Kafayı Kullanma Kılavuzu XXX – Hap Bilgi ile Hayata Hazırlık

27 Eylülde girdiğim yabancı dil sınavından sonra Youtube’a girip soru çözümlerine bakayım dedim. Arama çubuğuna YDS 2020 yazmamla birlikte arama sonuçlarında şunlar çıktı karşıma: YDS taktikleri, YDS soru teknikleri, YDS’den istediğin puanı almak çok kolay, yeter ki sistemi bil, YDS +90 rehberi, 5 ayda YDS’den nasıl 90 ve üzeri alınır, doping hafıza ile YDS vs. Gördüğünüz üzere arama sonuçlarında en üstte çıkan bu videoların amacı kişiye bir şey öğretmek değil, işe yarayacak puanı alana kadar test tekniği vermek.

Ben YDS’den örnek verdim ancak siz konuyu ÖSYM’nin yaptığı tüm sınavlar için değerlendirebilirsiniz. YDS’den veya herhangi bir sınavdan iyi bir puan almanın değil, bir işte iyi olmanın formülünü ben söyleyeyim de video filan çekmeme gerek kalmasın. =D Formül: Emek çekmek, çalışmak, dirsek çürütmek, öğrenene kadar zamanını ve enerjini ve gerektiğinde de paranı o alana harcamak. İnternette karşımıza çıkan teknik, taktik, yöntem, strateji, formül, şifre vs. diye uzayıp giden bu gibi içeriklerin hepsine birden hap bilgi diyoruz. 🙂 Yani gereken zamanı ve emeği harcamadan istediğin başarıya kısa yoldan ulaşmaya çalışmak.

Taktikli maktikli şifreli formüllü okunmuş üflenmiş videolar işe yarasaydı, bunları izleyen herkesin YDS’den 90+ puan alması, en iyi üniversiteleri veya bölümleri kazanması gerekirdi, değil mi? Ancak kazın ayağı öyle değil. Hedefledikleri başarıya ulaşan insanların ortak özellikleri kategorize edilirse şöyle bir sonuç elde edebiliriz: hedef odaklılık, sabır, çaba, süreklilik, pes etmeme (mücadele ruhu). “Hocam, bu sonuca göre ders çalışan ancak başarısız olan insanlar yok mu” diye soracak olursanız, cevabım “Evet, var” olurdu. Hayattaki amacınız öğrenmek ve bunun sonucunda elde edeceğiniz bilgiyse ve buna en hızlı şekilde ulaşmak istiyorsanız, hedefinize ulaşamadığınızda pes etme olasılığınız daha çokken, amacınız bilgiye ulaşmak ve bu bilgiyle hayatınıza değer katmaksa sınavdan istediğiniz puanı alamasanız bile tekrar denemek için yeniden başlama gücünü kendinizde bulabilirsiniz. İşte başarının gerçek tanımı da bu değildir de nedir? YDS veya herhangi bir sınavdan 90+ alıp İngilizce bir makaleyi okuyamamak mı veya okuduğunu anlayamamak mı yoksa sınavdan düşük almış olsan da tekrar şansını denemek için bir daha hazırlanmak mı?

Özellikle okulda yaptığım sınavlarda düşük not alan öğrencilerden bana veya dersime tavır alanlar vardı: “Hocam, ilk sınavım 90 almıştım, ikincisi de çok çalıştım ama 60 aldım. Ben artık Almanca’ya çalışmayacağım” diyen. Bu gibi tavır sergileyen öğrencilerime ben de şunu soruyorum: “Dünya finalinde veya olimpiyatlarda 1 gol, 1 sayı veya 1 saniye ile şampiyonluğu kaçıran sporcu veya takımlar sporu bırakıyor mu?” Seneye kaldıkları yerden bir daha bir daha çalışmaya başlıyorlar. İşte sizin yapmanız gereken de bu: Tekrar tekrar denemek!

Buradan şu soruya bağlayalım. “Hayattan ne bekliyoruz? Hap bilgiyle kısa vadeli mutluluklar için sığ sularda dolaşmak mı yoksa bilgiye yatırım yaparak uzun vadeli derin sulara dalmak mı? Şu an lise çağında bir genç/öğrenci olsaydım internette taktik maktik aramak yerine kendime yatırım yapardım. Özellikle Bodrum’da yaşayan bir genç olarak yelken eğitimi, dalış brövesi ve gemi adamı cüzdanı alırdım ve hayatımı denizden kazanacağım şekilde kendime bir kariyer çizerdim. Eğer yaşadınız yerde deniz yoksa teknoloji alanına yönelin ve internetten ücretsiz eğitim alın: Google Dijital Atolye, Youtube İçerik Akademisi ve 10 Parmak Klavye vs.

Yarı zamanlı evden çalıştığım şirket vidIQ’da Youtuber’lara veri analizi sağlıyoruz ve ben de Türkiye müşteri temsilcisi olarak kullanıcıların sorularını yanıtlıyorum. En çok sorulan soru şu: “Youtube’ta nasıl hızlı abone ve görüntülenme elde edebilirim?” Yine bir hap bilgi isteniyor. Şifreyle, taktikle hedefe ulaşılır sanılıyor. İyi bir Youtuber olmak istiyorsanız gidin önce iyi şekilde İngilizce öğrenin. 😀

Tercih dönemi öğrenci ve velilerden gelen banko üç soru şöyle: “Hocam, hangi mesleğin önü kesin açıktır?” “Hocam hangi üniversite veya bölüm en iyisidir?” “Hocam, hangi meslekte para garanti kazanılır?” Yani öyle bir meslek dalı olduğunu bilsem ben kendim o mesleği yapardım. 😛 Sonuç: Önü açık meslek, iş, bölüm yoktur; önü açık insan vardır.

Hayat boyu öğrenci kalan öğretmenlerin öğretmenler günü kutlu olsun.

Ahmet Akyol.

Kafayı Kullanma Kılavuzu XXIX – Son Sınıfta Açık Öğretim Lisesine Geçilir mi?

2014’te öğretmenliğe başladığımdan beri 11. sınıftan 12. sınıfa geçen birçok öğrencinin sorduğu “son sınıfta açıköğretim lisesine geçilir mi” sorusunu ele alacağım bu yazıda. Yazmak için daha iyi bir zamanlama olamazdı bu korona sürecinde. Zoom üzerinden yapılan dersler olmasa zaten açıköğretim öğrencilerinden pek de bir farkınız yok aslında.

Bugüne kadar birçok öğrenci son sınıfta açı öğretim lisesine geçip geçmeme konusunda benden fikir aldı ancak şu ana kadar sadece iki öğrenci buna cesaret edebildi. Neden sadece iki öğrenci derseniz, örgün öğretimden açıköğretime geçilebilir ancak açıköğretimden örgün öğretime geçilemez. Şimdi bana sizler de şunu sorabilirsiniz: “Hocam, siz olsanız ne yapardınız?” Soruya kişisel cevabımı vermeden önce artı ve eksilerini masaya yatıralım. Böylece sizler de kendi gözünüzde bir değerlendirme şansına sahip olun.

I. Zaman: 12 sınıf öğrencisi, son sene açık öğretim lisesine geçtiğinde kendisine çok zaman kalır. Normal koşullarda sabah 08.30’da başlayan ve 15.45’te biten okul dersleri tüm gününüzü alıyor. Günde 8 saat ders haftada 40 saat ediyor.  Son sınıfta okul derslerine mi çalışacaksınız (tabii eğer çalışıyorsanız) yoksa üniversite sınavına mı hazırlanacaksınız? Bir de dershaneye veya kursa gidiyorsanız çok yoğun bir yıl olacak demektir. Açıköğretim lisesine geçince her şey güllük gülistanlık olacak zannetmeyin çünkü 24 saat boş zaman aynı zamanda sizin düşmanınız da olabilir. “Nası yane” derseniz, zamanın bolluğu sizi tembelleştirebilir: “Şimdi çalışmayayım, sonra çalışırım.” “Bugün çalışmadım ama yarın başlarım” gibi ertelemelerle bir bakmışsınız hiç başlamamışsınız. 🙂 Açıköğretim lisesinde de sınavlar var arkadaşlar. İnternetten sınav örneklerini inceleyebilirsiniz. Kısaca,  açıköğretim lisesine geçen arkadaşlar da ders çalışıp sınavlarını geçmek zorunda.

II. Motivasyon: Okulda, sınıfta düzenli ders çalışan arkadaşlarınızı görüp “onlar çalışıyorsa ben de çalışayım” diyerek kendinizi motive edebilirsiniz. Ancak açıköğretim lisesine geçtikten sonra evde motive olmanız zor olabilir. Tabii bu kişiden kişiye değişebilir. Zira okulda veya sınıfta sınava çalışmayı bırakan arkadaşlarını gören öğrenci “onlar bıraktı, ben de bırakayım, seneye mezuna kalırım” diyebilir (bkn. Sürü psikolojisi) (bkn. Saldım çayıra mevlam kayıra) (bkn. Hiçbir şey yapmamak her zaman en kolayıdır).

