli etmek çekti bu kadar yemekten söz edince. 😀

6. İnsan İlişkileri: Yurt dışında bu konuda hem iyi hem kötü tecrübelerim oldu. İyi tarafı, kimse kimseye karıştığı yok gerçekten, imajınız, ilişki durumunuz… Hatta siz siz olun, samimi değilseniz kimseye maaşını, evli olup olmadıklarını, çocuk sayısını, çocuğu yoksa niye yapmadığını, evi-arabası olup olmadığını sormayınız. Ya sorup da napacaksınız zaten, nüfus müdürü müsünüz, vergi uzmanı mısınız, adamın maaşını öğrenip gelir vergisini mi hesaplayacaksınız, nedir yani? Öteki taraftan, bir Almanla arkadaş olmak için biraz süre geçmesi gerektiğini unutmayın. “Ayy, ben eve çaya davet ederim, o da beni kahve-kek’e davet eder. Komşuya bir tepsi börekle giderim, o da bana bir kutu Noel kurabiyesiyle gelir” diyorsanız, yok öyle bir şey.

7. İş Hayatı: Bu son madde ile kapanış yapacağım çünkü yazımızın amacı yurt dışında çalışmak. Gençler, “Bir tanıdık bulurum, milletvekili yakınımı ararım, belediye başkanı akrabam bana hemen bir iş ayarlar.” Lütfen bunların ülkemiz sınırları içerisinde kaldığını kabul edin ve yurt dışında “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” düsturunu belleyin. Yaptığınız işte iyiyseniz, işinizi hakkını vererek yapıyorsanız, hangi ülkede olursanız olun takdir edilirsiniz. Maalesef işin gerektirdiği bilgi, belge ve tecrübeye sahip olmadan işin sunduğu olanaklara odaklanan bir sürü niteliksiz ve ne iş olursa yaparım abilerle ablalar dolu ülkemizde. Önce bir alanda kendinizi eğitin, sonra yurt dışında çalışma hayali kurun.

Geldik nihai sorulara: “Hocam, en sevdiğiniz ülke hangisi? Hangi ülkede yaşamak isterdiniz? En rahat hangi ülkede yaşanır? Girişimcilik için doğru ülke neresi?” Sevgili gençler, hepsinin cevabı Türkiye! Şimdi diyeceksiniz, “İyi de hocam, o zaman niye herkes yurt dışına kapağı atmaya çalışıyor.” Bu, kişisel bir tercih ve her tercih bir vazgeçiştir. Yurt dışına taşınıp orada yaşamaya başlayan insanların kazandıkları kaybettiklerine değiyor demek ki. Unutmadan, Türkiye dışında hangi ülkeye giderseniz gidin, ikinci sınıf vatandaşsınız. Ayrıca, kendinizi en iyi ana dilinizde ifade edebilirsiniz, en rahat kendi kültürünüzde ve coğrafyanızda sevdiklerinizle birlikte yaşarsınız. “Eee hocam, iş yok, işsiz mi kalalım” sorusuna cevabım yurt dışına taşınmadan da yabancı firmalar için çalışabilirsiniz. Bence o ülke mi bu ülke mi Türkiye mi diye sormak yerine şu soruyu sorun: “Yurt dışında bir firma sizi niye işe alsın? Firmaya hangi değeri katacaksınız? Firmadan beklentilerin var ancak firmanın senden beklentileri ne olacak?” “Türkiye’de girişimciliğin önü kapalı, ondan yurt dışına gideceğim” diyorsanız yurt dışında olanı ülkemize getirin. Türkiye’de bir ürün geliştirip yurt dışına ihraç edin, ülkeye döviz girsin. Bunların hepsi girişimcilik. Kısaca, yurt dışında iş bulup çalışma hayali kurmadan önce yurt içinde ayaklarınız yere bassın. İş yoksa iş yaratın, herkes şikayet ediyorsa siz çözüm üretin, sorunun değil, çözümün bir parçası olun. Örneğin bu yazıyı okuyup bitirdikten sonra kariyer.net’te CV oluşturun ve biraz zaman ayırarak piyasada ne tür eleman arandığına bakın. Belki de iş çoktur ama sizde iş yoktur!

Saygılar,

Ahmet Hoca

Kafayı Kullanma Kılavuzu XXIV – Öğretmen olmasaydım Ne İş Yapardım?

Yemek yemeğe gittiğim bir restoranda öğrenci velilerimizden biriyle karşılaştım. Velimiz sohbet açmak için bir soru sordu: “Hocam, malumunuz, bizim kız on birinci sınıfta, siz de bu yıl dersine giriyorsunuz, sizce seneye hangi meslekleri yazalım?” Hemen cevap vermedim tabii ki, çünkü genelde tercih döneminde karşılaştığım bu manzarayla yine karşılaşmak zorunda kaldım. Cevabım şöyle oldu: “Öğrencimiz burada değilken onun adına tercihleri ve meslek seçimlerini sizinle konuşmam doğru olmaz.” Velimiz benden cevap almaya niyetli olmalıydı ki beni şu soruyla karşı karşıya bıraktı:” Pekiyi, hocam, siz öğrenci olsaydınız hangi meslekleri tercih ederdiniz?” “Tamam o zaman, bu soruya cevap verebilirim” dedim. “Cevabım, sayısalda olsaydım yazılım olurdu” dedim. Bu cevabımız velimizi tatmin etmemiş olmalı ki beni köşeye sıkıştırmaya devam ediyordu. “Hocam, şu an öğretmen olmasaydınız, ne iş yapardınız?” “Cevabım yine aynı olurdum” dedim ve yarı zamanlı olarak yaptığım işim vidIQ’dan ve açık öğretimde okuduğum ikinci üniversite web tasarım-kodlamadan bahsettim.

Restorandan çıktıktan sonra biraz yürüyüş yapayım dedim ve bu soru üzerinde biraz düşündüm: Öğretmen olmasaydım ne işi yapardım. Bu soru beni biraz geçmişe götürdü ve Almanca öğretmeni olarak atandığımda kardeşimin bana söylediklerini hatırlattı: “Ağabey, lisede okurken İngilizceden başka bir şey düşünmezdin, üniversitede eğitim fakültesinde okumam derdin, eğitim fakültesini kazandığında da devlette öğretmen olarak çalışmam derdin. Bak, ne oldu şimdi? Üniversitede almanca öğretmenliği okuduktan sonra devlete Almanca öğretmeni olarak atandın.” Yani, ne diyebilirim ki büyük konuşmuşum, tükürdüğümü yaladım. 😀

Şimdi de üniversite yıllarına dönecek olursak planlarım arasında gerçekten ne KPSS’ye girmek ne de öğretmen olarak atanmak vardı. İzmir’de geçen üniversite boyunca birçok sivil toplum kuruluşunda (ÇYDD, EÇEV, TEMA vs.) aktif bir şekilde gönüllü olarak çalıştım, farklı projelerde yer aldım. Sadece yerel ve ulusal projelerde değil aynı zamanda uluslararası birçok projeye de katıldım. Benim ilk yurt dışına çıkışım da bir AB gençlik değişim projesi sayesinde oldu. Bu işten aldığım keyif sonraki yıllarda da devam etti ve üniversiteden mezun olduktan sonra bu projeciliği meslek olarak yapmaya karar verdim. Üniversitede Avrupa Birliği proje koordinatörü olmak istiyordum. Üniversiteli gençlere Erasmus öğrenimi, Erasmus stajını, Eylem 1.1’i, Traning Course’ları, Avrupa Gönüllülük Hizmetini, Work and Travel’ı, Summer Camp of America’yı, Mevlana değişim programını anlatarak onların da yurt dışını deneyimlemelerini sağlayacaktım.

Neden bu işi bu kadar çok istiyordum? Sebebi şu: Ben Dokuz Eylül Üniversitesinde Yabancı Diller Yüksek Okulunda 1 yıl hazırlık, eğitim fakültesinde de üç buçuk yıl okudum. Dört buçuk yılda öğrenemediğim Almancayı Erasmus’ta altı ayda, Avrupa Gönüllülük Hizmetinde bir yılda öğrendim. Öğretmen olarak haftada iki saat devletin verdiği kitapla Almanca öğreteceğim diye kasacağıma öğrencinin yurt dışına gitmesini sağlarsam çok daha iyi bir iş yapacağıma inanıyordum. Ya da başka bir ifade ile balığı vermeyecektim, balık nasıl tutulur, onu öğretecektim. Bunun için yüksek lisans yapmak gerekiyordu ve yüksek lisansa başvurmak için ALES’e ve YDS’ye girmek gerekiyordu. Dördüncü sınıfın ikinci döneminde Erasmus’la Almanya’ya gittiğim için ne ALES’e ne de YDS’ye ne de KPSS’ye girdim çünkü bu kez daha büyük oynayıp Almanya’da yüksek lisans yapayım dedim. Anlatmaya gerek yok, biliyorsunuz, daha önceki Kafayı Kullanma Kılavuzu XX – Başarısızlıklarım/Kendimle Yüzleşme’de bu süreci anlatmıştım. Uzun lafın kısası, hayat biz oturduğumuz yerden planlar yaparken başımıza gelenlerden ibaretti. 🙂 🙂 🙂

Şimdi, şöyle diyebilirsiniz: ”Hocam, o halde planladıklarınızdan farklı bir kariyer yolcuğunu yapıyorsunuz.” Yani, ne derler, bilirsiniz: Ya aldığınız kızı seveceksiniz ya da sevdiğiniz kızı alacaksınız! 😀 İş hayatı da aynı böyle. Ben de Almanca öğretmeyi ve devlete ait bir kurumda Almanca öğretmeni olarak çalışmayı sevdim.

E-Ticaret: Evet, öğretmenlik sürecinde aklımda bir sürü şey var. Bunlarından birincisi e-ticaret. Herkes internetten para kazanmanın peşinde ve bunun bir sürü alternatif yolu var. E-işletmeler, gelecekte klasik ticaretten daha fazla pay alma peşinde ve e-ticaretin oranı tüm dünyada gittikçe artmakta. “Hocam, e-ticaretten para kazanmak için üniversitede hangi bölümü okuyayım” diye soracaksanız, üniversitelerde herhangi bir bölümü yok ancak kursları, kitapları ve internette tonla materyali var diyebilirim.

Kodlama: Sevgili gençler, şimdiye kadar birçok kafayı kullanma kılavuzunda kodlamadan bahsettiğimi hatırlayacaksınız. Sizlere bir şeyi yapmanızı tavsiye ettiğimde her şeyden önce ben kendim onu yaparak rol model olmaya çalışıyorum. Yani olay şuna dönmesin diye. Veli: “Oğlum, kızım , ders çalış, kitap oku.” Öğrenci bakıyor, velisi Müge Anlı’ya, oradan Survivor’a bağlamış. Kim kimi açlıktan yiyecek, yakından takip ediyor. 😀 😀 😀 “Hocam, kodlamayı nasıl öğrenelim” diyorsanız, UDEMY’de önce Türkçe ve ücretsiz kurslardan yararlanın, sonra yavaş yavaş ücretli ve İngilizce kurslara da geçersiniz. Kimse bana zaman ve para yok demesin zira bir paket sigaranın ortalama fiyatının 15 TL olduğu ülkemizde UDEMY’den 30-40 TL’ye kurs bulabilirsiniz. Zaman mı? Yahu, şu karantina günlerinde zamandan bol ne var? Her gün 1- 2 saatinizi bu işe yatırın çünkü eğitim en uzun vadeli en iyi yatırımdır.

Network Marketing: Ülkemizde ve tüm dünyada en alengirli ve çetrefilli iş alanlanlarından bir tanesi de bu. Siz denemediyseniz bile etrafınızda bu işi hâlen yapmakta olan veya bu işe yatırım yapıp batan birileri mutlaka vardır. Network marketing sektöründe bu işten para kazanan WOMM (Word Of Mouth Marketing) dediğimiz ağızdan ağıza pazarlamacılar, çoğunlukla elindeki katalogtan ürün satanlar ve tahmin edeceğiniz üzere genelde kozmetikçiler. Ülkemizde pozitif örneklerinden biri Avon mesela. Network Marketing’de olumsuz örnekler de verelim de Avon’culara hak geçmesin: Getmyadds, Gano Excel, Quest.net, Karios, Mega Holdings vs. Network Marketing’de bu işe nakit yatırım yapıp batanlar kısa zamanda zengin olacağının hayallerini kuranlar. Bu işi düzgün yapan ve alın teriyle para kazanan insanlar var ancak tüm dünyadan bilinen ismi Ponzi şeması veya ülkemizdeki karşılığı olan saadet zinciri olarak her birkaç yılda bir türeyen ve insanları dolandıran şirketlerin ve insanların ardı arkası kesilmiyor maalesef.

Buradan sadece bir sonuç çıkarmak gerekirse o da şu: Çok para kazanıp zengin olmak istiyorsanız, çok çalışın ve ticaretle uğraşın. Girişimci olmak istiyorsanız, Facebook’u, Aliexpress’i, Amazon’u, Whatsapp’ı, Twitter’ı, Youtube’u, Microsoft’u kurmanıza gerek yok. Pazarda limon satarak işe sıfırdan başlayabilirsiniz.

Sonuca doğru gelirsek… Yakın gelecekte hedeflerim arasında kodlama dillerini öğrenmek; orta gelecekteki hedeflerim arasında Almanca öğretmenliğinden bilgisayar/kodlama öğretmenliğine geçiş yapmak; uzak hedeflerim arasında öğretmenlikten tamamen web alanına geçmek var.