III. Tanıtım, Gezi vs.: Son sınıfta üniversitelerden tanıtıma gelenler olduğu gibi bizler de gezi kulübü olarak sizleri üniversitelere götürüyoruz. Açıköğretim lisesinde böyle bir şansınız olmayacak. Ancak şunu diyebilirsiniz: “Hocam, internetten merak ettiğim bölümleri, üniversiteleri araştırırım. Gerçekten ilgim, çeken ve görmek istediğim bir üniversite olursa otobüse atlar gider ziyaret ederim. Bunu yapan öğrenci olursa önünde saygıyla eğilirim.

IV. Öğretmen Desteği: Son sınıfta dershaneye, bir kursa gitmiyorsanız veya özel ders almıyorsanız anlamadığınız konu veya soru olursa bunları açıklayacak birini bulma konusunda sorun yaşayabilirsiniz. Okula devam eden öğrenciler en azından öğle aralarında veya teneffüslerde öğretmenlerine soru sorma şansına sahipler.

V. Ders Çalışma Ortamı: Açıköğretim lisesine geçtiğinizde evde ders çalışma ortamı olmalı. Gürültü, ses, soğuk hava vb. gibi dış faktörlerden dolayı ders çalışamayacaksanız ya halk kütüphanesine gidin yada Starbucks vb. mekanlarda takılın. Son sınıfta okulda olan öğrenciler en azından okulun kütüphanesinde ders çalışabilirler.

VI. Kaynak: Okula devam eden öğrenciler, öğretmenlerinin onlara temin ettikleri kitaplarla (yayınevlerinin örnek olarak okula yolladığı) eksiklerini giderebilir. Açıköğretim lisesine geçen öğrenciler kaynak ihtiyacını ya cebinden para vererek temin edecek veya tanıdıklar aracılığıyla vs. bulacaklar.

VII. Etkinlikler & Sportif Faaliyetler: Eğer lisanslı bir sporcuysanız ve okul takımında filan oynuyorsanız, açıköğretim lisesine geçtiğinizden itibaren bu imkânlardan mahrum kalacağınızı bilin. Ek olarak, birçok öğrenci son sınıfta arkadaşlarıyla birlikte yıllık çıkarmayı, mezuniyet balosuna ve kep atma törenine katılmayı ister. Açıköğretim size bunları sunmaz. Kendi kendinize ekrandan sınav sonuçlarınızı görerek ve AÖ bürosundan diplomanızı alarak mezun olursunuz.

Evet, okul vs. açıköğretim kıyaslamasını yaptıktan sonra sonuca geleyim. Ben özellikle bu yıl açıköğretim lisesine geçerdim. Koronadan dolayı okulun ne zaman kapanabileceği belirsizliği bir yana 12. sınıfta okulun üniversite sınavına hazırlanmada öğrenciye bir şey katmadığına bir öğretmen olarak adım Ahmet gibi eminim. Şimdi bu yazının bu cümlesine takılıp beni eleştirenler çıkabilir. Bana göre 12. sınıf uzatılmış gereksiz bir sene. Lise eskisi gibi 3 yıl olmalı, öğrenci 9. sınıfta bölümünü seçip, 10. ve 11. sınıfta bölümünde üniversite sınavına hazırlanmalı. Mezun öğrencilerimiz benim ne demek istediğimi çok daha iyi anlar: “Almanca dersinde ders işlemeyelim, sınavda çıkmıyor.” “İngilizcede de ders işlemeyelim, o da nasıl olsa sınavda çıkmıyor.” Beden, müzik, resim gibi sosyalleşmeniz ve haftanın stresini atarak estetik yönünüzü geliştirecek derslerde de test çözün. Ulan, ne kaldı geriye?!? Öğretmen dersini derste işler, öğrenci üniversite sınavına evinde hazırlanır. Okula sadece yok yazılmamak ve lise diploması almak için gidiyorsanız diyecek bir sözüm yok tabii ki!

Sona doğru gelecek olursam… Özdisiplini gelişmiş bir bireyseniz, kendinizi yeterince iyi tanıyorsanız, belli bir saatte dersin başına oturup düzenli ders çalışabileceğinize inanıyorsanız açıköğretim lisesine geçin derim. Yok eğer zaman yönetimi konusunda zorluk yaşıyorsanız, okulunuza devam edin. “Hocam, ben hem açıköğretim lisesine geçip hem de mezunlar gibi hafta içi gündüz dershaneye giderim, dershaneden sonra da evde oturur konu tekrarı vs. yaparım, test çözerim” diyorsanız, bu da bir çözüm. Ancak her dershaneye giden üniversiteyi kazanacak diye bir şey yok. Üniversiteyi kazanmak için yapmanız gerekeni zaten biliyorsunuz. 3D: Düzen, disiplin, dakiklik. Dershanelerin önüne eylül ayında asılan üniversiteyi kazanan listesinden başka birkaç tane daha liste var aslında: kazanamayanlar ve seneye tekrar müşterimiz olanlar. =D

Bu yazımızı da son sınıfta açıköğretim lisesine geçen ve tek seferde üniversiteyi kazanan öğrencimin kendi sözleriyle bitirmek istiyorum: “12. sınıfın 2. dönemi açıköğretime geçme kararı aldım. Bu kararı almamdaki en büyük etken okulda geçirdiğim zamanın oldukça verimsiz ve yorucu olmasındandı. Son sınıf olmanın vermiş olduğu rahatlama hissi ile okul yönetiminde de öğrencileri test çözme amaçlı rahat bıraktığının farkına vardım ancak öğrenciler tarafından bu vakit  oyun oynama ve koşturmaca özgürlüğü gibi algılanmıştı. Bilindiği üzere son sene sınıfın çoğunluğu dershanelere kayıt olmuştu ve ben de onlardan biriydim. Okulda geçirilen yaklaşık 8 saat ve ardından dershanede geçirilmesi gereken 3 veya 4 saat çok büyük bir yorgunluk yarattığı için liseye açıktan devam edip kalan vaktimi evde yada dershanede ders çalışarak geçirdim. Kendi kurallarımı kendimin koyabilmesi daha verimli biz zaman yaratmama sebep oldu ve sınavım güzel geçti.”

Yine şeytanın avukatlığını yaptığım bir KKK oldu. Açıköğretim lisesinden veya örgün eğitimden sınava hazırlanan tüm öğrencilerime şimdiden başarılar dilerim.

Saygılar,

Ahmet AKYOL 

Kafayı Kullanma Kılavuzu XXVIII – Öğrenci-Gençlik-Yurt içi-Yurt dışı Değişim Programları

Öğrencilerin mezun olduktan sonra özgeçmişlerine yazmaları gereken ve mülakatlarında karşılarına çıkan o sorun: “iş deneyimleriniz”. Eğer bana soracak olursanız, “Hocam, nasıl tecrübe kazanırız” diye, bundan önceki 27 kafayı kullanma kılavuzunu okursanız sorunuzun cevabını almış olursunuz. Sahip olduğum tüm tecrübeyi zaten yazıya aktardım. En son paylaştığım Kafayı Kullanma Kılavuzu XXVII’de “Work and Travel’de İngilizce öğrenilir mi” sorusuna cevap vermiştik. Sadece Work and Travel değil aynı zamanda Erasmus stajı, Summer Camp of America ve Erasmus öğrenim hakkında da detaylı bilgi vermiştim. Bu arada geçen 30 gün içerisinde gün be gün akyolahmet.com’da İngilizce sekmesinde şu ana kadar otuz konunun materyallerini paylaştım, yani üzerime düşen görevi yerine getirdim. Pekiyi, ya siz?

1. Farabi: Farabi, buraya aldığım istisna programlardan çünkü bu program yurt dışı değil yurt içi değişim programı. Farabi değişim programı YÖK’ün yaşama geçirdiği, önlisans, lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin Türkiye’deki başka üniversiteler arasında bir ya da iki dönem değişim öğrencisi olmalarını sağlıyor. Bu program sayesinde üniversitenizin anlaşmalı olduğu diğer üniversitelerde öğrencilik yapma şansına sahip olabilirsiniz. Farabi, sadece lisans öğrencilerini değil aynı zamanda ön lisans öğrencilerini de kapsıyor. Not ortalaması yine önemli bir kriter arkadaşlar. Üniversiteyi kazandığınız zaman bölümünüz ilk hafta size oryantasyon düzenlemezse Erasmus öğrenimde olduğu gibi bölümdeki Farabi koordinatörünüzü bulun ve kendisinden detaylı bilgi alın. Farabi’yi bir örnekle açıklayalım ki akıllarda kalıcı olsun: Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesinde İngilizce öğretmenliği öğrencisisiniz. Gerekli koşulları sağladıktan sonra Gazi Üniversitesine Farabi programıyla gidebilirsiniz. Gittiğinizde kaçıncı dönemdeyseniz o dönemin derslerini almak, sınavlarını vermek ve varsa zorunlu proje, tez, staj vs. yapmak zorundasınız. Yani kısaca Farabi için Erasmus’un Türkiye versiyonu diyebiliriz. Aklınıza şu gelebilir: “Hocam, halihazırda zaten üniversiteyi kazanmışım, niye gidip rahatımı bozayım?” Gerçekten güzel soru, yani yirmili yaşlarında mesleğe başlayıp altmışlı yaşlarda aynı meslekten ve iş yerinden emekli olan tam bir X kuşağı kafası sorusu. 😀 Farklı bir üniversite veya şehirde bir dönem bile eğitim görmek size yeni kapılar açabilir. Örneğin staj veya yarı zamanlı bir iş bulmak istediniz. Muğla’da bu imkâna ulaşamayabilirsiniz ancak Ankara size bu konuda çok daha fazla kapı açacaktır. İlla olaya staj veya iş olarak da bakmayın. Bazı illerimizin sosyo-kültürel seviyesi diğerlerinden daha aşağıda. Örneğin Bilge Adam veya Microsoft’tan eğitim almak istediniz ancak üniversiteyi okuduğunuz şehirde bu kurs/imkân yok. O zaman Farabi’yle şehir değiştirin ve gittiğiniz şehirde ihtiyacınız olan eğitimi alın. Bu arada Farabi için burs bile alıyorsunuz ve aylık ortalama 500 TL.

2. Mevlana: Evet, Avrupa için Erasmus, Türkiye için Farabi dedik ancak bunların dışında herhangi bir ülke için öğrenci değişim programına katılmak isterseniz ne olacak? Örneğin, uzak doğu dillerinden birine merak saldınız ve hedefiniz gelecekte Güney Kore’de çalışmak veya yüksek öğrenime gitmek olsun. Sizin derdinize Mevlana programı çare oluyor. Mevlana programı, Türkiye hariç, Avrupa ve diğer ülkeleri de kapsıyor. Koşullar aslında yine aynı, Erasmus’ta olduğu gibi not ortalamanızın tutması  ve okul bünyesinde gireceğiniz dil sınavından geçerli puanı almanız gerekiyor. Aynı şekilde üniversiteye başladığınız zaman Mevlana’dan sorumlu koordinatörünüzü bulun ve ondan gerekli bilgileri öğrenin. Mevlana programını da sizi yurt dışına bursla gönderiyor. Aklınıza şu soru gelebilir: “Pekiyi, hocam ben önce Erasmus stajına, sonra Farabi’ye, daha sonra Erasmus öğrenime, ve son olarak Mevlana programına katılabilir miyim?” Gerçekten güzel soru, katılmamanız için herhangi bir sorun yok, sadece bölümünüzün anlaşmalı olduğu üniversitelere gideceğiniz sınıf ve dönemin çakışmaması gerekiyor. Bölüm başkanlığı sanırım bunu düşünmüştür. Yine de çok merak edenler, herhangi bir üniversiteyi arayıp Erasmus ofisinden bilgi alabilirler. “Mevlana okulu uzatır mı?” Şansınızı çok zorlamayın arkadaşlar, Erasmus’ta da Farabi’de de olduğu gibi değişim programlarında gittiğiniz üniversitede üzerinize düşen görevleri yaptığınızda sınıfı geçersiniz, yani okulunuz uzamaz.

3. AIESEC: Fransızca bir kısaltma olan AIESEC’in açılımı Association internationale des étudiants en sciences économiques et commerciales’dır ve Türkçe anlamı “Uluslararası Ekonomik ve Ticari Bilimler Öğrencileri Birliği”dir. Adından da anlaşılacağı üzere program tamamen öğrenciler tarafından yönetilmektedir ve bünyesinde bir sürü faaliyet barındırmaktadır. Özellikle sayısal ve eşit ağırlık alanlarından üniversiteye yerleştiyseniz AIESEC’te size göre fırsatlar olabilir. AIESEC sadece yurt içinde eğitim olanağı sunmuyor aynı zamanda uluslararası staj yapma imkânı da sunuyor. Bir önceki yazımda Erasmus stajından bahsetmiştim ancak Erasmus stajı sadece Avrupa Birliği ülkelerini kapsadığından Avrupa dışında başka bir ülkede staj yapmak istediğinizde yetersiz kalıyor. İşte AIESEC bu boşluğu çok iyi tamamlıyor. AIESEC’in benim açımdan dezavantajları da var. Her şeyden önce, eğitim fakültesi öğrencilerine pek uygun değil ve bünyesinde yaptığı birtakım sınavlar için ücret ödemeniz gerekiyor. Üniversitede gittiğim ilk tanıtım toplantısında bu bilgiyi aldıktan sonra daha başta yolları ayırdım. 🙂 Ancak dediğim gibi, mühendislik, işletme, uluslararası lojistik, finans yönetimi gibi bölümlerde okuyan arkadaşlar yurtdışında staj deneyimi kazanmak istiyorlarsa önce araştırarak bilgi sahibi olsunlar, sonra tanıtım toplantısına giderek kafalarındaki soru işaretlerini gidersinler ve sonunda fırsatını bulurlarsa Çin’dir, Japonya’dır, Rusya’dır, yapıştırıp gitsinler. 😉 “Hocam, yalnız ben Konya’nın Karapınar ilçesindeki Selçuk Üniversitesi Karapınar Aydoğanlar Meslek Yüksek Okuluna yerleştim. Orada AIESEC’in olanaklarından nasıl yararlanabilirim” diyorsanız, bu da AIESEC’in bir diğer dezavantajı çünkü Türkiye’de sadece İstanbul, Adana, Ankara, Antalya, Bursa, Denizli, Eskişehir, Gaziantep, Gazimağusa (K.K.T.C.), Isparta, İzmir, Kocaeli, Konya, Kütahya, Sakarya, Samsun ve Trabzon şehirlerinde aktif birimleri bulunmaktadır.

4. AEGEE:  Yine bu sıralamada istisna olan bir başka program AEGEE. Öncelikle Fransızca açılımını ve anlamını verelim: Association des États Généraux des Étudiants de l’Europe yani kısaca Avrupa Öğrencileri Forumu. AEGEE’nin güzel tarafı, katılım için para ve sınav zorunluluğu olmadığı gibi birebir bölümünüzle veya derslerinizle alakası yok. Daha çok üniversite öğrencilerinin bir araya gelip sosyalleşmeleri sağlayan bir gönüllü gençlik topluluğu. İzmir’de AEGEE’nin Bornova’da düzenlediği tanıtım toplantısına da gitmiştim ancak bana çok hitap etmediğine karar vermişim ki bir daha yolum kesişmedi. Ancak AEGEE’nin Summer University denilen gençlik değişim programına katılan arkadaşlarım oldu. Genellikle Polonya’ya gittiler. Katılım için gerekli masrafları cebinizden ödüyorsunuz ancak ne Summer Camp of America ne de Work and Travel kadar tuzlu olur. Özellikle yeşil pasaportu olanlar vize engeline takılmayacakları için direkt biletlerini alabilirler.  Summer University dediysek üniversiteyle bir alakası yok, sadece adı öyle. Genellikle yazın Avrupa’daki ülkelerde gençler 2 haftalık değişim için bir araya geliyorlar. Almanya’da EVS yaparken AEGEE gençlik değişimlerinin çok ciddiye alındığını görüp şaşırmıştım çünkü benim İzmir’de gördüğümden çok daha profesyoneller yapıyorlardı bu işi. Ya da Alman olup her şeyi ciddiye aldıkları için de olabilir. 😀 AEGEE, maalesef AIESEC’te olduğu gibi her şehirde bulunmuyor. AEGEE’nin bulunduğu şehirlerimiz ise şöyle: Adana, Ankara, Çanakkale, İstanbul, İzmir. Bu arada ek bilgi, Erasmus için İzmir’e gelen öğrenciler de bu AEGEE takımıyla takılırlar. Pratik yapacak yabancı arkadaş arıyorsanız, şansınızı deneyin derim.