Ve eğer evdeki hesap tekrar çarşıya uymazsa sizlerin de talepleri üzerine tüm tecrübelerimi anlattığım kafayı kullanma kılavuzlarını Youtube’ta video olarak yayınlamak var. 😉

Bir sonraki Kafayı Kullanma Kılavuzu XXV – Türkiye vs. Yurt Dışı’nda görüşmek üzere

Ahmet Hocanız…

Kafayı Kullanma Kılavuzu XXIII – Mezuna Kalmak

Bodrum Anadolu Lisesi görev yaptığım üçüncü orta öğretim kurumu ve 12. sınıflar son yedi yıldır girdiğim sınıflar arasında hep yer aldı. 12. sınıflarda en çok duyduğum ifade “Hocam, biz mezuna kalacağız” oldu. Pekiyi, nedir bu mezuna kalmak, nasıl kalınır, niçin kalınmaz? İşte bu sorulara KKK XXIII’te cevap bulacağız.

İsminde Anadolu/Fen Lisesi geçen tüm okulların akademik başarıyı ön planda tuttukları ve hedeflerinin öğrenciyi dört yıl sonra bir üst kurum olan üniversiteye yerleştirmek olduğunu düşünürsek Türk Eğitim Sisteminin sınıfta kaldığını istatistiksel olarak ispatlayabiliriz: 2019 yılında TYT’ye 2 milyon 390 bin 491; AYT’ye 1 milyon 880 bin 800 aday girdi. TYT’de 150 barajını geçen adayların sayısı 1 milyon 761 bin 392; 180 barajını aşmayı başaranların sayısı ise 1 milyon 275 bin 957 oldu. Demek ki sınava girenlerden 1.114.534 aday baraj altında kalarak direkt mezuna kaldı. Pekiyi, barajı aşan ve tercih yapanların kaçı yerleşti? Yükseköğretim Kurumları Sınavı (2019-YSK) yerleştirme sonuçlarına göre 753 bin 461 aday tercihlerinden birine yerleşti. Tercih yapmaya hak kazanan, tercih yapan ya da yapmayan öğrenci sayısı da 522.496 olarak 1.114.534 rakamına eklenebilir. (Kaynak olarak https://dokuman.osym.gov.tr/pdfdokuman/2019/YKS/sayisalbilgiler18072019.pdf inceleyebilirsiniz).

Daha lise birin başında çiçeği burnunda liseli öğrencimiz üniversiteye gideceğini kafaya koymalı ve 4 yıllık süreci ona göre inşaa etmeli. Meslek liselerini bu gruba dahil etmiyorum çünkü onların hedefi öğrenciyi üniversiteye yollamak değil belli bir alanda meslek sahibi yapmak. Haa, bu konuda ne kadar başarılılar tartışılır ancak, Anadolu/Fen Liseleriyle aynı kategoriye koymuyorum.

Lise 1 bitti, lise 2 bitti, lise 2’nin sonunda sayısal, eşit ağırlık, sözel ve yabancı dil olarak bölüm seçtiniz. Lise 3 de bitti ve geldiniz lise 4’e yani otobana girmeden önceki son çıkışa: D. Lise son sınıfın daha başında haziran ayının ikinci veya üçüncü haftasonu üniversite sınavının olacağından haberdardınız. Amacınız yıl sonunda TYT/AYT’yi geride bırakarak bir an önce kapağı üniversiteye atmaktı. Ancak gördüğüm kadarıyla bir çoğunuz için bu planlar suya düştü ve üniversite kazanma hayali bir sonraki seneye ertelendi. Tabii, üniversiteyi (bkn. Dokuz Eylül Üniversitesi Almanca Öğretmenliği) 22 yaşında kazanmış biri olarak bu yazıyı kaleme almak kendimle çelişiyor gibi görünse de liseden mezun olduğum yıl (2003) ilk girişte üniversiteyi kazanmıştım (bkn. Ege Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı).

Pekâlâ, öğrenci nasıl ve neden mezuna kalır? 4 yılda kateteceği mesafeyi bir yılda katetmeye çalışır da ondan. Lise 1-2 ve 3’te gerekli öğrenmeler gerçekleşmemişse, sadece not için çalışıp sınıfı geçmek veya takdir/teşekkür almak için ezber yaparak geçmişseniz, son sınıfta hem okul dersleri hem üniversite sınav hazırlığı (dershane, kurs vs.) size ağır gelebilir. O halde, bunun sorumlusu lise müfredatı veya üniversite sınav sistemi midir? Elbette hayır! Bunun sorumlusu sizsiniz. Kendi tembelliğinizin sorumluluğunu sisteme atarak başkalarını kandırabilirsiniz ancak kendinizi kandıramazsınız. Lise sonda da pekâlâ istediği üniversiteyi ve bölümü kazanan birçok öğrenci var. Onlar başardığına göre siz de başarabilirsiniz!

Pekiyi, ben mezuna kalır mıydım? Ya da neden kalmazdım? Ben mezuna kalmazdım çünkü 1 yılımı daha ders çalışarak geçireceğime hedefim üniversite ise bir an önce üniversiteye başlardım. “Ama hocam, ben istediğim puanı alamadım, TYT’de baraj altında kaldım, 4 yıllık bir bölüm gelmiyordu” gibi serzenişlerde bulunacaksanız size soracağım soru şu olurdu: “Lise hayatınız boyunca ne yaptınız?”

Mezuna kalmazdım çünkü eğer hazırlık olan bir bölüme yerleşirseniz 1 yılda oradan gidecek, etti mi size 2 yıl. Dahası, dört yıllık bir bölümü yıl kaybetmeden bitirseniz bile mezuniyetten sonra KPSS ile hemen atanacağınızın veya özel sektörde iş bulacağınızın bir garantisi var mı? Erkek öğrenciler için sürece bir de askerliği eklerseniz ülkemizde çalışma hayatına başlama yaşı gittikçe sonraki yıllara kayıyor.  

Şimdi çözüm önerilerine gelecek olursak… Şapkanızı önünüze koyun ve mezuna kalmadan üniversite sınavına kazanmak için kolları sıvayın. Tarihler henüz 24 mart’ı gösteriyor ve YKS 20-21 haziranda gerçekleştirilecek. Her kriz yeni bir fırsat yaratır: Hazır Corona virüs salgınından dolayı okullar eğitime ara vermişken evinizi/odanızı, masanızı bir dershaneye çevirin. Kalan yaklaşık 3 ayı en iyi şekilde değerlendirmeye çalışın.

Üniversite sınavına ilk girişinizde 4 yıllık (lisans) bir fakülte yerine 2 yıllık (önlisans) bölüm veya açık öğretim fakültesinden (uzaktan eğitim) bir bölüm de kazanabilirsiniz. İnanın bana dünyanın sonu değil, hayat bir şekilde devam ediyor. 2003’te üniversiteyi kazanmama rağmen kayıt bile yaptıramamıştım ve 2007’de tekrar kazanıp üniversiteye başlayana kadar geçen yıllar bana farklı bir kulvar açtı, bunun sonucunda ve turizmle ve iş hayatıyla o şekilde tanıştım. Geriye dönüp baktığımda kayıp diye düşündüğüm şeylerin aslında kazanç olduğunu gördüm. Buraya kadar ifade ettiklerim ilk girişinde üniversite sınavı kazanma hedefi olanlara yönelikti. Şimdi gelelim “kesin mezuna kalırımcılara, saldım çayıra mevlam kayırıcılara…”

Gençler, en güzel yıllarınızı boşa harcamayın. Lise son sınıftayken ve üniversite hayalinizi bir sonraki seneye ertelediyseniz dâhi bir yılınızı çöpe atmayın, kendinize yatırım yapın. Özellikle Bodrum gibi denizin ve doğal olarak turizmin, limanın olduğu bir şehirde birçok iş imkanının farkına varın. Liman başkanlığına gidin, gemi adamı belgesi nasıl alınır, kaptanlık kursu var mı, koşulları nelerdir gibi şeyleri araştırarak meslek sahibi olmak için üniversite diplomasını almadan önce kendinizi yetiştirmeye bakın. Kaptanlık, denizde bir iş hayatı ilginizi çekmiyorsa ilginizi çeken bir alanda bir meslek/yetiştirme kursu bulun. Örneğin, halk eğitim merkezinde aşçılık kursuna gidin, dalış brövesi alın, yelken sporu için kurs bulun vs. Yok, illaki üniversiteye gidecekseniz ve iş hayatına üniversiteden sonra başlayacaksanız bile dediklerimi gerçekleştirirseniz daha üniversitede okurken birçok fırsat karşınıza gelecektir.

Sonuç: İster lisans, ister önlisans, ister açık öğretim fakültesi mezunu olun, sürekli ve inanılmaz hızlı değişen çağımızda diploma sahibi olmak da bir yere kadar. Bakın, bir epidemide tüm dünya ekonomik bir durgunluğa girdi ve birçok insan ya işini kaybedecek yada çalışma şartlarını değiştirerek evden (home-office) ve internetten (online/freelancer) çalışacak. Bu halde, nereden hangi diplomayla mezun olursanız olun en çok odaklanmanız gereken niteliğiniz UYUM YETENEĞİ olmalı. 21. yüzyıl çevremizdeki değişime yetişmekte zorlandığımz, dünyanın eskiye oranla gittikçe farklılaştığı bir dönem. İş yapma şekillerimiz, alışkanlıklarımız, günlük rutinlerimiz bu denli değişirken yapmamız gereken kendimizi değişime hazırlamak. “Hocam, ben nereden başlayayım” diye soruyorsanız, “kendinizi 21. yüzyıl vatandaşı yapmak için gerekli niteliklere yatırım yaparak başlayın” derim. Bundan önceki kafayı kullanma kılavuzlarında bunun cevabını vermeye çalıştım. O halde bu yazıyı okuduktan sonra harekete geçme zamanı…

Ahmet Hocanız

Kafayı Kullanma Kılavuzu XXII – Almanca Kaba Mı?

Bu soru bana kaç kere soruldu, inanın bilmiyorum ancak “Almanca kaba” diyenlere ben de şunu sormak istiyorum: “Siz kaç kelime Almanca biliyorsunuz?” Ne oldu, ses gelmiyor. 😀 Uğur Mumcu boşuna dememiş, “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz” diye. Ancak ülkemizde her konuda olduğu gibi yabancı dil konusunda da durum aynı: bilgi yok, fikir çok!

Efendim, ben konuya Almancadan girdim ama şu ana kadar aynı duruma Fransızca, Rusça veya Arapça için de şahit oldum. Filanca dil çok fantastik ama şu dil çok dandik. Bu cümleleri kuran kişilere sorulacak soru belli: Kıyaslama yapabilecek o kadar o yabancı dile hakim miyiz? Ya da şöyle soralım: Kendi ana dilimizi ne kadar iyi okuyor, yazıyor, anlıyor, Türkçede kendimizi yazılı ve sözlü ne kadar iyi ifade edebiliyoruz? En son okuduğu kitap ilkokuldaki Cin Ali serisi ya da üniversite sınavına hazırlanırken çözdüğü test kitaplarından ibaret olanlar yabancı dil konusunda profesör öz güvenine sahipler, kendilerinden çok eminler. (Evet, evet, bir cahil gördüm sanki.) 😀

Bir anımdan bahsedeyim: Yine bir gün öğretmenler odasında bir öğretmen arkadaşımız (branşı Türkçe/Türk Dili ve Edebiyatı), “Fransızca çok kaba bir ve Fransızlar da çok kaba insanlar” demişti. Ben de kendisine şu iki soruyu sordum: 1. “Hocam, siz hiç Fransızca biliyor musunuz? 2. “Siz kaç Fransız tanıdınız?” Oduna vursam ses gelirdi ancak hocamızdan ses soluk çıkmadı. (Dikkat, Ahmet Akyol lafı koyabilir!) 😀 O halde kaba dil yoktur, efendime söyleyeyim, hiç bir dil kaba değildir. Dil bir iletişim aracıdır ve konuşmaya yarar. Bir dili bilmediğimiz onun bize kaba gelmesi anlamına gelmez. Örnek vermek gerekirse, bir Amerikalı, “Oh God, Turkish is too tough (Tanrım, Türkçe çok kaba) ” dese ne hissederdik? Hemen savunmaya geçerdik değil mi? Hayır, Türkçe öyle değil böyle, böyle değil şöyle, bla bla bla…

Pekiyi, Türkler Almancaya neden kaba diyor? Çünkü Türk milleti olarak çok savaş filmi izliyoruz da ondan. Şimdi şunu sorabilirsiniz: “Hocam, savaş filmlerini Almancaya nasıl bağladınız?” Sebebi basit: İkinci Dünya Savaş filmlerini izleyen tarih ve savaş meraklısı vatandaşlarımız Almancayı fimlerde duyduklarından ibaret sanıyor. 🙁 Örnekleyeyim, Alman komutan bir askere emir veriyor: “Halt (dur), Achtung (dikkat), Feuer (ateş).” Sizce savaş psikolojisinde olan birinin normal ses tonuyla ve sakin bir şekilde konuşmasını mı beklersiniz? Adı üzerinde Dünya savaşı oluyor, herhalde komutan avazı çıktığı kadar bağıracak. Velhasıl Almanca bundan ibaret değil.

Bir başka iddia ise Almancanın köpek dili olması. Vallahi bunu da öğrencilerimden duydum ve çok şaşırdım. “Ne demek bu” diye epey kafa yordum. Sonra sebebini buldum: Yeteneksiz Türkiye gibi televizyondaki programlarda eğitmenler köpeklere Almanca komutlar veriyormuş: setz (otur), fass (yakala), kriech (sürün), bleib sitzen (oturmaya devam et), aus (bırak), komm (gel) vs.  Malumunuz, Almanlarda da köpek cinsi çok olduğundan (bkz. Alman kurdu, Rottweiler, Dobermann vb.) eğitim dilinin Almanca olması normal değil mi?

Şimdi iti köpeği bir tarafa bırakalım da önümüze bakalım. Neden Almanca öğrenmeli, nasıl Almanca öğrenmeli, Almanca ne işime yarar gibi sorunların cevaplarına odaklanalım. İlk sorunun cevabından başlamak gerekirse Alman hükümeti 1 Mart 2020 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere nitelikli işçi göçmen yasasını Meclisten geçirdi. Bu şu demek: Almanya belli başlı alanlarda nitelikli iş gücüne ihtiyaç duyuyor. Bu açığını da yurt dışından nitelikli işçi alımı yaparak kapatmaya çalışacak. Hâl böyleyken her krizin (Almanya için) bir fırsat (Türkiye gençliği için) yarattığının farkında olun.

Şöyle bir örnek vermek gerekirse, Türkiye’de herhangi bir bölümden mezun oldunuz ancak iş bulamadınız. Ya da iş buldunuz ancak maaşınız umduğunuz gibi değil. (Şu anda eğitim sisteminde bulunan herhangi bir öğrenciyi/genci böyle bir son bekliyor olabilir.) Ülke değiştirin arkadaşlar! Geleceğinizi bugünden yaratmak için harekete geçin.

Pekiyi, nasıl Almanca öğrenilir? Dil kursuna gidilmesi gerekir mi? Bu soruyu genelleştirelim: herhangi bir dili öğrenmek için dil kursuna gitmek gerekir mi? Dil kursunun artı ve eksilerini ortaya kolayım: 1. Dil kursları öz disiplini olmayanları disipline edebilir, öğretmenin verdiği ödevleri yapmak, belli gün ve saatte belli bir konuya çalışmak gibi. 2. Sınıfta bir rekabet ortamı oluşursa daha fazla çalışma isteği duyabilirsiniz. 3. Etkileşim: Kursta öğretmen ve sınıf arkadaşlarınızla etkileşime geçer, başkalarının yaptığı hataları görür, kendi hatalarınızı düzeltirsiniz. Öğretmeninizle soru cevap yapma şansınız olur. İyi bir öğretmen size dili sevdirebilir, dil öğrenmek için merak duygunuzu harekete geçirebilir veya dil öğrenmenin püf noktalarını gösterip deneyimlerini sizinle paylaşabilir. Olumsuz taraflarına gelecek olursak… 1. Dil kursları en nihayetinde birer ticarethanedir, kâr amacı güderler ve sizin bir dili öğrenmenizden çok cebinizdeki parayı almaya bakarlar. 2. Para vererek ve dil sertifikası veya diploması aldığınızda akıcı bir şekilde dil konuşacağınızı düşünüyorsanız hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. 3. Dil kursları ne en iyi ne de en kötü öğrenciye göre ders anlatır, orta yolu bularak yola devam ederler. 4. Öğrenme bireyseldir ve herkes kendi öğrenme şekline göre öğrenir ancak kurslarda ana ders materyali olarak kitaplar kullanılır. Ve daha önceki kafayı kullanma kılavuzunda (XII) bahsettiğim gibi hiçbir dili konuşmayı kitaplardan öğrenemezsiniz.

Gelelim özel derse. “Ahmet Hocadan ders alırım, altı ay sonra onun gibi konuşurum.” Yok ya! Biz bu işe yıllarımı vermişim, daha da veriyorum, her gün materyal ve konu hazırlığı yapıyorum, bilmediğim kelimelerin anlamlarına bakıyorum, Almanca radyo-şarkı dinliyorum, dizi-film izliyorum. Yani arkadaşlar, bu işin formulü hamur yoğurmak gibi, malzemeyi koyup işin içine girmeniz gerekiyor. Birisi size iddialı sözler veriyor, şu kadar sürede kesin bül bül gibi şakırsın diyorsan, ben şunu sorarım: “Madem yabancı bir dili konuşmasını bu kadar öğretebiliyordun, neden kendin başka yabancı dilleri öğrenmedin?”

Pekâlâ, “Nereden başlayayım” diye düşünüyorsanız “Netflix’ten başlayın” derim. Arkadaşlar, Netflix’ti taradım ve sizin için şu dizi, film ve programları çıkardım: Dark, Perfume, Skylines, Dogs of Berlin, How to sell drugs online, tehlikeli oyun, Criminal Almanya, Holiday secrets, Freud. Filmler: Kidnapping Stella, Berlin Calling, Motti Wolkenbruch, 3 Türken 1 Baby, O geri döndü, Isi & Ossi, Sessiz bir dans. Program: Nail it: Almanya.  (isimlerin Türkçe veya İngilizce olduğuna bakmayın, hepsi orijinal Alman yapımları). İnternette başka dizi, film ve programlar var ancak Netflix bize güzel bir hizmet sunuyor. Her gün bir bölüm dizi izleyin ancak ilk izlediğinizde (orijinal dil Almanca) alt yazıyı kapatın. Sezonu bitirdikten sonra Almanca alt yazılı izleyin. Daha sonra tekrar izlediğinizde Türkçe alt yazılı izleyebilirsiniz.

 Netflix’ten sonra sıra podcast’e geldi. Hangi dili öğrenirseniz öğrenin akıllı telefonunuza Spotify’ı indirin ve Spotify’dan bol bol kulaklıkla Almanca dinleyin. Spotify’da neler mi derseniz: Deutschlandfunk, DW langsam Gesprochene Nachrichten, Deutsch lernen Audio, Learn German with Lingua Boost (İngilizce Anlatım). Liste uzar gider… İyisi mi siz arama çubuğuna Deutsch, German, Almanca yazarak size en uygun olanından başlayın.

Youtube: Arkadaşlar, Almancada en baba konu anlatımlı kitabı sıksanız öğrenmeniz gereken 100 konu çıkar. Günde sadece 1 konuyu yazarak çalışsanız ve o konuyla Youtube arama çubuğuna yazarak çıkan videoları izleseniz dahi 1 saatinizi alır. Denemesi bedava. 🙂 Ben biraz önce Youtube’a Zahlen (sayılar) yazdım ve ilk sayfada çıkan 10 kadar videonun toplam süresine baktım, 38,42 dakika. 24 saatimizin 1 saatimizi hayatımızı değiştirecek bir dil öğrenmeye ayırabiliriz, değil mi? 😛

Netflix cepte, Spotify cepte, Youtube cepte. Pekiyi, ya pratik? Valla, size size şöyle yurt dışına tatile gidin, böyle Malta’da bir dil okuluna gidin, Cambly’e şu kadar para bayılın demeyeceğim. Tüm dünyanın adına internet dediği aleme giden Google hazretlerini açıyoruz ve oradan interpals.net’e tıklıyoruz (interpals’i hiç kullanmadım ancak kullanan insanların tavsiyesi üzerine yazıyorum), profil oluşturuyoruz ve bizimle pratik yapacak insanları ekliyoruz. Özellikle çevrimiçi oyun oynayarak gruplarda başka milletlerden insanlarla discord üzerinden konuşuyor (siz hâlâ Skype’de mi kaldınız?) 😀 Benim tavsiyem Google hangouts. Sosyal medyadan edineceğiniz arkadaşlarla görüntülü de olsa konuşun. Dil kurslarına, yurt dışı dil okullarına vereceğiniz parayla evinize internet bağlatın, Netflix’e abone olun. İnanın, size aylık maliyeti 100 TL gibi cüzi bir rakamdır. Zaten herkesin cebinde akıllı telefon var, ben daha ne diyeyim…

Sevgili dostlar, ben Almanca üzerinden yazımı devam ettirdim ancak siz hangi dili öğrenmek isterseniz isteyin, yöntem aynı: Yeter ki gerekirse 1 saat erken kalkın ve düzenli olarak (yani her gün) yabancı dil öğrenmek için çaba harcayın. Almanca için kaynak isteyenler bana ulaşabilir. Bilgi, belge ve tecrübelerimi seve seve paylaşabilirim. Pekiyi, bunu neden mi çok önemsiyorum? Yabancı dil (İngilizce ve Almanca) benim hayatımı tamamen değiştirdi ve bana daha iyi bir yaşam sundu. Benim hayatımı değiştirdiyse sizinkini de değiştirebilir.

Beni var eden dillerin anısına…

Ahmet Hocanız

KKK XXI – Neden Work and Travel, Erasmus & EVS Yaptım?

Bu yazımızda Türk lise ve üniversite öğrencisinin profilini çizmeye çalışacağım ancak önce başlıktaki sorumuza cevap verelim.

          Arkadaşlar, ben üniversiteyi (bkz. Ege Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı) 2003 yılında ve 18 yaşımda kazanmama rağmen o sene başlayamadım (konuyu merak edenler için KKK XIX – Başarısızlıklarım & Kendimle Yüzleşme). Üniversiteye 22 yaşımda başladığım için üniversiteli arkadaşlarımdan üniversiteye dair birçok şey öğrenmiştim. Tabiri caizse üniversiteye kayıt yaptırmadan üniversiteli olmuştum. Hatta 2007’de Dokuz Eylül Üniversitesi Almanca öğretmenliği bölümünü kazanmadan önce 2006 yılında Buca Eğitim Fakültesinde derse bile girmiştim. (Teşekkürler Harun Köykün) 🙂 Lisedeyken de Selçuk Üniversitesi Uluslararası ilişkiler bölümünde okuyan kuzenim Ali Eşen sayesinde Alaaddin Keykubat kampüsünü epey ziyaret etmişliğim vardı. 😉 Tabii bu süreçte üniversitelileri ve üniversite hayatını gözleme şansım oldu. Üniversite dediğin özünde bir bina idi, öğrenciler ve hocalar vardı. Liseden farkı, kıyafet, traş, devam zorunluluğu yoktu. Yine de bir nevi eğitim kurumuydu, atla deve değil.

          Neyse, 18-22 yaş arası Bodrum’da turizmde geçen dört yıllık süreden sonra üniversiteye başladığımda “Şunları şunları mutlaka yapacağım” dediğim bir liste hazırladım kafamda. O zaman farkında değildim ancak bildiğiniz kariyer planı oluşturmuşum ben. 🙂 Elbette üniversiteye başlamadan 19 yaşımda ehliyetimi ve 22 yaşımda da bilgisayar ve İngilizce sertifikalarımı almıştım.

          Üniversiteye başladığım ilk yıl hedefim o yaz yurt dışına çıkmaktı. Bu noktada Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve İnciraltı yurdundan arkadaşım Hayri Dağlı beni Avrupa Birliği Gençlik değişim programlarıyla tanıştıran isim oldu. Avusturya’da yapılacak o zamaki ismiyle “Eylem 1.1”e katıldım. Yıl 2008 idi ve ben artık yurt dışı açılımını gerçekleştirmiştim. Teşekkürler Hayri Dağlı. 🙂

          Bir sonraki yıl e-posta kutuma düşen bir mesaj beni oldukça heyecanlandırmıştı çünkü Ankara’da bir dernek Romanya’da düzenlenecek başka bir Eylem 1.1 için katılımcı arıyordu. Başvuru yaptım ve kabul edildim. Ayrıca, hayatım boyunca en kolay vizeyi veren İzmir-Romanya konsolosluğuna da teşekkür ederim. Sonraki yıl Gaziantep’teki başka bir dernekten Lihtenştayn’da düzenlenecek Training 3.1 isimli diğer bir program için e-posta aldım. O zaman e-posta gruplarına üye olmak yeterliydi. 😉 Böylece Ankara’da buluşup tanıştığım ve program süresince çok iyi arkadaş olduğum Mustafa Erdoğan’la vize işlemlerini hallettikten sonra 2010 yılında ikinci sınıftayken Lihtenştayn’ı da gördük. 🙂 İkinci sınıfın sömestrında İzmir Özdere’de Rotary Kulübünün organize ettiği RYLA etkinliğinde İtalya’nın Sicilya adasında gerçekleştirilecek RYLA Med etkinliğine katıldım. Tüm masrafların Rotary Güzelyalı şubesi tarafından karşılandığı bu etkinlikte farklı milletlerden yaklaşık 30 kişi toplamda iki hafta geçirdik.

          Her şey iyiydi, güzeldi de Almanca öğretmenliği okuduğum için bir an önce Almanya’ya gitmek istiyordum. Bölümdeki hocalarımdan bizim bölümde Erasmus ya da bizden daha önce Erasmus’a giden hiç kimse olmadığını öğrenmiştim. 2010 yılı Mart ayında Çanakkale’deki bir ÇYDD çalıştayında arkadaşım Bilal Yeşilmen ”Ahmet, ben Erasmus’a başvurdum ve kabul aldım. Sen neden başvurmuyorsun” diye sordu. Ben de dedim “böyle böyle..” “Yahu öyle şey olur mu, sen dekanlıkta bu işlere bakan memuru bul ve ona danış” diyerek beni harekete geçirdi. Sonraki gün İzmir’e döner dönmez öğrenci işlerine gittim ve bölümümüzün Almanya’da üç farklı üniversite ile Erasmus anlaşması (Bilateral Agreement) olduğunu öğrendim. Sınava 3 gün kala başvuru yaptım. Erasmus dil sınavına doğal olarak Almancadan girdim ve en yüksek puanı alarak bölümümden Almanya’ya Erasmus öğrencisi olarak giden ilk öğrenci oldum. 🙂

          Tabii, Erasmus’tan önce 2011’de üçüncü sınıfın sonunda Work and Travel ile Amerika’ya uzandım. Aslında ben Camp America’ya başvurmuştum ancak o programa kabul edilmeyince şirket (Partner Educational-İzmir) bana ”New York’ta pedicab driver (bisiklet taksi şoförü) olarak çalışır mısın” diye sordu. Dedim “Siz, hastaya ilaç mı soruyor sunuz?” 🙂 Elbette bu işe de balıklama atladım çünkü üniversitede hem bisiklet topluluğundaydım hem de aktif bir bisiklet kullanıcısıydım. Work & Travel’da bu işi aklıma düşüren ilk kişi de arkadaşım Celal Tosun idi. Teşekkürler Celal. 🙂

          Evet, sırasıyla Avusturya (2008), Romanya’da (2009) Eylem 1.1; Lihtenştayn’da (2010) Traning Course 3.1; İtalya’da (2010) RYLA Med; Amerika’da (2011) Work & Travel ve Almanya’da (2012) Erasmus yaptım ve üniversite bu süreçte nasıl bitti anlamadım:) Pekiyi, ama sırada ne vardı? EVS!