5. International Voluntary Work Camps (Uluslararası Gönüllü Çalışma Kampları): Evet, gayet iyi gidiyoruz ve geldik şimdi okuldan bağımsız ne transkript ne de dil sınavı isteyen uluslararası gönüllü çalışma kamplarına. Şimdi, sevgili gençler, kamp dediysek ne olur bildiğiniz çadır kampı sanmayın. Programın adı Summer Camp of America’da olduğu gibi içinde “kamp” kelimesi geçiyor diye gittiğinizde çadırda kalacağınızı aklınızdan çıkarın. Kalsanız da bu etkinliklerin bir parçasıdır. Korkmayın yani. =D Şimdi, bu program için yine yeşil pasaportu olanlar şanslı çünkü program ücreti olan 225 Euro’yu ödedikten sonra biletinizi hemen alabilirsiniz. Bundan anlaşılacağı üzere pasaport, vize, uçak bileti masrafları size ait ancak programa katıldığınızda yeme-içme ve konaklama gibi masraflar proje ev sahibinin sorumluluğunda. “Hocam, ben henüz üniversiteye başlamadım, ancak artık yaşım 18 oldu, pasaport-vize işini de hallederim. Ben bir an önce yurt dışında bir etkinliğe katılayım” diyorsanız, işte bu program tam size göre. Nasıl başvurulur, detayları nelerdir? Arkadaşlar, İstanbul’da bulunan GENÇTUR, Türkiye’de bu işin uzmanı. Ben henüz bu programa katılmadım ancak GENÇTUR, EVS’ye gönderici kuruluşumdu. Mekan Taksim’de (How can I get to Taksim?) =D Bu arada bu program için 16 yaş ve üzeri katılım mümkün. Yani üniversite öğrencisi olmanız da gerekmiyor, yirmili yaşlarda da. Kısaca, pasaport, vize, program ücreti ve uçak bileti hazırsa parayı veren düdüğü çalıyor. 😀 GENÇTUR’un web sitesini inceleyerek detaylı bilgi alabilirsiniz. Gelecekte bu programla İspanya’da, belki Barcelona’da bir arkeolojik bir kazıya katılma ve içimdeki Indiana Jones’u ortaya çıkarma şansım olur. 😀 Eğer üniversite çoktan bitmiş, artık yurt dışına bir gideyim ancak herhangi bir tur şirketiyle tura katılan, her gördüğü binanın önünde fotoğraf selfie çekinen instagram bağımlılarıyla veya her gördüğünü satın almak isteyen alışveriş manyaklarıyla gezmeyeyim, gitmişken de diğer ülkelerde başka insanlara bir araya gelip ortaya bir emek koyayım ve kültürlenip döneyim diyorsanız pasaportu (10 yıllık 1155 TL), vizeyi (Schengen vizesi 80€), uçak biletini yazırlayın. “Ahmet, hoca para yok” diyorsanız, “bu yıl iPhone’nunuzu yinelemezseniz de olur” diyorum. Bu arada iPhone, Apple ve Steve Jobs ile bir sorunum yok. =D

6. Interrail: İçinizdeki Evliya Çelebi’yi ortaya mı çıkarmak istiyorsunuz? Tek bir tren biletiyle bir sürü Avrupa ülkesini baştan başa gezeyim mi diyorsunuz? O zaman Interrail’i araştırıp öğrenme vakti geldi. Interrail tek bir biletle sizin belirlediğiniz ülke grubunda ve zaman aralığında Avrupa’da trenle seyahat etme özgürlüğü sunuyor. Maalesef içimde kalan ve henüz yapmadığım bir olay ancak ileride bir gün mutlaka yapacağım çünkü ölmeden önce yapılacak 100 şey listemde en yukarıda bir yerde duruyor. 🙂 Ben EVS sonrası Interrail biletiyle geze geze Türkiye’ye dönme hayalleri kuruyordum ancak nasip olmadı. 🙁 Buradan anlaşılacağı üzere Interrail’de artık yaş sınırı kalktı ancak 17-26 yaş arasındakilere bilet doğal olarak daha ucuz (186 euro’dan başlayan fiyatlarla). Buradan sizlere tavsiyem sırf Interrail için bilet alıp Avrupa’ya gitmektense Erasmus stajı, Erasmus öğrenim veya EVS için orada bulunuyorken bu maceraya atılmanız. Tekrardan vize vs. ücreti ödemenize gerek kalmayacağı gibi Türkiye’deki kur farkından dolayı bilet size daha ucuza gelecektir. Örnekle açıklayayım; Erasmus stajı için Belçika’ya gittiniz ve stajınız bittiğinde kendinize 2 haftalık bir zaman belirleyip bu zaman aralığında trenle Belkiça’dan başlayarak diğer ülkelere seyahat ederbilirsiniz. Cebinizde pasaport, vizeniz ve Interrail biletiniz olduğu sürece herhangi bir seyahat engeliyle karşılaşmayacaksınız. “Hocam, ben yine de Türkiye’den biletimi alıp geze geze Avrupa’ya gitmek istiyorum” da diyebilirsiniz. O zaman size tekrar GENÇTUR’u önereceğim. Ya da Türkiye’den uygun bir uçak bileti bulup yurt dışına uçun, oradan Interrail biletinizi alın, geze geze Türkiye’ye dönün. Interrail’de dikkat etmeniz gereken ilk kural hafif seyahat etmenizdir. Bütçenizi de tamamen kendiniz belirleyeceğiniz için az eşya, bol hareket kuralını unutmayın. Konaklamayı en ucuza denk getirmek için ya çadırınız ve uyku tulumunuz yanınızda olsun, ya hostel dediğimiz uygun fiyatları yerlerde konaklayın ya da tren yolculuklarını geceye denk getirin ve trende uyuyun ya da hava alanı veya istasyonlarda uyuyun. Dediğim gibi, Interrail biraz maceraperestlerin işi, çok detaya ve her şeyi planlamaya gerek yok. Sevdiğiniz insanla yaparsanız, hayatınızın en iyi tecrübelerinden olacağı gibi, sevmediğiniz birisiyle yaparsanız yine unutamayacağınız kötü bir tecrübe olacaktır. Sonuçta ne derler bilirsiniz: İnsan ya seyahatte ya ticarette tanınır. 😉

7. EVS: Madem yukarıda değindik bu EVS dosyasını detaylıca ele alalım. Önce İngilizce açılımı ve anlamı: European Voluntary Service, yani Türkçesi Avrupa Gönüllük Hizmeti. Bu yazıya aldığım istisna programlardan biri olduğunu hemen en başta belirteyim. Birincisi üniversite öğrencisi olmanıza kesinlikle gerek yok, ikincisi 18-30 yaş arasında olmanız kâfii. Ben EVS’yi uzun dönem ve üniversite mezuniyetinden sonra yaptım. Buradan şunun bilgisini vereyim: EVS hem kısa dönem (2 ay) hem uzun dönem (azami 12 ay) bir program. Katılım içim herhangi bir ücret ödemeniz gerekmediği gibi, vize, uçuş, yeme-içme, konaklama, sağlık sigortası, dil kursu ve şehir içi ulaşım, evinizde kullandığınız internet dâhil tüm masraflarınız Avrupa Birliği fonu tarafından karşılanıyor. Ayrıca aylık 300 euro cep harçlığı alıyorsunuz.

Avrupa Gönüllülük Hizmeti, tüm AB ülkerini kapsadığı gibi AB’ye aday ülkeleri de kapsıyor. Doğal olarak ülkemize de EVS için gelen birçok gönüllü mevcut. Pekiyi, neler gerekli? Her şeyden önce Türkiye’den bir tane gönderici kuruluş, gitmek istediğiniz ülkeden bir ev sahibi kuruluş, gittiğinizde yer alacağınız bir proje, pasaport, motivasyon mektubu, başvuru formu. Benim gönderici kuruluşum yukarıda değindiğim gibi GENÇTUR idi, gönderici kuruluşun sizin yaşadığınız şehirde olmasına gerek yok. Onlarla internet ortamında veya telefonla iletişime geçebilirsiniz. Gönderici kuruluşa kesinlikle para ödenmez, aynı şekilde de ev sahibi kuruluşa da para ödenmez! Bir EVS’cinin tüm masrafları AB hibe fonlarından karşılanır çünkü. Ben Magdeburg’ta lkj’de Pathfinder projesine kabul aldım. Projeyi ise internetteki veri tabanından e-posta göndererek buldum. Branşım Almanca olduğu için ben Almanya’yı tercih ettim ancak siz başka ülkeleri de değerlendirebilirsiniz.

EVS’de haftalık azami 35 saat çalışma süresi var, ancak bu çalışma ağır emek gücü gerektiren işler değil. Örneğin ben ofis ortamında bilgisayarda dernek ve proje hakkında çıkan haberleri tarıyor, bunları proje koordinatörlerine rapor olarak sunuyordum. Gençlere yönelik yaptığımız kişisel gelişim seminerlerinde ise energizer veya ice breaker denilen kaynaşma oyunları vs. oynatıyordum. EVS’in bana en büyük katkısı elbette önce dil alanında oldu. Sonrasında Almanlarla dernek ortamında proje odaklı çalışma fırsatını yakaladım. Magdeburg’daki tek Türk EVS’ci bendim ancak diğer ülkelerden gelen başka gönüllülerle bir aile gibi olduk. Yani başka kültürleri tanımak için de çok güzel bir olanak. EVS boyunca bir sürü tatile denk geldim ve yıllık izin gibi verilen uzun tatillerde çok seyahat ettim. 12 ay AB’de yaşayanlara oturum izni veriliyor ve oturum izni aldıktan sonra istediğiniz AB ülkesine elinizi kolunuzu sallayarak gidebiliyorsunuz. Daha önce de söylemiştim, yurt dışına çıkmama bahanesi olarak bana parayı söyleyenler çok oldu, ancak köprünün altından geçen sular gibi kaçırılan nice fırsatlar olduğunun farkında mısınız?

Pekiyi, EVS’de başka ne tür projeler olabilir? Her şeyden önce proje konuları çok geniş ve binlerce proje var. Proje konusu sizin ilgi alanınıza girmeli veya gelecekte yapacağınız mesleğe doğru bir adım olmalı. Örneğin, okul öncesi veya İngilizce öğretmenliği düşünüyorsanız bir kreşte bir yıl gönüllü olarak çalışmak hem sizin yabancı dilde çok pratik yapmanızı hem de mesleki tecrübe kazanmanızı sağlar. Aslında bu olay Amerika’da “gap year” (boşluk yılı) ve Almanya’da “Verlängerungsjahr” (uzatma yılı) olarak bilinir. Gençler üniversiteye başlamadan önce bir yılını okuyacakları mesleğe yakın işlerde gönüllü olarak çalışırlar ve o bölümlerin kendilerine uygun olup olmadıklarını yaşayarak öğrenirler. Hatta Almanya bu işi çok ciddiye alıp EVS haricinde Alman hükümeti ve eyaletler tarafından finanse edilen ve Alman vatandaşlarına yönelik olan BFD (Bundes Freiwilliger Dienst [Federal Gönüllü Hizmeti]) ve FSJ’yi (Freies Soziales Jahr [Gönüllü Sosyal Hizmet Yılı]) her yıl uygular. Başka bir örnek daha vermek isterim; bir Alman genci bizdeki önlisansta yer alan iki yıllık yaşlı bakım hizmetleri okumaya karar verdi (Almanya’da Fachhochschule’de 3 yıl). Kıçına motor takılmış gibi koşa koşa üniversiteye başlamıyor; önce bir yıl boyunca bir huzurevinde yaşlılarla bir yıl gönüllü olarak çalışıyor. Bu esnada okumaya karar verdiği bölümün ona uygun olup olmadığına görüyor. Uygun olmadığına karar verirse değişikliğe gidiyor. Yani tecrübe sahibi olarak, iş içinde iş yaparak böyle bir karar alıyor. Çok mantıklı değil mi? 🙂

Sonuçta şunu söyleyerek bu maddeyi sonlandırayım: EVS’yi üniversite öncesi yapmanızı kesinlikle tavsiye ederim, ben Almanya’da birçok lise mezunu 18 yaşında gönüllü gördüm. Ve projenizin üniversitede okuyacağınız bölümle ilişkisi olsun, veterinerlik düşünüyorsanız hayvan barınağında çalışmak gibi. EVS’de gittiğiniz ülkede okumanın yollarını araştırın hatta gidin üniversitelerde detaylı bilgiler alın, yüz yüze konuşun. Tabii, Türkiye’den 18 yaşında liseyi bitirip Avrupa’ya tek başına gidecek kaç kişi çıkar, orasını bilemem tabii, çünkü biz 3 saatlik üniversite sınavına sülalecek (!) giden bir milletiz. 😀 Ya da üniversite mezuniyetinden sonra gidenler mutlaka yüksek lisans imkanlarını, özellikle bursları çok iyi araştırsınlar. EVS’den sonra çok daha iyi bir adım atabilirsiniz kariyer yolculuğunuzda.

8. Au-Pair: Kardeşi olup ona bakmayan yoktur herhalde! Kardeşiniz yoksa bile komşunuzun çocuğuna, kuzeninize vs. bir süre dadılık yapmışınızdır. Au-Pair için modern mürebbiyelik diyebiliriz. Ülkemizde çok bilinmese de yurtdışında oldukça yaygın. Farklı bir ülkede bir ailenin çocuğuna bakıcılık yaparken ailenin yanında konaklıyorsunuz. Genelde Amerika, İngiltere, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi ana dili İngilizce olan ülkeler tercih edilse de diğer ülkelere de başvuru yapabilirsiniz. Örneğin bir arkadaşım Almanya’da Au-Pair olmuştu.

Efendim, söylemeye gerek yok, Au-Pair’de kızlar öncelikli, erkekler üzgünüm ancak bazı ülkeler (Amerika) Türkiye’den erkek (!) Au-Pair kabul etmiyormuş. Au-Pair için üniversite mezuniyeti veya diploma şart değil ancak gittiğiniz ülkenin dilini bir nebze de olsa bilmeniz gerekiyor. Work and Travel vize görüşmesinde olduğu gibi konsolosluk çalışanı size İngilizce sorular soracaktır. Ayrıca, ailelerle internetten görüntülü görüşerek birbirinizi tanıma süreciniz olacak. Ancak çok akıcı bir İngilizceye gerek yok, kendinizi tanıtın, karşı tarafı anlayın yeter. Çünkü Au-Pair olarak gittiğiniz ülkede ev sahibi aile sizi dil kursuna göndermekle mükellef. Pekiyi, evde kalıp, çocuğa bakıp sadece dil mi öğreniyorsunuz? Au-Pair’lik yaparken bulduğunuz bir eğitim kurumunda eğitiminize devam etmeniz de mümkün. Sonuçta aile size çocuğa baktığınız haftalık 45 saat süre için 195 dolar ödeme yapıyor. Tabii bu ücret Amerika için geçerli, ülkeden ülkeye çalışma saatleri ve ücretler değişebiliyor, bunu da internetten araştırarak öğrenebilirsiniz.

 Au-Pair programından yararlanmak için aracı şirketlere başvurmak gerekiyor. Şirketler sizi bu süreçte yönlendiriyor. Şirketlerin alacağı ücrete gelirsek şirketler ortalama 1000 veya 1100 dolar gibi bir ücreti sizden talep edeceklerdir. Ayrıca Au-Pair olarak Amerika’ya gitmek için J1 (Job 1) vizesi dediğimiz vizeyi almak gerekiyor. Bunun maliyeti ise 160 dolardır. İstanbul’daki Truva Yurtdışı Eğitim Danışmanlığı’nı an itibariyle Amerika’da Au-Pair olan arkadaşım Büşra Engin tavsiye etti. Bu arada Büşra’nın Au-Pair’lik sürecini Büşra Engin Youtube kanalından takip edebilirsiniz. Sorularınız olursa yorumlarda kendisine sorabilirsiniz.

Aklınızda şu soru varsa cevaplayayım: “Hocam, ben Au-Pair olarak 1 yıllığına gittim ancak sürem dolunca geri gelmek zorunda mıyım?” El-cevap: Hayır, J1 vize tipinizi öğrenci vizesine çevirebilirsiniz. Bunun için biraz önce bahsettiğim gibi herhangi bir yüksek öğrenim kurumuna kayıt yaptırmanız gerekiyor. Aile bu süreçte size maddi olarak yardımda bulunacaktır. Au-Pair olarak giden ancak bir daha Türkiye’ye dönmeyen arkadaşlarım oldu mesela. 😀 “Hocam, yaş kriteri var mı?” El-cevap: Evet, var. Au-Pair olmak için 18-27 arasında olmanız gerekiyor. Ve özellikle Amerika’daki aileler Au-Pair’in ehliyeti olmasını zorunlu tutuyorlar. O yüzden Au-Pair’lik düşünüyorsanız, ehliyetinizi alın çünkü Amerika’da toplu taşıma Avrupa’daki gibi yaygın değil, aile size bir araç tahsis edebilir ya da ilk aylığınızla gider 500 dolarlık bir araba satın alabilirsiniz. Şaka değil!!! Benzin zaten sudan ucuz. 😛 “Hocam 1 yıllık süreyi 2 yıla uzatmam mümkün mü?” El-cevap: Evet, bu mümkün, ancak bu süreçte ülkeye giriş çıkış yapamıyorsunuz (Vay özgürlükler ülkesi Amerika :D). “Pekiyi, hocam, yanında konakladığım ve çocuğuna baktığım aile problem yaşarsam evimi (doğal olarak iş yerimi) değiştirebilir miyim?” Evet, bu da mümkün. sonuçta kimse sizi silah zoruyla orada tutmuyor, isterseniz tamamen Türkiye’ye de dönebilirsiniz.

Evet, sona gelecek olursak… Gördüğünüz üzere katılabileceğiniz bir sürü program hakkında detaylı bilgi vermeye çalıştım sizlere. Bu bilgilerde değişiklik olabilir, o yüzden güncel bilgiye internetten araştırarak ulaşmanızı tavsiye ederim. Unuttuklarım veya atladıklarım varsa affınıza sığınırım. Yukarıda birkaç şirket isminden bahsettim. Bu şirketlerin benim bu yazıyı kaleme aldığımdan haberleri bile yok, o açıdan aklınıza “Hocam, yazıya sponsor veya reklam almış, bu yazıda ürün yerleştirme var” diye düşünceler gelmesin. akyolahmet.com sonsuza kadar ücretsiz kalacak ve asla reklam almayacak çünkü kralların reklama ihtiyacı yoktur. 😀

Saygılar,

Ahmet AKYOL

Kafayı Kullanma Kılavuzu XXVII – Work and Travel’da İngilizce Öğrenilebilir mi?