          EVS (European Voluntary Service [AGH-Avrupa Gönüllülük Hizmeti]) üniversite sonrası benim için nokta atışı olmuştu. Bu program 28 Avrupa Birliği ve AB’ye aday ülkelerde kısa veya uzun dönem (2-12 ay arasında) tüm masraflarınızın karşılandığı bir gençlik değişim programı. Pekiyi, EVS neleri karşılıyor: uçak bileti, vize, sağlık sigortası, konaklama, şehir içi ulaşım ve dil kursu. Üstüne üstlük aylık 300 avro da cep harçlığı veriyor. Magdeburg’taki Pathfinder projesine kabul alana kadar abartmıyorum ancak 1000 kadar farklı proje için derneklere e-posta atmışımdır. Yani EVS’i ya yapacaktım ya da yapacaktım! Kafaya bunu koyduğumdan mütevellit yaptığım şey kırk kapıyı birer kez değil, bir kapıyı kırk kez değil, kırk kapıyı kırk kez çalmak oldu.

          Pekiyi, katıldığım tüm programlar bana ne kattı? Kendime olan güvenimi iyice perçinledi. Yabancı dil seviyemi anlatmaya gerek yok, iyice geliştirdi. Farklı milletlerden bir sürü insanla tanıştım, farklı kültürleri deneyimledim. Bol bol seyahat ettim ve para da kazandım, hayallerimi gerçekleştirdim. Özellikle Eramus’u ve EVS’i Almanya’da yaptığım için kendimi dolaylı olarak mesleğime de hazırlamış oldum (bkz. KPSS – Öğretmenlik Alan Bilgisi Testi).

          Ancak birçok üniversite öğrencisi yukarıda saydıklarımı neden yapmadan mezun oluyor? Cevabınız acaba “Ama hocam, yurt dışına çıkmak için para lazım” ise yanılıyorsunuz. Çünkü şu ana kadar size asla paranız olması gerektiğinden bahsetmedim. Üniversitede ihtiyacınız olan üç şey: 1. Girişimcilik. 2. Mücadele Ruhu. 3. İnsan İlişkileri Yönetimi. Katıldığım programların, projelerin ve aldığım bursların hiçbirisini üniversite derslerinde öğrenmedim. Üniversite teorik olarak belki çok şey kattı ancak ben hayata dair bilgileri yine hayatın kendisinden yani insanlardan, derneklerden, vakıflardan, kulüplerden, seminerlerden öğrendim. Şu an sizin bu yazıyı okurken yaptığınız gibi. 🙂

          Toplum baskısını hayatımızın her alanında hissediyoruz ancak belki de bizi en çok zorlayanı lise yılları ve doğal olarak ergenlik çağı. Lise öğrencisi bence ergenliğin gerektiği gibi yaşayamıyor. Her şeyden önce herkesin akademik olarak başarılı olması ve iyi bir üniversitenin iyi bir bölümüne girmesi bekleniyor. Öğretmenler ve ebeveynler öğrencileri yarış atı olarak görmekten ileri gidemiyorlar. Okuduğunuz dergi-gazete-kitaptan; takip ettiğiniz Youtuber’a; izlediğiniz dizi-filme; dinlediğiniz müziğe; kız-erkek-arkadaş ilişkilerine; lisede ve üniversitede seçeceğiniz bölüme-şehre-mesleğe; hobilerinize ve yaptığınız spora kadar herkes sizi kalıplara sokmaya çalışıyor. Haa, bir de her hafta girmeniz gereken 14 farklı 40 saat ders, yapmanız gereken performans ve proje ödevler, sınavlar vs… E-okul, okul üniforması, törenler de cabası.

          4 yıl boyunca yukarıdaki sürece maruz kalmış bünyeler üniversiteye kapağı attıkları zaman lisede geçen yılların acısını hunharca çıkarmaya başlıyor. Ben yurtta kalırken aralıksız 24 saat uyuyan öğrenci, sabahlara kadar devam eden batak turnuvaları, bilgisayar & PS oyunları gördüm. Hatta Buca Eğitim Fakültesinde okuyup 4 yıl boyunca zahmet edip Karşıyaka’yı görmeden mezun olan öğrenci tipine de rastladım.

          Gençler, silkinin ve kendinize gelin. Üniversite yan gelip yatma ve 4 yıl sonra diploma alma yeri değildir. Üniversitelerde ortalama 30.000-40.000-50.000 öğrenci olduğunu düşünürsek hiç kimse size fırsatları altın tepside sunmaz. Böyle düşünüyorsanız, üniversiteye gitmek yerine ailenizin olduğu şehirde bir iş bulun ve açık öğretimden bir bölüme kayıt yaptırın. En azından dört yıl sonra elinizde bir diploma ve biraz para olur.

          Şimdi gelelim ailelerin iç yüzüne. Şu cümleyi bir yerlerden hatırlıyor musunuz: “Sana güveniyorum ama çevreye güvenmiyorum.” “Ya, sana bir şey olursa?” İstanbul’da okuyamazsın, orası çok kalabalık”,”Erzurum’a gitme, orası çok uzak”. Liste uzar gider. Bu gruptaki öğrencilerse işi en zor durumda olanlar çünkü onlar Erasmus vs. yapmak istiyorlar ancak anne-babaları onlara engel oluyor. Engel olmalarından kastım bildiğiniz duygusal sömürü yapıyorlar. Psikolojide bu olaya “Gaslighting” deniyor (merak edenler araştırabilir), bense sevginin bencilliği diyorum. “Hocam, sevginin bencilliği mi olur” diye sorabilisiniz. Olur efendim, bal gibi de olur. Örnek vermem gerekirse, gencimiz Au-Pair yapacak olsun, ailesi onu vazgeçirmek için farklı argümanlara başvuruyor. “Sana güveniyorum ama çevreye güvenmiyorum.” Meali: “Sana bir şey olursa ben el aleme ne derim?” Ya da “El alem bize ne der?” Antitez: Türkiye’de size bir şey olmuyorsa Avrupa’da bir ülkede kolay kolay bir şey olmaz. Ben şu ana kadar yurt dışında değişim programlarına katılıp başı belaya giren bir arkadaşımı duymadım. O yüzden korkmayın, Interrail yapın, 10 kişilik hostel odalarında kalın, kimse sizin büzüşmüş böbreğinizi, sararmış dişinizi çalmaz. 😀

          “Ya sana bir şey olursa?” Meali: “Senin başına bir şey gelirse ben bu acıya katlanacak kadar güçlü değilim.” Antitez, çocuklar evebeynelerine değil, evebeynler çocuklarına muhtaç. Sayın anne ve babalar, çocuklarınızın arkasından çekilin de ayakları üzerinde dursunlar! “İstanbul’da okuyamazsın çünkü orası çok kalabalık.” Meali: “Ben seni İstanbul’da yaşayabileceğin kadar kendine güvenen biri olarak yetiştirmedim. Muhtemelen ben de İstanbul’a gidip şu an orada okuyamaz veya yaşayamazdım.” Antitez: Üniversiteyi ikamet ettiğiniz şehirde, örneğin Bodrum’da okusanız bile askerlik, memuriyette zorunlu hizmet veya herhangi bir iş için bırakın Tükiye’yi dünyanın neresine gideceğini tahmin edebilen var mı? Bodrum’daki Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Denizcilik Yüksekokuluda kaptanlık okusanız bile, mezun olup iş bulduktan sonra büyük ihtimal ülkeler arası seyahatler yapacaksınız. Sizi uluslararası kara sularında göreceğiz (bakın, bu kıyağımı da unutmayın, size yeni bir kariyer planı sundum.) 🙂

          Uzun lafın kısası, içiniz karardıysa çözüm önerilerimizi sunalım:

1. Üniversiteye adım attığınız andan itibaren asla dersten çıkıp direkt yurda gitmeyin. Ben ders çıkışı ya ÇDYY’ye; ya EÇEV’e; ya TEMA’ya; veyahut Goethe Enstitüsüne giderdim. Gidecek bir bulamazsanız dahi, üniversiteyi okuduğunuz şehri gezin, tarihi yerlerini ziyaret edin, bir kurs, etkinlik, sergi bulun, ona gidin.

2. Bölümünüzdeki Erasmus koordinatörüyle tanışın, dış ilişkiler ofisinden yurt dışı programlarına dair her şeyi öğrenin (Erasmus öğrenime katılım koşulları, Erasmus stajında hangi ülkeler var, Mevlana değişim programı ne kadar burs veriyor, Erasmus öğrencilerine nasıl tutorluk yapılır vs.)

3. Fakültenizin öğrenci işlerine gidin ve okul bünyesinde yarı zamanlı iş için başvuru formu doldurun. Aileniz her ay size para yollasa bile siz yine de beni dinleyin ve çalışın çünkü para bir şekilde bulunur ancak hayat için tecrübe kazanacak vakit her zaman bulunmaz.

          Beni ben yapan tüm projelere, etkinliklere, seminerlere, konferanslara değişim programlara katılmamı sağlayan, bunlardan beni haberdar eden, yönlendiren herkese çok teşekkür ederim.

          Sevgiler,

          Ahmet Hoca…

Kafayı Kullanma Kılavuzu XX – Eğitim Sistemi Seni Hayata Hazırlar mı?

Ben: “Ne yapıyorsun?”

Öğrenci: “Hocam, soru çözüyorum.”

Ben: “Ama dersimiz şu anda Almanca.”

Öğrenci: “Olsun Hocam, Almanca gereksiz bir ders.”

Ben: “?”

Bu durumda Türk eğitim sisteminde yetişen bir öğrenciye diyecek pek de bir şey yok aslında. Çünkü öğrenci 10. sınıfta bölüm seçtikten sonra bazı dersleri önemli, bazılarını ise önemsiz olarak kafasında sınıflandırıyor. Bazı veli, öğretmen ve özel (paralı) okul yöneticileri de öğrencilere bu bakış açısını telkin ettiklerinden ön yargılar iyice derinleşiyor. Öğrencinin üniversite sınavında gireceği dersler belli olduğuna göre biz de kendimizi gereksiz dersin gereksiz öğretmeni kategorisine alıp “Ne yapalım, öğrenci haklı; sistem bunu dayatıyor” deyip kenara mı çekilelim? Ne münasebet canım! O zaman karşı atağa geçme zamanı!

Hiç kimse herhangi bir iş yerine üniversiteye hazırlanırken çok soru çözdü diye işe alınmamıştır (alındıysa da valla ben ne gördüm ne duydum) ancak iyi derecede İngilizce, Almanca, bilgisayar kullanma becerisi, iş tecrübesi, yurtdışı deneyimi, spor-kültür-sanat alanında belli bilgi, belge ve donanıma sahip olduğu için işe alınanı çok gördüm. O açıdan buradan sonraki sözlerim sadece üniversite sınavına hazırlananlara değil hayata hazırlananlara!

Sınavı kazandıktan sonra eylül ayında üniversiteye kayıt yaptıracaksınız ve büyük ihtimalle hazırlık sınıfı okumanız; en azından hazırlık atlama sınavına girmeniz gerekecek. Hadi hazırlığa takılmadınız diyelim, bölümünüzde İngilizce ders olacak karşınıza gelecek. Hadi ders olarak karşınıza gelmedi diyelim, üniversite eğitiminiz boyunca hiç mi Erasmus öğrenim, Erasmus stajı, yurtdışı projesi, Work and Travel, Camp America, Interrail, International Work Camp, Mevlana, EVS (bkz. Kafayı Kullanma Kılavuzu II – Yurt Dışına Nasıl Çıkılır?) gibi programlara katılıp yurtdışını deneyimlemeyeceksiniz? Hadi burada saydığım hiçbir uluslararası programa katılmadınız, kendinizi Türkiye’de geliştirdiniz diyelim (evet, pekâlâ mümkün),  gelecekte uluslararası bir firmada kariyer de mi düşünmediniz? Hadi diyelim Türkiye’de herhangi bir uluslararası bir firmada çalışmayı düşünmediniz; ileride belkide Türkiye’de alanınızda iş bulamadınız yada emeğinizin karşılığını alamadınız, başka bir ülkede çalışmayı da mı düşünmediniz? Bunları düşünmediyseniz bari şu üç soruyu düşünün:1.

  1. Piyasada bu kadar üniversite mezunu işsiz varken liseden mezun olacak bir genç üniversite kazanmak için niye bu kadar emek harcar?
  2. Asgari ücretle üniversite mezunu çalıştırılan bir ülkede niçin üniversite okumak isteyesiniz?
  3. İş hayatı üniversite mezunlarından ne bekliyor?

Ne oldu, sorular ağır mı geldi? O halde cevaplamanıza yardımcı olayım:

1. 18 yaşına kadar ailesiyle yaşamaya alışmış insanlar üniversiteyle beraber aileden uzakta yaşama fırsatını elde ederler. Özellikle ilk defa ailesinden uzaklaşan gençler ufaktan yetişkinliğe adım atarlar. Kısaca, önce sahip olduklarının kıymetini anlarlar, sonra da farklı koşullara adapte olmayı öğrenirler, olgunlaşırlar. Sınırlı miktarda parayla (bkz. Kafayı Kullanma Kılavuzu XIV – Zaman ve Para Nasıl Yönetilir) ay sonunu getirmeye çalışırlar. Üniversitenin size diplomadan fazlasını sunacağını hedefleyerek üniversiteye gidin. Sadece diploma sahibi olmak için üniversite okumak istiyorsanız size daha iyi bir önerim var: bir işe girin ve açık öğretim fakültesinden 4 yıllık bir bölüm okuyun. Üniversite, bir gencin kendisini gerçekleştirebileceği, yönünü çizebileceği, hayallerinin peşinden koşabileceği mükemmel bir durak. Durak diyorum çünkü kariyeriniz lisede başlar, üniversitede ve iş hayatında devam eder. Daha önceki Kafayı Kullanma Kılavuzlarında bahsettiğim liseden mezun olurken sahip olmanız gereken nitelikleri tamamlamadan üniversiteye başladıysanız, üniversite bu eksiklikleri gidermek için doğru adres. Üniversitede mutlaka yapın dediklerim şunlar: Erasmus öğrenim, Erasmu stajı, yurtdışı projesi, Work and Travel, Camp America, Interrail, International Work Camp, Mevlana, EVS, kendi alanınızda iş deneyimi, derneklere ve öğrenci kulüplerine aktif katılım, sorumluluk üstlenme. “Hocam bu dediklerinizi iş hayatına başladıktan sonra yaparım” diyenlere “Hayalperest olmayın” derim. Her şey yerinde ve zamanında güzel.?

2. Evet, maaş önemli çünkü ülkemizde kafalar üniversite girene kadar sınav odaklı, sonrasında da maaş odaklı çalışıyor. Kariyerinize üniversiteden sonra başlarsanız birçok iş yeri size asgari ücret teklif edecektir. Siz kabul etmeyip çalışmasanız bile yerinize çalışabilecek işsizler ordusu ellerinde CV’leri ile hazır beklemektedirler. Evet, üniversiteye gidin, gidin ancak her şeyi üniversiteden veya devletten ummayın. Üniversiteye adımınızı attıktan sonra imkanlara ulaşmak için siz harekete geçin, birilerinin sizin yerinize fırsatları hazırlayıp altın tepside sunmasını beklemeyin! Uzun lafın kısası: lise bitti, e-okul, üniforma, veliden izin belgesi, performans ödevi, haftada 5×8=40 saat ders dönemi kapandı, üniversite dönemi başladı.? Rahat olun, üniversitede çok zamanınız olacak, yeter ki siz bu zamanınızı etkili kullanın ve 4-5 yıl içerisinde kendinize yaptığınız yatırımın karşılığını bir ömür boyu alın. Maaş odaklı çalışan kafaları bir tarafa bırakıp mesleğinizde derinleşmeye bakın. Yaptığınız işi dünyanın herhangi bir yerinde yapacak kadar iyiyseniz (bkz. profesyonel olmak) para arkadan gelecektir.

3. İş hayatı gençlerden çok şey bekliyor ancak bunların hepsi zamanla şirket içi eğitimlerle, kurslarla, kitaplarla, seminerlerle tamamlanacak şeyler. Yine de az ama öz bir liste sunmak gerekirse sorun çözme, bütünü görme, öncelik sonralık sıralaması, zaman ve kaynak yönetimi, sosyal sorumluluk, girişimcilik, inovasyon, iletişim, inisiyatif alma vb. diye liste uzar gider ancak internetten bunu kendiniz araştırın. Herhangi bir işe girdiğinizde birkaç ay gibi kısa bir süre içerisinde ne kadar çok şey öğrendinize hayret edeceksiniz. 4 aylık bir iş deneyimi size 4 yıllık bir üniversiteden daha fazlasını verebilir çünkü artık teoriden pratiğe geçtiniz demektir. Denemesi bedava.? Siz bir iş yerine giderken şu üç özelliği kendinizde götürün: I) İyi bir insan olun. II) Karakteriniz sağlam olsun. III) Dürüst olun.  Neden? Çünkü eğitim herkese verilir, yatırım karaktere yapılır!

Şimdi yazımızı toparlayacak olursak Türk eğitim sistemi sizi sınavlara hazırlar (belki) ancak Ahmet Akyol sizleri hayata hazırlar. Herkes üniversiteye gitmek zorunda değil ancak bir şekilde hayatını kazanmak zorunda. O zaman sormanız gereken asıl soru şu: Hayata ne kadar hazırsınız? O halde, yukarıda saydığımız olumsuzluklara rağmen lise mezunu biri neden üniversiteye gitmeli? Gitmeli ve alanında iyi bir iş sahibi de olmalı ki sizin kardeşiniz, komşunuzun oğlu, kuzeniniz, doktor olduysanız bir hastanız, öğretmen olduysanız bir öğrenciniz, belki bir tanıdık sizi kendine rol model alsın. Unutmayın, insanlara hiçbir şey söylemeden de onlara çok şey anlatabiliriz. Ve bazen o insanlar karanlık bir gecede bizlere yok gösteren kutup yıldızı gibidirler. Siz kimin kutup yıldızısınız?

Son olarak üç soruyla yazımı noktalayacağım:

  1. Üniversite sınavına çalışırken son nefesini verseydin ne hissederdin?
  2. İnsanlar cenazene katılsaydı ne hissederdin?
  3. Sen kendi cenazene katılsaydın ne hissederdin?

Bu soruların üzerinde biraz düşünün ve eğer üniversite okumak gerçekten sizin kendi hayalinizse üniversite kazanmak için mücadele edin; yoksa başkasının hayalini gerçekleştirmek için değil!

Sevgiler,

Ahmet Hocanız…

Kafayı Kullanma Kılavuzu XIX – Neden Okul Değiştirdim & Öğretmenlik Üstüne

19.09.2014 tarihinde atandığım Ayşe-Gülsevim-Ali Rüştü Kaynak Anadolu Lisesinde geçen beş yıldan sonra 09.09.2019 tarihinde görevlendirmeyle Bodrum Anadolu Lisesine transfer oldum. Pekiyi, neden böyle bir değişiklik yaptım? 5 yılımı tamamladığım AGARK’ta yola devam etmek daha iyi değil miydi? Ya da bir sorun mu yaşadım? Bu Kafayı Kullanma Kılavuzunda bu sorulara cevap vereceğim, akabinde öğretmenlik üstüne fikirlerimi söyleyeceğim.

AGARK’a atandığımda kendime üç hedef koymuştum: okul gezileri, Erasmus projesi ve web sitesi. Bu süreçte birçok okul gezisi yaptık, Erasmus projesiyle yurt dışı deneyimi yaşadık ve şu an bu satırları okuduğunuz kişisel blogum akyolahmet.com hayata geçti. Hem öğrenci kitlesine hem de okul ortamına alışmam ve hedeflerimin gerçekleşmiş olması beni konfor alanına itmeye başladı. Yani kendimi tekrarlamaya başladım ve bu noktada değişikliğe ihtiyacım olduğunu hissettim. Popüler bir tabirle ortada pek bir “challenge” kalmadı. Ne okuldaki meslektaşlarımla ne öğrencilerimle ne de okul idaresiyle herhangi bir sorun yaşamadım. Aksine, geriye dönüp baktığımda, AGARK’ta güzel insanlarla çok güzel işlere imza attık. “Her Fidanın Bir Sahibi Var” projesi bunlardan bir tanesi ve artık o fidanlar birer ağaç oldu. Gezi, proje, mezuniyet törenleri, okul törenleri, etkinliklerden sonra hazırladığım videolar geçmişe uzanan bir filmin fragmanları gibi: benim öğretmenliğimin fragmanları…

Bodrum Anadolu Lisesine de kafamda bir takım hedeflerle geldim ve umarım görev sürem boyunca bu hedefleri gerçekleştirebilirim. Peki nedir bu hedefler? 1- Almanya’daki bir okul ile kardeş okul projesi. 2- Erasmus+ stratejik okul ortaklığı projesi. 3- Yabancı dil bölümü. BAL’daki görev sürem dolduğunda da başka hedeflerle başka okullara ve kim bilir belki başka ülkelere yelken açacağım.

Bazı insanlar uzun yıllar aynı iş yerinde, okulda, şehirde, ülkede görev yaparken ben neden değişiklik peşinde koşuyorum? Çünkü sıkılıyorum! Öğrenebilceğim yeni bir şey kalmadığında, çalıştığım kuruma yeni bir şeyler katamadığımda, kendimi yenileme ihtiyaç duyduğumda, yerinde saymaya başladığımı hissettiğimde hareket vakti gelmiştir benim için. Yoksa, evet, mutsuz oluyorum. Değişimin, yeninin peşinde koşmak beni mutlu eder, aynı çatı altında fosilleşmek değil!

Gelelim öğretmenliğe. Buradaki en önemli kavram bence empati. Kendime hep şu soruyu sorarak derse girdim: “Bu sınıfta, bu sırada, bu derste ben öğrenci olsam karşımda nasıl bir öğretmen görmek isterdim?” Bu sorunun cevabını düşünerek derslerin başında şarkı açtım, derse hazırlık yaparak geldim, müfredat dışında bilgi verdim, materyal hazırladım ama her şeyden önce mesleğimi, branşımı (yabancı dilleri), öğrencilerimi sevdim ve Almanca ve İngilizceyi öğrencilerime sevdirmeye çalıştım. Okula gelirken de aynı soruyu sordum kendime: “Ben bu okulun öğrencisi olsaydım, bu okulda beni hayata hazırlamak için neler olmalıydı?” Bu soru da beni ders dışı etkinliklere yönlendirdi ve bu noktada okul gezileri, yurt dışı projeleri, web sitesi ve Youtube kanalı geldi.

Şimdi, yüzünüzde bir tebessümle şu soruyu sorabilirsiniz: “Hocam, siz tüm bunları yaptınızda size bir ödül, ikramiye, fazladan bir maaş, para, kıdem filan mı verdiler?” Cevap veriyorum: Hayır! Tüm bunları birilerinden beklentim olduğu için veya takdir/teşekkür alayım diye yapmadım. Zira memuriyette işini en iyi yapanla en kötü yapan arasında bir maaş farkı veya ödül-ceza sistemi yok. Yani ben Almancayı iyi öğrettim diye kimse beni ödüllendirmezken hiç öğretmeyen de ceza almaz demek istiyorum. Buradaki ince çizgi kişinin vicdanı yada kendisi. Eğer elinden gelenin en iyisini yapmayan bir öğretmen olsaydım en büyük cezayı ben kendime vermiş olacaktım: Kendime yeni bir şeyler katmayacak, bugünkü Ahmet Hoca dünkünden, yarınki de bugünkünden daha iyi olmayacaktı. Kısaca tüm olay benim kendimden beklentilerimle ve bunları nasıl karşıladığımla ilgili.

Bazı sorular gerçekten çok güçlüdür çünkü biz bu soruları kendimize sorarız ve kapalı uçlu değildir onlar, olabildiğince açık uçludurlar. Cevapları zamana ve mekana göre değişiklik gösterir. İşte size bu sorulardan bir tanesi: Şu anda yaptığım işi dünyanın herhangi bir yerinde yapacak kadar iyi miyim? Cevabım hayırsa, eksik yönlerimi tespit edip bunları gidermek için ne yapmalıyım? Cevabım evetse, o zaman Almanya’ya gitme vakti gelmiş demektir. 🙂 Evet, gençler, hiç kimse hiçbir kurumda kalıcı değildir. BAL’da da kalıcı olmayacağım ve birkaç yıl sonra öğretmenlik mesleğine Almanya’da devam etmek için harekete geçeceğim. Bu bir süreç, sonuç değil. Şairin dediği gibi: “Kuş ölür/ Sen uçuşu hatırla.”

Öğretmenliğin örnek olmakla başladığını biliyorum ve insana hayatta kötü örnekler olduğu kadar iyi örnekler de gerekiyor. Ben öğrencilerime yaptıklarımla örnek olabildiysem, olduysam ne mutlu bana! Şu anda onlara az buçuk da olsa teknolojiyle iç içe olmaları, yabancı dil konusunda kendilerini geliştirmeleri, iş tecrübesiyle beraber gerekli bilgi, belge ve gerekli donanıma sahip olmaları ve yurt dışı deneyimleri konusunda örnek olmaya çalışıyorum.

Peki, emeklilik yaşına kadar öğretmen olarak mı çalışmayı düşünüyorum?  Hayır, kesinlikle alan değiştirip farklı alanlarda kendime yeni bir yol çizeceğim. Bunun için şimdiden kendime yatırım yapmaya başladım. 1- Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesinde web tasarım ve kodlama okuyorum. 2- Bir yazılım firması olan vidIQ’da müşteri destek temsilcisi ve tercüman olarak yarı zamanlı çalışıyorum. 3-En kısa zamanda kodlama dillerini öğrenmeye başlamayı planlıyorum. Hazır yeri gelmişken sizlere birkaç tavsiyede bulunacağım:

1. Youtube kanalı açın ve Youtube’un özelliklerini öğrenin. Unutmayın, geleceğin televizyonu Youtube olacak.

2. Video montajı için çok güzel programlar var. Bunları indirin, öğrenin ve kullanın.

3. Yabancı dil: Bilgiye erişimin önündeki en büyük engel diyebilirim kendisi için. Arkadaşlar, ne olur lise bitmeden İngilizcedir Almancadır halledin.