Merhaba sevgili gençler,

Muhtemelen sizler bu yazıyı okurken 2020 YKS sonuçları da açıklanmış olacak. Herkes sıralama, puan, bölüm, tercih telaşına düşmüşken ben de sizlere bana en sık sorulan sorulardan bir tanesinin cevabını vereceğim: “Work and Travel’da İngilizce Öğrenilebilir mi?” Bunu sadece Work and Travel olarak düşünmeyelim tabii ki. Daha önce yazdığım kafayı kullanma kılavuzlarında birçok yurt dışı imkânlarından bahsetmiştim. Bu yazıda hem önce bu programlar hakkında daha detaylı bilgi vereceğim hem de yazımıza konu olan sorunun cevabını en sonda yanıtlayacağım. Bununla birlikte bir de bonus var. Onu da en sonda göreceksiniz. “Hocam, tercihle ilgili yazı gelmeyecek mi” demeyin, çünkü daha önce birden fazla yazı paylaştım. Yine de şuraya not düşeyim de sizlere bu zorlu dönemde ışık tutsun:

Kafayı Kullanma Kılavuzu XV – Üniversite, Bölüm ve Meslek Seçimi 

Kafayı Kullanma Kılavuzu XIII – Nasıl Başarısız Olunur?

Kafayı Kullanma Kılavuzu XI – Nasıl Tercih Yapılmaz?

Tercih döneminde kafa karıştıran ve yurt dışıyla ilgili olan bir iki noktaya da dikkat çekmek isterim. İki yıllık diye bilinen ön lisans programına yerleşen öğrenciler de Work and Travel programıyla Amerika’ya ve Erasmus öğrenim ve staj programıyla Avrupa’ya gidebilir. Ancak açık öğretim fakültesi öğrencileri ne Work and Travel’la Amerika’ya ne de Erasmus öğrenim ve staj programıyla Avrupa’ya gidemez.

Bu kısa girişten sonra kaldığımız yerden tecrübelerimizi aktararak, balığı vermeyi değil balık tutmayı öğretmeyi hedeflediğimiz yazımıza devam edelim.

1. Erasmus Staj Programı: Belki daha önce duydunuz belki duymadınız, evet, üniversite öğrencilerinin başvurabileceği böyle bir staj programı var. Bu program için üniversiteye yerleştikten sonra Spor, Kültür ve Sanat Daire başkanlığında bulunan International Office veya Erasmus ofisi denen büroya gidin, kendinizi tanıtın ve detaylı bilgi alın. Bazı üniversitelerin bazı bölümleri anlaşmalı kurumlara öğrenci yolladığı gibi siz bireysel olarak da kendiniz staj ayarlayabilirsiniz. “Hocam yol yoldam gösterin” derseniz, bana istediğiniz zaman ulaşabilirsiniz. Ancak yurt dışına çıkabilmenin ilk şartı olan pasaportlarınızı şimdiden hazırlayın. 🙂 Örneğin, İngilizce öğretmenliği okuyorsanız yurt dışında herhangi bir Avrupa Birliği ülkesinde bir kreşte stajyer İngilizce öğretmeni olarak çalışabilirsiniz. “İyi de hocam ben orada ne öğretebilirim” diye soracak olursanız önemli olan sizin ne öğrettiğiniz değil, sizin ne öğrendiğiniz. 😉 Siz, yine de böyle bir yaş grubuna sayılar, renkler, organlarımız gibi temel şeyleri öğretebilirsiniz. Öğretmenlik zaten üniversitede, fakültede, KPSS kursunda öğrenilecek bir şey değil, öğrenciyle dört duvar arasında karşı karşıya kaldığında öğrendiğin bir şeydir.

Evet, kendi alanımdan detaylı bir örnek oldu bu, biraz daha alanımın dışına çıkayım. Örneğin, veteriner laborantlığı okuyorsunuz ve kendinize alanınızda çok şey katmayı hedefliyorsunuz. Mesela, gelecekte büyük süt mandıralarında (Sütaş, İçim, Torku vs.) 🙂 çalışmak istiyorsunuz. Bu konuda Avrupa’da en iyi neresi acaba diye araştırma yaptığınızda karşınıza coğrafi alanı memleketim Konya kadar olan Hollanda çıktı. Adamlar bu konuda zirveyi temsil ediyor ve siz de orada bir staj ayarlamak istediniz. Google’ı açın ve size uygun olacağını düşündüğünüz kurumlara, şirketlere e-posta ile başvuru yapın. Başvuru esnasında önceden hazırlanmış olan İngilizce özgeçmişinizi, motivasyon mektubunuzu, dil seviyenizi gösteren dil belgenizi, pasaportunuzun taranmış ön yüzünü, öğrenci belgenizi başvuru yazınızla birlikte yollayın. Kaç tane kuruma yollayalım gibi gereksiz bir soru sorarak adamı şey etmeyin, olana kadar yollayın! Sanki taş atıyorsunuz da kolunuz yoruluyor. 😀

İşte bu noktada, “Hocam, siz böyle güzel anlatıyorsunuz da bu işin şartı şurtu nedir” bilmek hakkınız. Her şeyden önce Erasmus stajının bölüm dersleriyle ve sınavlarınızla alakası yoktur. Bireysel olarak başvurup kabul aldıktan sonra vize alır gidersiniz ve 90 günlük staj süresini tamamladıktan sonra dönersiniz. Dil bilmeyenlere kötü haber, Erasmus stajına başvurmak için üniversitenin yaptığı (bu sınav tarihi üniversiteden üniversiteye değişir, ben 2012’de Dokuz Eylül üniversitesinde Mart ayında Almancadan girmiştim) Erasmus dil sınavına girip belli bir puan almak zorunludur. Dil sınavına da girdiniz, belli bir puan aldınız, pekiyi ücret vermek gerekiyor mu? İşte şimdi güzel haber! Erasmus stajına gidecekler Erasmus staj bursu alırlar. Burs miktarı ülkelere göre değişir ancak Euro kurunun alıp başını gittiği günümüzde Almanya için aylık burs miktarı 500€ ve üç aylık burs miktarı tek seferde hesabınıza yatacak, etti mi size 1500€. Neeyyy, 1500 x 8 TL desek euro kuruna, o da yapar 12000 TL (tipik Türk kafası :D) Ohhh, Allah, Euro ya kulum dedi. 😀 Yok, yok, siz hemen bu topa girmeyin çünkü bu bursu staja giderken değil staj dönüşü alacaksınız çünkü gittiğiniz kurumda 90 günlük staj süresini tamamladığınızı üniversitenizin Erasmus ofisine ispat etmeniz gerekir (Staj sonunda kurum size imzalı, kaşeli bir onay yazısı verecek). Hem hemen parayı çarçur etme hayalleri kurmayın, o 1500 Euro sizin belki de sonraki maddelerde bahsedeceğim Summer Camp of America veya Work and Travel masrafınız olur. 😉

Pekâlâ, konaklama ve yeme içme ne olacak? Onu da siz gitmeden önce gerek kurumla yazışarak gerek internetin nimetlerinden faydalanarak farklı bağlantılar kurarak halledeceksiniz. Belki kurumun size sağladığı lojman vari bir yerde kalarak konaklamayı bedavaya getireceksiniz (ki bunu yapan arkadaşlarım vardı, siz de yaparsanız, helal olsun size de!), belki üç ay birinin evinde bir oda tutacaksınız ki gittiğiniz ülkenin ana dilini konuşan native speaker dediğimiz bir yerlinin evinde kalırsanız dil açısından mükemmel pratik fırsatı yakalamış olursunuz. Ve son olarak birçok üniversite yurdu yurt dışından gelen uluslararası öğrenciler için açık oluyor ve üniversite yurt yönetimleriyle yazışarak yurtta da kalabilirsiniz. Bu da size farklı milletlerden bir sürü insanla tanışma ve değişik kültürleri tanıma fırsatı sağlar.

Hemen, aklınızdaki soruyu cevaplayayım: Hayır, ben Erasmus staj programına katılmadım ancak katılan birçok arkadaşıma yardımcı oldum hatta onları Erasmus stajı sürecinde gittikleri ülkelerde ziyaret ettim. Elbette ben de isterdim Erasmus stajı yapmayı ancak siz sevgili öğrencilerim giderse ben de yapmış kadar olurum. 🙂 Erasmus stajının en sevdiğim tarafı Avrupa’nın yaz aylarına denk gelmesi ki iklim şartları gerçekten çok önemli. Avrupa’nın kışına Erasmus öğrenimde değineceğim.