4. Lise bitene kadar farklı işlerde (garsonluk, satış danışmanlığı, kasiyerlik, belboyluk, ofis boyluk vs); üniversitede bölümüzle ilgili işlerde (çocuk gelişimi veya okul öncesi okuyorsanız otellerin mini kulüplerinde, gastronomi, aşçılık, gıda mühendisliği okuyorsanız restoranlarda, kaptanlık okuyorsanız teknelerde, makine mühendisliği okuyorsanız oto tamircisinde, inşşat mühendisliği okuyorsanız inşaatlarda) çalışın.

5. Son olarak spor, kültür, sanat alanında mutlaka bir şeyle ilgilenin, bir enstrüman çalın, bir sporu düzenli olarak yapın ve bir dansı bilin.

Yazımıza burada son verirken şu ana kadar kendisinden bir şeyler öğrendiğim öğrencilerime teşekkür ederim. Ne ve nerede olursanız olun meraklı, değişime/yeniliklere açık ve her zaman geri bildirime açık olun.

Hayatımıza değer katan tüm öğretmenlerin öğretmenler günü kutlu olsun.

Sevgiler

Ahmet Hocanız…

Kafayı Kullanma Kılavuzu XVIII – Başarısızlıklarım/Kendimle Yüzleşme

Merhaba sevgili öğrenciler!

Evet çok az kaldı, yarın ve sonraki gün üniversite sınavına gireceksiniz.

Bu yazımı özellikle ilk defa sınava girecekler için kaleme almak istedim çünkü biliyorum hepiniz bir o kadar heyecanlı, bir o kadar gerginsiniz.

Umarım bu yazıyı okuduktan sonra kaygınız, varsa kafanızda olumsuz düşünceler yok olur. Yani rahatlamanızı sağlar.

O halde başlayalım:

1. Üniversite sınavına giderken her gün evden nasıl çıkıyorsanız o rahatlıkta çıkın. Sanki sınava her gün giriyormuş gibi beyninize telkin edin ve cumartesi ve pazar günü gireceğiniz sınavın da bir tekrar, sizin için rutin olacağını düşünün.

2. Aile bireylerinden size refakat etmek isteyenler olacaktır. Eğer sizin daha fazla strese girmenize sebep olacaklarsa tek başınıza gidin. Zaten ebevenyleri sınava almıyorlar. 1 kişinin gireceği sınava sülalecek gitmenin hiçbir mantığı yok. Ben ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite, kamu personeli seçme, yabancı dil sınavlarına hep tek başıma gittim ve girdiğim tüm sınavlara deneme sınavına giriyormuşum gibi girdim.

3. Bugün sizler için lisenin bittiği son gün ve on sekiz yaşında olanlar için yetişkinliğe adım attığınız belki de ilk gün. Artık sizler için e-okul, performans ödevleri, veli izin dilekçeleri yok. Kendi ayaklarınız üzerine durmaya başlayacağınız doğru zaman. O yüzden bir yetişkin gibi hissedin. Hayatınızın sorumluluğu alın ve sınava hak ettiği kadar değer verin, fazlasını değil.

Peki, ne olur ilk seferde üniversiteyi kazanamazsanız? Hiçbir şey olmaz, çünkü hayat hâlâ devam ediyor. Ancak anne-baba baskısı, sizlerin başkalarının çocuklarıyla kıyaslanmanız veya ağabey-ablalarınızla aynı şeyleri başarmanızın beklentisi sizlerin gözünde birkaç saat sürecek bir sınavı ölüm kalım meselesine dönüştürebiliyor. Bu hem hayattan aldığınız keyfi azaltır hem de sağlığınıza zarar verir (karnınıza ağrılar giriyor, sınav aklınıza geldikçe geriliyorsanız ve uykularınız kaçıyorsa sorun var demektir).

Sevgili gençler sizlere bu yazımda daha önce söz verdiğim gibi bu yaşıma kadar hayatta başarısız olduğum sınavlardan, kaldığım derslerden, düşük notlarımdan vesaire bahsedeceğim. Sizlerle beraber başarısızlıklarımla yüzleşeceğim ve bunun ne kadar normal olduğunu dilim döndükçe size aktarmaya çalışacağım:

İlkokulda matematiği çok sevmeme ve bu derste başarılı olmama rağmen ilkokuldan sonra başladığım Ereğli Anadolu lisesinde İngilizce hazırlık sınıfından sonra ortaokulda 3 yıl boyunca matematiği İngilizce gördüm ve hiçbir şey anlamadım, öğrenmedim ve her yazılıdan 1 (yazıyla bir) aldım. Ben daha İngilizceye tam hâkim olmamışken bir de matematiği İngilizce öğrenmem bekleniyordu. Kısaca o zaman matematikten nefret ettim ve o gün bugündür de nefret ederim. 2003 yılında liseden mezun olduktan sonra girdiğim hiçbir sınavda (ALES ve KPSS dâhil) matematik yapmadım. Tabii sadece matematik değildi sorunum ortaokulda. Fen bilgisini de İngilizce gördüğümüz için konuları anlamak yerine ezberleyip geçiyorduk. Bu yüzden fen dersleri de benim için kara listedeydi. İş bu sebepten lise birin sonunda yabancı dil bölümünü açtırdık ve ben de ilk mezunlardan biri oldum.

2003 yılında Ege Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü kazandım ama başlamak nasip olmadı. 2004 yılında yanlış tercihten dolayı yerleştirilemedim. 2005 yılıda da açıkta kaldım, tercih yapmama rağmen herhangi bir bölüme yerleştirilemedim. 2006 yılında hiç girmedim sınava. 2007 yılında girdiğim sınavda Dokuz Eylül Üniversitesi Almanca öğretmenliği bölümünü kazandım ve başladım. 2008 yılında tekrar girdim ve Anadolu Üniversitesi açık öğretim fakültesi dış ticaret bölümüne kayıt yaptırdım. Ancak matematik yapamadığım için bıraktım ve geçen yıl açık öğretim bürosuna gidip kaydımı sildirdim.

En son 2017 yılında sınava girdim ve ODTÜ İngilizce öğretmenliğini kazandım. Neden gitmediğimi soranlara “kazanıp gitmedim” demek için kazandığımı söylüyorum. 😀 2018 yılında Açık öğretim fakültesine 2 yıllık web tasarım ve kodlama bölümüne kayıt yaptırdım. Ve matematik de olmadığı için birinci sınıfı 2 dersten kalarak bitirdim. =D Artık ikinci sınıfa geçtim.

Dokuz Eylülde okurken 1. sınıfta iki, 2. sınıfta üç dersten kaldım. Yaz okuluna da gittim, alttan da ders aldım. Yüksek notlarım da oldu gerçekten düşük notlarım da. Sonuçta bir şekilde üniversite de bitti.

Biraz geçmişe yani tekrar ortaokula dönelim: Asla müzik derslerinde sınıf önünde şarkı, türkü söyleyebilen veya herhangi bir enstrüman çalabilen bir öğrenci olamadım. Belki bu özgüven eksikliğinden belki de müzikte yeteneksiz olmamdandır. En çok flütten nefret ettim çünkü sınıfta öğretmenin önünde çalarken hep ellerim titterdi. Evde sorunsuz çalmama rağmen sınıf önünde hep sıkıntı yaşadım ve çok istememe rağmen asla koroya seçilemedim. Hâlâ da sesimin güzel olmadığını düşünüyorum ve mızıka dâhil bir şey çalamıyorum. 😀

Coğrafya ve tarih derslerinde öğretmenlerimiz konuları bizim ezberlemizi ve çıkıp tahtada anlatmamızı isterlerdi. Hiç ama hiç ezberlemedim, tahtaya kalkmadım ve eksimi alıp oturdum. Bana saçma geçen bir şeyi (unutacağım şeyi ezberlemeyi) beynim almıyordu ve ben de başarısız olmayı tercih ediyordum.

Spor yapmama rağmen asla herhangi bir dalda lisansa sahip olmadığım gibi takımda da  oynamadım. Bunun sebebi benden çok belki içinde yetiştiğim ailenin spora bakış açısıyla ilgilidir. Şu an halı sahada bile oynamıyorum. Yürüyorum, yüzüyorum, bisiklete biniyorum, bana da yetiyor. 😉

Üniversiteden sonra Avrupa Gönüllülük Hizmeti için Almanya’daydım. AGH esnasında Comeninus Asistanlığı programına başvurdum ancak seçilemedim. Benim için ciddi bir hayal kırıklığı oldu çünkü kendime çok güveniyordum, nitelikli ve tecrübeli olduğumu düşünüyordum. Amacım Almanya’da kalmaya devam etmekti ve ben de bunu başarmak için elimden geleni yapacaktım. Almanya’da yüksek lisans yapmaya karar verdim. Yüksek lisans için TOEFL benzeri TestDaf sınavına girmem gerekiyordu. Kesin geçerim ben bu sınavı diyerekten 2013 nisanında girdiğim sınavdan kesin kaldım. 🙂 Dedim, sorun değil, bir daha denerim, bu kez kesin daha iyi sonuç alırım. Birkaç ay sonra denedim ve kesin daha iyi sonuç alamadım. =D Vizem ekim sonunda bitecekti ancak ben kendimi herhangi bir yere yerleştirememiştim. Zaman aleyhime işliyordu. Ben de Alman hükümetinin finanse ettiği Bundes Freiwilligendienst’e ve Freies Soziales Jahr’a başvurayım dedim ancak koşullar uygun olmadığı için başvuramadım. Sonraki alternatifim staj ayarlamaktı. Staj yapabileceğim yerlere öz geçmişimi yolladım, kabul de aldım ancak masraflarım karşılanmadığı için staj işi de yalan oldu. Son çare olarak birini bulayım, evleneyim, formalite evlilik yapayım dedim ancak kimseyi bulamadım. Şaka lan şaka yoktu öyle bir niyetim. :D:D:D

Neyse vizem bitti ve ben kıçıma baka baka Türkiye’ye dönmek zorunda kaldım. Döndüğümde beni askerlik bekliyordu çünkü yaş 28, üniversite biteli bir yıl olmuştu. Askerlik şubesine ayaklarım titreyerek gittim çünkü nerede ve ne kadar süre askerlik (uzun dönem-kısa dönem) yapacağıma dair hiçbir şey belli değildi. Şubede şansım yaver gitti ve ben askerliği bir yıl tecil ettirdim. Tabii bu duruma sevindiğim kadar üzülüyordum da. Çünkü şimdi de hayatımı idame ettirmek için bir işe ihtiyacım vardı. İlk iş olarak ücretli öğretmenliğe başvurdum ancak kontenjan olmadığı için başlayamadım. Sonrasında KPSS kursu buldum ve kayıt yaptırdım.

Eğer yaşınız 28 olmuş, üniversite bitmiş ve cebinizde para sıfırlanmış ise aile yanında yaşamak gerçekten çok zor. Resmen dibe vurmuş hissediyordum. Bir an önce para kazanmam gerekiyordu ve ben de tarım işçisi olarak tarlalarda çalışmaya başladım. O zaman yaşadıklarımı anlamanız için biraz detay vereyim. Sabah dörtte kalkıyor, kahvaltı yaptıktan sonra iş için hazırlanıyor ve beşte yola çıkıp otobüsü bekliyordum. Tarlada çalışan tek üniversite mezunu bendim. İnsanlar gelip sürekli neden KPSS’ye girmediğimi, atanamadığımı, öğretmen olamadığımı vs. soruyorlardı (Ulan Almanya’daydım, gelip KPSS’ye mi gireydim diyordum içimden). Gel de herkese laf anlat. Neyse ben akşamüstü saat dört gibi eve vardıktan sonra duşumu alıyor, bir şeyler atıştırdıktan sonra KPSS kursu için evden çıkıyordum.

KPSS kursu da bir o kadar beyin yakan süreçti. Yeminle bak kendimi embesil gibi hissediyordum. Lisede dersaneye giderken gördüğümüz konuların aynısını görüyorduk Türkçe, coğrafya, tarih derslerinde. Eğitim bilimleri dersleri de üniversitede her dönem aldığımız derslerin aynısıydı. Türkiye’de o sene 1 yıl boyunca oturup atama için dersaneye giden yaş ortalaması 23-24 olan üniversite mezunu gençleri Silikon Vadisi vari bir merkezde toplayıp fikir, proje, ürün, patent ürettirsen ülkeye kesinlike daha fazla katkı sağlatırdın. Neyse bu düşünceler içinde KPSS kursu da bitti.

Tabii sınava girene, sonuçlar açıklanana, sıralama belli olana kadar etrafımda özellikle akraba tayfası tarafından küçümsendim. Olay şuydu: “Bak, Ahmet sen bu kadar okumuşsun (üniversiteyi bitirmişsin anlamında, yoksa kitap okumakla ikisi farklı şey), yurt dışında birçok ülkeye gitmişsin, yabancı dil öğrenmişsin ancak ikimiz de işte buradayız. Yani sen adam olamamışsın” Yani üniversiteden mezun olur olmaz maaşlı bir işe giremedik diye adam olamıyoruz ve buna benim dışımda birileri karar veriyor. Hocam, “abartıyorsunuz” diyemezsiniz, emin olun sizin etrafınızda da bu tipler çokça mevcuttur: “Coğrafya kaderdir” demiş İbn-i Haldun. Gençler, bana bu şekilde cümle kuran beş kişinin yüzünü beynime kazıdım – bu kısmı iyi okuyun – ne zaman ders çalışmaktan sıkılsam, bunalsam, masayı terk etmek istesem hemen bu beş kişinin yüzünü aklıma getirdim ve daha bir çalışasım geldi. Ben daha sınava girmemişken bana bu kadar laf söyleyenler atanamazsam neler neler söyler diyerekten yardırdım. Yani başkasının benim neyi başarıp başaramayacağımı söylemesine izin vermeyecektim. Kısacası olumsuz bir durumu olumluya çevirdim ve atanana kadar kendimi bu şekilde motive ettim.

Tekrar matematiğe dönelim: KPSS kursu boyunca matematiğe hiç girmedim. Girdiğim ilk dersten sonra dostum Mevlüt’e dedim ki “kalk gidiyoruz kalk. Adam akıllı İngilizce, Almanca neyse öğretmenlik alan bilgisinden yapar gideriz”. O dersi de orada öylece bıraktık. Kursun sonuna doğru Konya merkezden mantık dersine giren bir hoca geldi. İlk derste tanıştık ve bizlere tek tek mezun olduğumuz bölümleri ve matematik yapıp yapamayacağımızı sordu. Ben de dedim “hocaaa, bizde matematik yok.” O da dedi ki: “Atanamazsın.”   Fark ettiniz mi, ilkokul mezunu tarım işçisinden üniversite mezunu öğretmene kadar hep birileri benim neden başarısız olduğumu yargılıyor ya da başarısız olacağıma benim adıma karar veriyor. Daha sınava girmemişiz, puanlar ve kontenjanlar belli olmamış, kimin neyi başarıp başaramayacığını bireyin kendisi zaten en iyi bilir çünkü benim dünya üzerinde tanıdığım en iyi insan kendimim.

Şimdi gençler size şöyle bir sır vereyim: Sizin her sınavdan başarılı olmanızı, tüm derslerden en yüksek notları almanızı, en iyi üniversiteleri, en güzel bölümleri kazanmanızı isteyen velileriniz ve öğretmenlerinizin benim yukarıda size açık açık yazdığım başarısızlıklarım gibi tonla başarısızlıkları vardır. Elbette kimse size bunlardan bahsetmek istemez çünkü başarısızlıklarımız bizim bildiğimiz ancak başkalarının bilmediği benliğimizin gizli kısmında yıllanmaya terk edilmiştir. Size akıl veren herkes hayatında hata yapmıştır, hayal kırıklığına uğramıştır ve muhtemelen de sizinle konuşurken bile mutsuzdur. Gerçekten şu duruma çok gülüyorum: Veli çocuğundan, öğretmen öğrencisinden yüksek beklentiler içerisinde, özellikle akademik başarılar konusunda. Ancak çocuğuna sürekli ders çalış diyen veli ömrü boyunca eline kitap almamış hadi kitaptan geçtim bir dergi, gazete, okumamış, bulmaca veya su doku dahi çözmemiş. Öğretmen dersen üniversiteden mezun olup göreve başladıktan sonra alanı dışında kendisine hiçbir şey katmamış: yabancı dil, bilgisayar, proje, yurt dışı tecrübesi, hobi vs. “İnsan öğrenmeyi bıraktığı gün yaşlanır” Henry Ford. İşte bu yüzden ülkemiz 20 yaşında beyin ölümü gerçekleşmiş insanlarla dolu.

Sonuca bağlayalım: Gençler, hayatınız boyunca sınavlara gireceksiniz ve bu sınavlardan birçoğu hafta sonunda gireceğiniz sınavdan kat be kat zor olacak. Hayatın kendisi zaten bir sınav değil mi? İnsanın başına neler geliyor ve hiçbirimiz bunları tahmin edemiyoruz: hastalık, kaza, işsizlik, ekonomik kriz, iflas, organ kaybı, terk edilmek, boşanmalar, aldatılmak, dolandırılmak, hırsızlık, ailenizden birisini, bir sevdiğinizi kaybetmek… Önemli olan tüm sınavlardan ders alarak ve mücadele ruhumuzu geliştirerek çıkabilmemiz. Yoksa kolay hayat, sorunsuz hayat, işler tıkırında hayat sadece mezarda var. Yine dramatik oldunuz hocam diyeceksiniz ancak bana göre gerçek bu. İşte bu yüzden bir an önce hayatınızın sorumluluklarını almak için evinizin işlerine ortak olun ve bir işte çalışın. Yabancı dil ve bilgisayar öğrenin. Belli bir meslek ve yurt dışı deneyimi edinin. Yanına ister bir diploma koyun ister koymayın zaten iş bulursunuz.

Yazımın son kısmını 28 Mart 2019 tarihinde motorsikletle kaza yaparak vefat eden, bugün hayatta olsaydı karnesini alacak rahmetli öğrencimiz Aydoğan Varol’u anarak bitirmek istiyorum. Aydoğan’ın cenazesinde hiç kimse ne aldığı notlarından ne de normalde yarın gireceği sınavda yapacağı netlerden bahsediyordu. Aydoğan’ın ne kadar iyi bir insan olduğu ve okulda ona verilen görevleri hakkıyla yerine getirdiğindan bahsediliyordu. Sorumluluk sahibiydi, ailesine destek olmak için hafta sonları ve yazları çalışıyor, okuluna değer katmak için sürekli sosyal etkinliklerde ve sorumluluk projelerinde görev alıyordu. Kısaca Aydoğan toprağa verilirken annesi, babası, ablası ve diğer akrabaları için hayatlarının en zor sınavlarından biriydi. Onun ölümü bana hayallerin ertelenmemesi gerektiğini, hayatın ne kadar kısa ve birçok zorlu sınavla dolu olduğunu hatırlattı. Mekanın cennet olsun güzel insan…

Sadece yarınki sınavda değil, hayatınız boyunca gireceğiniz tüm sınavlarda ve hayatın kendisinde başarılar…

Ahmet Hoca

Kafayı Kullanma Kılavuzu XVII – Hayat Çok mu Zor?

Merhabalar sevgili gençlik!

Bayram tadında bir yazı kaleme almak istedim bugün.

En son kaldığımız yerden devam edelim: Kafayı Kullanma Kılavuzu XVII – Hayat Çok mu Zor?

Bu yazının konusu hakkındaki görüşlerimi yıl boyunca sizlerle sınıfta paylaştım ancak buradan tüm öğrenci velilerimize ve öğretmen camiasına da seslenerek daha faydalı olabileceğimi düşünüyorum.

Neden bu konuyu kaleme aldım? İki sebebi var. Birincisi, bu sene hafta sonu sahilde yürüyüş yaparken bir tanıdıkla karşılaştım. Hal hatır sorduktan sonra yelken yapmakta olan çocuğunu beklediğini söyledi. Ben de “Nasıl, güzel değil mi yelken sporu?” diye sordum. Mevzu bahsi geçen kişi: ”Ayy, hocam, sormayın, çocuk saat 10.00’dan beri tekne üstünde, çok zor” dedi. Ben bir dumur oldum. İçimden, “Nasıl ya, nesi zor” gibi sorular geçti ama karşı tarafa sormadım bunları, kendime sakladım. Vedalaştıktan sonra yürüyüşüme devam ettim ve bu konuda çok düşündüm: Gerçekten hayat çok mu zor yoksa hayata öyle bir anlamı biz mi yüklüyoruz? Dünyada nadir yapılan bir spor olan yelkenciliği yapabilecek kadar şanslı bir çocuğun var ancak sen ona hayatın çok zor olduğunu telkin ediyorsun. Ahan da kafam yandı. :/

Bildiğiniz gibi her okul mezuniyet töreni yapıyor. Son sınıflar üniversite sınavına girmeden önce mezuniyetlerini kutluyorlar. Hem ders çalışıp hem de bu gibi işleri halletmek bazıları için çok bilinmeyenli denkleme dönüşüyor. Örneğin, bu sene şu sorunlardan çok şikayet edildiğini duydum: “Yaa, bir mezuniyet elbisesi bulamadım” veya “Mezuniyet balosu neden yapılmıyor” veya “Ayy, filanca okullarda şunlar bunlar yapılıyor ama bizde neden hiçbir şey yapılmıyor?” Hepsine tek tek cevabım hazır. O halde koy verelim gitsin:

1. Lise hayatı boyunca kafasını sıradan kaldırmamış, herhangi bir ders için herhangi bir emek çekmemiş, okula zamanında gelip derslerine vaktinde girmemiş, Milli Eğitim Bakanlığının verdiği kitaplardan başka herhangi bir kaynağa veya okuma kitabına 1 lira bile harcamamış öğrenci son sınıfın son ayında kafayı nelere takmış, bundan muzdarip. Eğer son dört yılı kamera kaydına alıp bu gibi düşüncelere sahip öğrencilere izletme şansım olsaydı sanırım onlar da benim gördüğüm gerçeği görebilirlerdi.

2. Ben ne ilkokulda, ne ortaokulda, ne lisede, ne de üniversitede herhangi bir mezuniyet törenine katılmadım. Mezuniyet törenlerinin de son zamanlarda abartıldığını düşünüyorum. Yaa, ana sınıfının mezuniyet töreni oluyor, siz manyak mısınız? Çocuk daha okuma yazmayı öğrenmemiş, siz çocuğun egosunu tavan yapıyorsunuz. İlk okul böyle, orta okul böyle, lise böyle, üniversite böyle. Kimse de demiyor ki gerçek mezuniyet bir sonraki eğitim hayatına başarılıyla devam edebilmektir. Yani liseden mezun olmuşsun, üniversiteyi kazanamamışsın, herhangi bir işe de girememişsin. Sonra da kalkıp bu başarısızlığını mı kutluyorsun?

3. Mezuniyet törenleri için öğrencinin harcadığı para (takımı, elbisesi, kuaförü, berberi, fotoğrafı, yıllığı, ayakkabısı, yemeği, baloyu derken) az biraz bir para değil. Ben gerçekten merak ediyorum mezuniyet için harcanan miktarı geleceği için harcayan kaç kişi var? Mesela bir kursa gitmek veya sertifika için 500 TL harcamaktan korkanlar gidip elbiseye 1000 TL veriyorlar. Sonra da üniversite sınav sonucu “YERLEŞTİĞİNİZ YÜKSEK ÖĞRETİM KURUMU: HERHANGİ BİR KURUMA YERLEŞTİRİLEMEDİNİZ” diye gelince “Ulan, nerede hata yaptık” diye düşünüyorlar.

4. Hele üniversiteden mezuniyet niye kutlanır, orasını çözemedim. Sanki mezun olduktan sonra NASA’da astronot olarak göreve başladın ve bir sonraki Mars yolculuğuna seni yollayacaklar. Yahu, Açık Öğretim fakültesinden mezun olan Eskişehir’e kutlamaya gidiyor. Ömrü boyunca kütüphaneye gitmemiş, alanıyla ilgili herhangi bir şey öğrenmek için herhangi bir kuruma gitmemişsin, neyin havası bu? Kendinize gelin ve ülkede bu kadar işsizlik varken mezuniyeti kutlamak yerine geleceğinize yatırım yapın.

Sevgili gençler, bu tespitlerime katılırsınız katılmazsanız, işin o kısmı size kalmış. Ancak bu durum için ben zaten sizleri suçlamıyorum. Sizler bu sistemin çıktılarısınız. Yani velilerin çocuk yetiştirme tarzı be Türk eğitim sisteminin sonuçları sizsiniz. Bu açıdan, buradan itibaren yazdıklarım velilere yönelik eleştirilerimdir. İçinizden “Ya Hocam ya, sizin çocuğunuz yok, o yüzden böyle meydanı boş bulup sallıyorsunuz” diyecek olursanız, benim de bir anne-babanın çocuğu olduğumu unutmayın. Hataya parmak basmak değil niyetim; soruna çözüm üretmek.

Çocuklarınızı prenses ya da prens olarak görmeyin. Herkesin bildiği üzere sizden doğanla Hindistan’da doğan varlık aynı insan türünün bir örneğidir. 1. yaş gününden itibaren öyle doğum günleri yapılıyor ki çocuklar küçük yaşlardan itibaren kendilerini Hollywood yıldızı sanıyor. Özellikle bayıldığım ifade şu: ”Sen özelsin”. Ya dünya da 7 milyar insan var, herkes özelse özel olan kim? İnsanlara insan gibi davranın yeter. Kişi kendini olduğundan farklı bir yere konumlandırırsa ileride bunun acısı fena çıkar. Yok sen benim prensimsin, yok sen özelsin… Eee, topluma karışınca senin gibi binlerce insan var. Nerede senin özelliğin. Sosyal medya hesabına, sıralara, duvarlara şunu yazan akıl sağlığından şüphe ettiğim kişiler var: “Benim prense ihtiyacım yok, çünkü ben kralın kızıyım.” Yok ya, ben de kralın soytarısıyım. 😀

Sınıfta yediğini içtiğini kalkıp çöpe atmaktan aciz gençlerimiz evde olmadığını bir türlü kafalarına sokamıyor. Yahu, senin arkanı okulda kimse toplamak zorunda değil, artık kişisel sorumluluklarını yerine getirmeyi öğren. Eyyy anneler ve babalar, çocuklarınızın arkasını toplamayın, bırakın ya pislik içinde yaşasınlar ya da kişisel yaşam alanlarını temizlemeyi öğrensinler. Kimse artık çocuk değil, liseye gelmiş biri 16 yaşından itibaren birçok hakka sahip olabiliyor. Ancak iş sorumluluk almaya geldi mi işte orada sorun yaşıyoruz. İş hayatında çalışanlardan beklenen şeyleri ben burada özetleyeyim ki sizler de evlatlarınıza bu nitelikleri kazandırmaya çalışın:

Zamanında İşe Gelme: Hangi kurumda ya da hangi iş yerinde çalıştığınızın hiçbir önemi yok. Her şeyden önce sizden istenen saatte orada olmanız gerekiyor. Öğrencinin bahanesi iş hayatınızda sökmez, orada ana-baba-öğretmen yoktur, iş veren-patron-müdür vardır. Alarmını uyanmak gereken uygun saate kuracaksın ve zamanında olman gereken yerde olacaksın.