2. Summer Camp of America: Summer Camp of America programına İzmir’deki Partner Educational Şirketi sayesinde başvurmuştum. Türkiye’nin neresinde okursanız okuyun programa başvuru yapabilirsiniz. 2011 yılında başvurduğum ancak kabul alamadım. =D Ama olsundu, bu olmayınca Work and Travel’a gitmiştim. B planı her zaman iyidir. 😉 Summer Camp of America’nın en sevdiğim yanı gerçekten Amerikalılarla çalışmanız. Konseptten biraz bahsedecek olursam, Amerika’nın bir sürü farklı yerinde 18 yaş arası Amerikalı gençler için yaz kampları var ve siz o kamplarda eğitmen veya personel olarak çalışıyorsunuz. Kampta eğitmen olmak için anlatmaya gerek yok, İngilizce seviyenizin gerçekten iyi olması gerekiyor. Bir örnekle açıklamam gerekirse, BESYO öğrencisiyseniz, gittiğinizde çocuklara futbol oynatacak kadar İngilizcenizin iyi olması gerekiyor. Ya da güzel sanatlar fakültesi öğrencisi iseniz kampçılara resim çizdirirken akıcı konuşmanız şart. Zaten siz programa başvurduğunuzda Türkiye’deki şirket sizinle İngilizce mülakat yapacağı için tam olarak hangi pozisyonda çalışabileceğinizi alenen belirtecek. İngilizceniz çok iyi değil ancak aşçılık okuyorsanız işte size Türk mutfağını Amerikalılara tanıtma fırsatı! Adamlar hamburger, patates kızartması ve pizzadan başka bir şey yemiyor, menemen yapsanız bile Michelin 5 yıldızlı restoran şefi muamelesi görürsünüz ki annenizden öğrendiğiniz beş altı çeşit menüyle kampın yıldızı bile olabilirsiniz. 😉

Yine yaz aylarına denk geldiği için kamptaki günleriniz tadından yenmez oluyor ve işin güzel tarafı bu programda uçak biletiniz, konaklamanız, yeme-içmeniz, tam kapsamlı sağlık sigortanız şirkete ait. Program ücreti 768 Euro, an itibariyle biraz fazla gibi gelse de ben size Erasmus staj bursunu har vurup harman savurmayın demiştim. 😀 Pekiyi, o kadar para veriyoruz ancak hiç mi cebimize iki üç cent gelmiyor diye merak edenler için elbette kamp sonunda kamp süresi boyunca yaptığınız hizmetlerin karşılığı olarak cebinize miktar kalacak. Kamp personeli minimum 1300$ kazanıyor 9 haftalık, eğitmenlerse 850-1300$ arası kazanıyor yaşa ve deneyime göre aralığı belirliyorlar. Tabii tüm bunlar harçlık vs. dışında olduğu için fazlasını kazanabilirsiniz. Hemen dönerken bir iPad, iPhone, iMac, fotoğraf makinesi alayım, demeyin, bakın o parayı şurada kullanacağız:

3. Work and Travel: Gidip gelenler arasında Wat the f.ck diye geçen programımız hakkında internette biraz araştırma yaparsanız ballandıra ballandıra anlatanla lanet okuyan bir sürü insan görürsünüz. Her şeyden önce, yurt dışı açılımını direkt Work and Travel’la yapanlar gerçekten büyük kumar oynuyor çünkü sizi orada neyin beklediğine dair hiçbir fikriniz olmuyor. Ben Work and Travel’dan önce 1-2 haftalık Avrupa Birliği gençlik değişim programlarına katılıp birçok ülkeye gitmiştim. Konuyla ilgili yazımı da bu yazıdan sonra dönüp okumanızda fayda var: Kafayı Kullanma Kılavuzu XXI – Neden Work and Travel, Erasmus & EVS Yaptım? Work and Travel, Erasmus öğreniminin aksine öğrenciliğiniz bitene kadar her yaz katılabileceğiniz ücretli bir program. Kesinlikle bölümünüzle veya derslerinizle bir alakası yok ancak not ortalaması önemli. Dörtlük sistemde en az 2 not ortalaması şart çünkü Amerikan konsolosluğuna gittiğinizde başvuru evrakları arasında güncel bir transkript göstermeniz gerekiyor. Work and Travel’da dil şartı yok, herhangi bir dil sınavına girmeniz veya dil sertifikası sunmanız istenmiyor ancak konsolosluk çalışanı Amerikalı ve sizinle vize görüşme esnasında İngilizce konuşuyor ve yapacağınız işle ilgili soru soruyor. İngilizce bilmediği için değilde o anda heyecandan konuşamayan ve soruyu anlamayanları eleyebiliyorlar. Vize alıp Amerika’ya gidenlerdense McDonalds’a girip İngilizce sipariş veremeyenleri de gördüm. Bazıları araya kaçmış herhalde. 😀

Pekiyi, Work and Travel’da İngilizce konuşamayan biri nasıl orada çalışıp yaşayabiliyor? Cevabı basit. Hoca hocayı Mekke’de, hacı hacı tekkede bulur lafından anlaşılacağı üzere WaT’çı WaT’çıyı Amerika’da buluyor. 😀 İngilizcesi iyi olan biri sizin adınıza Amerikalılarla muhatap oluyor. Ya da Work and Travel’daki bazı işler Türkiye’de bile aklınıza gelmeyen ya da gelse de yapmayacağınız işlerden. Değil İngilizceye Türkçeye bile ihtiyacınız olmaz. Bunlardan en ünlüsü Alaska’daki balık çiftlikleri! Aman siz oralara bulaşmayın da daha çok insanın (!) olduğu ve nispeten İngilizce pratik yapabileceğiniz eğlence parkları veya restaronlarda filan çalışın ki insanlarla etkileşime girme şansınız olsun. New York’un göbeğinde Türk restoranında mutfakta bulaşık yıkayanı da gördüm, New Jersey’de Türk fırınında ekmek kasası taşıyanı da. Bu arkadaşların yaptığı işleri küçümsemiyorum ancak Work and Travel’da amelelik yapacaksanız, bu kadar mesafeye ve masrafa gerek yok, gidin Akdeniz sahillerinde turizmde çalışın. Haa, “Hocam, dolar candır” diyorsanız, üniversiteye başlamadan, Work and Travel’a gelmeden en az birkaç farklı işte çalışın ki sonra iş yapmak zorunuza gitmesin. Yoksa, Work and Travel’ın sadece “Travel” kısmını yapıp dönersiniz. 😛

Evet, şimdi gelelim bana. 🙂 Arkadaşlar, ben Work and Travel’da pedicab driver olarak çalıştım. Bu iş için ehliyetinizin olması şart ve bir de sakın normal bisiklet sanmayın, sizin ağırlığınız, artı iki-üç yolcunun ağırlığı, artı bisikletin kendi ağırlığı derken arabalara koşulan yük hayvanlarının ne çektiklerini ben o zaman anladım. 😀 Kısaca şuydu: Üç tekerlikli kocaman bir bisiklet hayal edin, arkasındaki iki kişinin oturabileceği gölgelikli bir koltuk, sabah sekiz akşam beş New York-Manhattan’daki o meşhur Central Park’ta bisiklet taksi şoförlüğü yaptım ve bu işi çok sevdim. Şimdi YBR ile gezdiğime bakmayın canım, ben üniversitede bisikletten inmezdim ve at bacağı gibi kaslı bacaklarım vardı. 😀 Şaka bir yana kondisyonum gerçekten iyiydi ve keza İngilizcem de. Ayrıca, liseden sonra, üniversiteden önce turizm geçmişim olduğu için Central Park’a gelen turistleri gezdirmek, oranın tarihini anlatmak gerçekten keyifliydi. Hem spor hem pratik yapıyor hem de üstüne para kazanıyordum. Para demişken, dolara ne oldu öyle yav? Ben gittiğimde kur 1.5 idi şimdi ise … Neyse… 1200 dolar program ücreti + 160 dolar vize ücreti + 850 dolar gidiş dönüş bileti + cep harçlığı. Yani kafadan bir 2500 doları gözden çıkarmanız gerekiyor. Şimdi bu kadar yüklü bir miktar için ailesine kredi çektirenler varmış. Lan bu kredi değil, dert. Arkadaşlar, hiç o topa girip anne veya babalarınızı ekonomik bir yük altında bırakmayın. Belki üniversitede yarı zamanlı işlerde çalışarak kazanabileceğiniz bir para miktarı değil ancak ya borç alın ya da biraz önce bahsettiğim gibi Erasmus stajı bursunu veya Summer Camp of America’da yapacağınız birikimi değerlendirin. Hem ben sizin için daha önce finans yönetimine dair bir yazı yazmıştım: Kafayı Kullanma Kılavuzu XIV – Zaman ve Para Nasıl Yönetilir? Hah, işte bunu da bir güzel okuyun (Aspirin gibi adamım ya, her derde devayım). =D