İşe Uygun Kıyafetle Gelme: Sayın veliler, sevgili öğrenciler. Lise sizi sadece bir sonraki eğitim kurumuna hazırlamaz, aynı zamanda sizi hayata da hazırlar (en azından ben sizleri hayata hazırlamaya çalışıyorum). Okulun bir üniforması varsa giyeceksin. Giyeceksin ki üniforma veya iş kıyafeti giymeye de alışacaksın. Siz hiç eşofmanla, tişörtle işe gelen bir güvenlik görevlisi gördünüz mü? AVM’lerde mağazada çalışan satış danışmanları kendi firmasının ürünlerini giymek zorundalar. Senin niye zoruna gidiyor okul formanı giymek? Hastaneye gittiğinde doktorun hemşirenin kim olduğunu nasıl ki kıyafetinden anlıyorsak senin belli bir okulun öğrencisi olduğunu da okul üniformandan anlarız. O yüzden veliler, evden çıkmadan öğrencinin okul kıyafetini kontrol edin ve bunun mantığını anlatın.

Kişisel Alanın Temizliği ve Düzeni: İster aşçı olun ister oto tamircisi çalıştığınız yerin, bölümün temizliği ve düzeni size aittir. Pekiyi, nasıl kazandırılır bu özellik? Çocuğa odasının temizliği ve düzeni sorumluluğu verilerek. Eğer siz çocuğunuz adına onun odasını topluyor, yatağını yapıyor, elbiselerini vs. katlıyorsanız bu onda zamanda alışkanlığa dönüşecektir. Ya Sonra? Sonrası şu: Her isteği yerine getirilen çocuklar mutsuz olur: Valla, bu sözü Prof. Dr. Acar Baltaş’tan duydum ve altına imzamı atıyorum. Eğer biz insanlara imkanları hazır bir şekilde sunarsak emin olun hiçbir şeyin kıymetini bilmeyeceklerdir. Anne-baba çocuğu için her şeyi onun yerine yaparsa, çocuklarının acı, zahmet, zorluk çekmelerine engel olurlarsa bu tür çocukların birey olmada sınıfta kalacaklardır. Ben demiyorum ki çocuklarınızı sevmeyin, imkanlarınızı onlardan esirgeyin. Denge bu noktada çok önemli ve belli bir duruş sergilemeniz bu yıllarda çocuklarınızı üzse de, siz onlara kötülük yapıyor gözükseniz de gelecekte bunun tam tersi olacaktır. Örnek vereyim, çocuğunuza her istediğini alıyorsanız, kendisi bir şeyleri almak için asla mücadele göstermeyecektir. “Aman yavrum, sen otur ben sana yemeğini getiririm, tabağını kaldırırım” diyorsanız yaş ilerledikçe bu davranışlar yaşam şekline dönüşür ve birey kendi ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelir. O açıdan bırakın ya kendi yemeğini kendisi alsın, yesin ve tabağını kaldırsın ya da aç kalsın! Kısaca göbekten beslenenler göbekten bağlı kalırlar.

Verilen Ödevleri Yapmama: Gençler lise çağında kendilerine ait sorumluluk ve ödevleri yerine getirmeyecekler de ne yapacaklar. İş hayatına girdiğinizde kimse size siz olduğunuz için para vermez, belli bir iş karşılığında, emek karşılığında parayı hak edersiniz. Bana hep sorar öğrenci: “Hocam, yazıları okudunuz mu?” Okumadım dersem ikinci ve üçüncü soru:”Ya, hocam niye okumadınız?” veya “Ne zamana okursunuz?” Ben üstüne düşen görev ve sorumluluklarımı yerine getiriyorum, peki sen öğrenci olarak sorumluluklarını ve ödevlerini yerine getiriyor musun deyince bahaneler, bahaneler, bahaneler… İş hayatında yapmadığınız işin bahanesi olmaz. Ya işinizden olursunuz ya da ücretinizden keserler. Hayatın kuralları okuldakilere benzemez çünkü. Okulda önce derse girer sonra sınav olursun. Halbuki hayat önce sınav yapar, sonra sen bundan ders çıkarırsın. 😉

Kişisel İhtiyaçlarını Girderme/İnisiyatif Alma: Dünya üstündeki bence en önemli nitelik hayatını nerede olursa olsun 24 saat idame ettirme becerisidir. Bunun için hangi mesleği yaptığının, üniversiteyi bitirip bitirmediğinin hiçbir önemi yok. Bu nitelik sayesinde dünyanın neresinde olursan ol kişisel ihtiyaçlarını karşılayıp hayatta kalabilmen gerekir. Bunlar da zaten yukarıda anlattığım şeyler. Bir iki ekleme yapıp yazıyı toparlayacağım. Yemek pişirmek/Aç karnını doyurmak: Anneler, babalar, çocuklarınıza lisede yemek yapmayı öğretin. Yemek yapmanın cinsiyetle filan alakası yok. Bu bir beceridir ve insanın hayatını devam ettirmesi için önemlidir. Kim sonsuza kadar dışarıda yemek yiyebilir? Buna bütçe ve sağlık dayanır mı? Yemek yapmayı öğretin ki çocuğunuz üniversiteyi kazanınca aç kalmasın, karnını kendi kendine doyurabilsin. Haa diyorsanız, “Hocam, işin kolayı var, yurtta kalır, yemekhanede yer.” Ben yurtta kaldım ve itin yemeyeceği yemekler yedim. Bütçem göçtü. Onu da geçtim Almanya’ya Erasmus’la gittin. Saat 18:00’de genel olarak her yer kapanıyor, ne yiyeceksin? Siz öğretin, belki çocuğunuz yemek yapmayı üniversitede gastronomi veya aşçılık okuyacak ve hayatına yeme-içmeden kazanacak. Fena mı? Yahu, bu gözler çay demlemeyi bilmeyen bireyler gördü, çaydanlık nedir demlik nedir, omlet nasıl yapılır, patates nasıl kızartılır, ÖĞRETİNNNN! Haftalık pazar ve market alışverişine ya çocuklarınızla çıkın ya onları gönderin. Ürünlerin fiyatlarını, nereden neyin alacağını bilsinler. Belki de işletme veya pazarlama okuyacak ve direkt işin içinde olacaklar. GÖRSÜNLERRRRRR! Bu ülkede tekstil mühendisi olup bir düğme dahi dikmemiş tekstil mühendisleriyle makine mühendisi olup çamaşır makinesi çalıştırmayan insanlar gördüm. Sizce de eksik olan bir şeyler yok mu?

Yukarıda saydıklarımı hayata geçirmek çok zor değil. Ama geçirmezseniz ne olacağını da söyleyeyim. Çocuğunuz üniversiteyi kazanır, “Ah yavrum sen orada yapamazsın” deyip evi taşırsın. Bu nasıl bir delilik! İnsan kendi yetiştirdiği evladına güvenmiyor, güvenemiyor. Gençler, böyle ebeveynleriniz varsa hayat gerçekten çok zor. =D Şu nasıl peki: İstanbul’u kazanırsan göndermem, orası çok kalabalık, insan yaşayamaz. Yahu, bir cümle kendi içinde bu kadar mı çelişir: hem 13 milyon insanın orada yaşadığını söylüyorsun hem de insan yaşayamaz diyorsun. Bak şimdi, eğri oturalım doğru konuşalım: Sen kendi evladını senin olduğun bir şehirden başka bir şehirde yaşayabilecek kadar özgüvenli yetiştirmediysen ne yapsın İstanbul? Peki şu cümle nasıl: Ben sana güveniyorum ama etrafa güvenemiyorum:=D Ya bi … gidin ya, sen öyle bir evlat yetiştir ki çocuğun dünyanın neresinde olursa olsun yaşayabilsin, okuyabilsin, çalışabilsin. Bunun Türkçe meali de şu: Yavrum, bak ben seni bir ezik olarak yetiştirdim, sen kendi ayaklarının üzerinde duramazsın. Dururlar, merak etmeyin, hayatın kuralları sizin sandığınız gibi işlemez. Siz ebeveynler gençlerin arkasından çekilin, onlar İstanbul’da da okurlar, Türkiye’nin doğusunda da çalışırlar, yurt dışında okumaya da giderler. Çünkü sizin beyinleriniz kullanılmaya kullanılmaya fosilleşmiş ancak çocuklarınızın beyni henüz 0 kilometre otomobil gibi. Bu açıdan gençleri değiştirip dönüştürmek yetişkinlere ve her şeyi bildiği sanan ebeveynlere laf anlatmaktan daha kolay. Seviyorum lan gençler sizi, valla bak. 😛

            İşin özü: 14 haziranda okul kapanıyor ancak tatil kısmen başladı sayılır. Çocuklar neler yapabilir ve onlar kendilerini 21. yüzyılda dünyayla rekabet edecek bireyler haline nasıl getirir? İşte çözüm önerilerim:

1. Çocuklar Çalışın: Hâlâ, “Aman yavrum, sana bir şey olur, sen çalışamazsın, yapamazsın” kafasında ebeveynler var. Tecrübe iş hayatında çok ama çok önemli. İş tecrübesi olmayanları işe almıyorlar, bu durumda lisede çalışmaya başlamayacaksınız da ne yapacaksınız? Bodrum bir turizm beldesi ve yazın iş imkânı çok. Bir tanıdığın yanına çocuğunuzu çırak verin. Tabii İngilizce/Almanca pratik yapabileceği bir iş yeri olursa tadından yenmez. 😀 Çocuklar çalışırken birkaç şeyi otomatik öğrenirler.

2. İnsanlarla nasıl iletişim kurulur? Bir işte çalışmak size insan tanıma şansı da sağlar. Ne kadar erken iş hayatıyla tanışır ve ne kadar çok insan tanırsanız gelecekte size fayda sağlayacak o kadar çevre yapmış olursunuz. Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim, kimse Almancadan, İngilizceden kaç aldığını seni işe alırken sormaz ancak restorana bir turist geldiği zaman onla İngilizce veya Almanca konuşmanı bekler. İşte bütün bunlar da çalışırken gelişir.

3. Para nasıl kazanılır? Bunu deneyimleyen birini parasını herhangi bir ayakkabıya veya cep telefonuna harcarken iki kere düşünür, o parayı kazanmak için ne kadar yorulduğunu hatırlar. 😀 Herkesin emeği tatlıdır gençler. Artık ana-babalara telefon, motorsiklet aldırmak ve tekere kalkmak yok. 🙂  Yazın kazandıklarınızı okul harçlığı yapın, son sınıf öğrenciyseniz üniversite hazırlık kitaplarına veya kurslara harcayın ve okul gezilerine gelin, Türkiye’nin güzelliklerini ve farklı şehirlerini gezin. Üniversite ve şehir tercih ederken bilinçli kararlar verin.

4. Evin Sorumluluğunu Üstlenin: Hazır bayram gelmişken bir kere de evin tüm temizliğini yapmayı ailenize teklif edin, ütü yapmayı deneyin. Yok, sen yapamazsın derlerse siz gidin ve tuvalet-banyodan başlayın. Gelecekte bir gün kendi evinizi tutacağınızı ve oranın tüm sorumluluğunun sizde olacağını unutmayın. Bu ay gidin, evin elektrik, su, internet vs. faturalarını siz yatırın. Evin bir eksiği, tamiri, gediği olursa siz ilgilenin, elinizi taşın altına koyun!

5. Mutfağa Dalın & Yemek Yapın: Valla, arada yokluyorum, ev işlerinde ailesine yardımcı olanlar yemek yapmağı biliyor. İşte onlar hayata bir adım önce başlayanlar. Yarın Ramazan bayramının ikinci günü ve kahvaltıyı siz hazırlayın, sofrayı kurun ve sonrasında masayı topladıktan sonra bulaşıkları yıkayın. Size engel olurlarsa herkesten erken kalkın ve gerçekten bir şeyler hazırlayın. Nasıl yumurta kırılacağını bilmiyorsanız Youtube’a sorun. =D

İşte çalışmak insanlara sadece para değil böyle güzel nitelikler kazandırır ve kazandığınız paranın miktarından çok öğrendikleriniz sizi hayatta bir yerlere getirir: Çalıştığın ele, öğrendiğin kendine. 🙂 Yukarıda tavsiye ettiklerimi bizzat kendim iş hayatında deneyimledim: Para kazandım, insan tanıdım, bol bol pratik yaparak yabancı dillerimi geliştirdim, belli bir sektörde bir iş öğrendim ve tecrübe kazandım ve her şeyden önce hayattan keyif aldım. Çalışmak kimsenin zoruna gitmesin çünkü ömrümüzün ortalama 40-45 yılını mesaide geçireceğiz. 😉

Eğer sizin bu yaşlarda herhangi bir işte çalışmanıza karışan ve size izin vermeyen insanlar olursa sonrasında sıralamanın şöyle olacağını unutmayın: Okuyacağın üniversiteye, seçeceğin bölüme, yaşayacağın şehre, evleneceğin insana, tutacağın eve, yapacağın veya yapmayacağın düğüne, alacağın mobilyaya, bineceğin arabaya ve yapacağın veya yapmayacağın çocuğa veya sayısına birileri karışır. Kısaca hep başkalarının hayatını yaşarsın. Bu coğrafyada her şey olursun ama birey olamazsın. İzin yoktur mutlu olmana çünkü çevrendeki mutsuz kalabalık senin mutluluğuna dayanamaz, onlardan farklı olmana dayanamaz. Kısaca kendi mutsuzluklarını da sana bulaştırır.

Bu kadar eleştiriden sonra kapanışın bu kadar dramatik olması size sarstıysa bir sonraki Kafayı Kullanma Kılavuzu XVIII – Başarısızlıklarım/Kendimle Yüzleşme’de keyfinizi yerine getireceğim. 😛

Herkese musmutlu bayramlar…

Ahmet Hoca