Evet, biraz özetleyeyim. Work and Travel için pasaport, 2500 dolar, not ortalaması (transkript) ve yeterli seviyede İngilizce şart. “Hocam pekiyi, bu kadar masraf yapıp risk alıp gidiyoruz, bari masrafları çıkarabilir miyiz?” İşte finans bilenlerin sorduğu o meşhur soru: Attığım taş (yaptığım masraf [gider]) vurduğum kuşa (elde edeceğim kazanca [gelir]) değecek mi? Bu tamamen sizin harcamalarınıza ve yaptığınız işe göre değişir. Benim tavsiyem sabit tek bir iş yerine özellikle bahşiş alabileceğiniz iki farklı işte çalışmanız. Bu durumda da garsonluk veya pizza servisi sizi gerçekten ihya eder. Liseden mezun olmadan önce yapmanız gerekenler listesinde turizmde farklı işlerde çalışın demiştim ve daha önceki yazımlarımdan biri olan Kafayı Kullanma Kılavuzu XX – Eğitim Sistemi Seni Hayata Hazırlar mı’da bundan bahsetmiştim arkadaşlar, nitelikleriniz önemli. Liseyi bitirince ilk fırsatta ehliyetinizi alın, arabam, motorum yok, ne işe yarayacak diye düşünmeyin. Önemli olan geleceği bilmek değil, ona hazırlıklı olmaktır. Bilgi, belge ve tecrübenin size zararı olmaz. Amerika’da saat ücreti yevmiye alırsınız ve saatte ortalama 7-8 dolar kazanırsınız.  Ben taksici mantığıyla çalıştım, haftalık 200 dolar pedicab kirası ödedim ancak mesai saatlerim içerisinde ne kazandıysam hepsi bana kaldı (bu arada Amerika’da gelir vergisi ödenmeyen tek iş PEDICAB ki bu yüzden Amerikalılar pedicab driver’ları sevmez). Toplam iki buçuk ay ve her Allahın günü çalıştığım bisiklet taksi işinde 11000 dolar kazandım ve 5000 dolar toplam masrafım olmuştu. Geri kalan parayı Work and Travel dönüşü borçlarımı kapatarak bir kısmını da Erasmus öğrenime ayırarak değerlendirdim. Work and Travel’a İzmir’deki Partner Educational Şirketi ile gittim ve bu hayalimi gerçekleştirmemde bana 2000 dolar borç veren dayım Ahmet Eşen’e teşekkürü bir borç bilirim. İyi ki varsın dayı!

4. Erasmus Öğrenim: Erasmus öğrenimini dördüncü maddeye almamın birçok sebebi var arkadaşlar. İlki, Erasmus öğrenimde okul okumaya gidiyorsunuz ve normalde Türkiye’de bölümünüzde ne yapmanız gerekiyorsa Erasmusa gittiğinizde de aynısını yapıyorsunuz: derslere girmek, sunum/proje hazırlamak, sunum, ödev, staj yapmak ve sınavlara girmek. İkincisi, Erasmusa ya kış döneminde eylülde ya da yaz döneminde nisanda ya da 1 yıllığına (yaz-kış) gidebilirsiniz. Neye göre kime göre derseniz üniversite ve bölümün anlaşmasına göre değişir (Bilateral Agreement). Eylülde gideceklere şimdiden Avrupa’da ve hayatta bol şans dileyelim çünkü kış mevsiminin eli kulağında ve depresif günler sizi bekliyor olabilir. 😀 Hele bir de İzmir, Antalya gibi bol güneş alan bir ilimizden gittiyseniz mesela Hollanda’da güneşi gördüğünüz günler ışığı gören tavşan gibi bakakalın. 🙂 Ancak 1 yıllığına giderseniz birinci dönem alışma-ısınma turu olurken ikinci dönem maç gibi olur. İkinci dönem bahar akabinde yaza denk geldiği için güzel ama tam alıştım, oh, mis derken dönem bitiyor. 😀 Ben dördüncü sınıfın ikinci döneminde gittim ve son dönemi orada okuduktan sonra mezun oldum. Burada artı parantez açayım, Erasmus öğrenimi birebir bölümünüzle ilgili olduğu için kaçıncı sınıfta ve hangi dönem gideceğinizi Erasmus bölüm koordinatörünüzden öğrenin. Aynı üniversitede iki farklı bölüm tamamen farklı ülkelere, farklı sınıflarda ve farklı dönemlerde öğrenci gönderebilir. Gittiğiniz ülkede eğitim dilini de iyi öğrenin, Erasmus dil sınavına hangi dilden gireceğinizi de. Ben Almanca öğretmenliği öğrencisi olduğum için Almanya’daki üç üniversiteye başvurmuştum ve eğitim dili doğal olarak Almancaydı. Kendi dönemimdeki Almanca bilen, Almanca dil sınavıyla gelen ve Almanca eğitim alan tek öğrenci olmanın haklı gururu yaşadım. 🙂 Yok, gerçek anlamda çünkü yarı zamanlı olarak bulduğum işe Almancam sayesinde alınmıştım. Bu noktada Erasmus öğrenimle ilgili doğru bilinen yanlışlara bir daha dikkat çekelim.

I. Erasmus’a gitmek için para verilir. Hayır, tam tersine Erasmus’u kazananlar Erasmus bursu alırlar ki stajda olduğu gibi ülkeden ülkeye değişmekle beraber ortalama 500 Euro alırsınız (Bu para genellikle gitmeden ya da siz gittikten kısa bir süre sonra hesabınıza yatar). Eğer öğrenci Erasmus bursu almak için kontejana yerleşemezse tüm masrafları cebinden öder ya da öğrenci bursu kazandı ancak Erasmus’u yarım bırakıp döner, derslere gitmez ve sınavlardan kalırsa Erasmus ofisi yani üniversiteniz almış olduğunuz bursu size seve seve faiziyle ödetir. İşte bu da Erasmus öğrenimini dördüncü maddeye koymamın üçüncü nedeni. 

II. Erasmus okulu uzatır. Normalde üçüncü sınıfın ikinci dönemi gittiniz ve tüm derslerinizi başarıyla verdiniz diyelim ki siz gitmeden bir dönem önce diğer okulun Erasmus koordinatörüyle sizin bölümünüzün Erasmus koordinatörü arasında Learning Agreement denilen bir mutakabat imzalanır. Bu anlaşmada Türkiye’de alacağınız derslerin Erasmus’a gittiğiniz ülkelerdeki denkleri belirlenir ve o derslere girersiniz. Girdiniz ancak başarılı olamadınız, veya devamsızlık yaptınız. İşte o zaman doğal olarak Erasmus okulunuzu uzatmış olur. Yani buna Erasmus demeyelim de SİZ diyelim. 😀

III. Erasmus her üniversitede yok. Arkadaşlar, beni güldürmeyin. Her şeyden önce Erasmus üniversite bazında değil, bölüm bazında imzalanır. Sizin kazandığınız üniversitenin Erasmus’u olup olmaması sorun değil, sizin yerleştiğiniz bölümün anlaşmasının olup olmaması sorun. Örneğin, üniversiteyi kazandınız, Erasmus bölüm koordinatörünü buldunuz ancak o size kötü haber verdi, dedi ki “Bizim bölümün Erasmus’u yok”. Ya böyle bir anlaşmadan onun haberi yoktur, ya da iş yapmak istemiyordur. Hemen pes etmeyin, koordinatörünüzü ikna edin, yurt dışından özellikle sizin gitmek istediğiniz bir ülkeden bulacağınız bir üniversiteden sizinkiyle aynı bölümden biriyle ikili anlaşma yaptırın. İnanın, Mars’a uzay aracı göndertmiyorsunuz, yeterki hemen pes etmeyin ve işin peşinden kendiniz koşun. Ya da şöyle söyleyeyim, karşınıza bir sorun çıktığında bu sorun neden var diye değil ben bu sorunu nasıl çözebilirim diye düşünürseniz beyniniz çözüm odaklı çalışmaya başlar. Zira kendi bölümümden Erasmus’a giden ilk öğrenci benim ve gidene kadar Dokuz Eylül beni dokuz doğurtmuştu. 😀 Olur Böyle şeyler.

Evet, ne dedik şimdiye kadar? Erasmus stajı, Summer Camp of America, Work and Travel ve Erasmus öğrenim. Üniversite öğrenciliğiniz boyunca bu programlardan hepsini yapma şansınız olmasa bile en azından birini yapın arkadaşlar! Denediniz ancak bunlardan hiçbirini yapma şansınız olmadı, üzülmeyin, bu size aktarabileceğim yurt dışı programlarının yarısı bile değil! Daha fazlası için başka bir yazı kaleme almam lazım ki hâlihazırda epey uzattığımın farkındayım.

Gelelim dil olayına… Gençler, çenemin bu kadar düşme sebebi hem yurt dışı programları hem de yabancı dil en büyük tutkum olduğu içindir. Yani, beni  bırakın, bu konular hakkında sabaha kadar konuşabilirim. 😀 Yurt dışına çıkarken pasaport tamam lazım da onu parasını verip bir hafta içerisinde alıyorsunuz. Pekiyi, bu İngilizce ne olacak? Fark ettiğiniz üzere şu ana kadar detaylı bilgi verdiğim yukarıdaki programların hiçbirisinde İngilizceyi şöyle öğreneceksiniz diye bir cümle kurmadım. Yurt dışına gittiğinizde pratik yapacaksınız, native speaker’larla konuşacaksınız. O açıdan kimse sizi karşısına alıp, “My friend, look, what is this? Is this a pencil or pen?” sorusunu sormayacak. O yüzden Erasmus stajında, Summer Camp of America’da, Work and Travel’da ve Erasmus öğrenimde dil öğrenilmez, dil geliştirilir! Tabii ki gittiğiniz ülkede bir kursa gider ve o dille ilgili derslere katılırsanız, o başka. Benim demem şu ki arkadaşlar, dili kendi başınıza evinizde öğreneceksiniz. Daha önce blogumda yabancı dille alakalı birçok yazı kaleme aldım. İsteyenler o yazıları da inceleyebilir.

Ve, evet, en sona sakladığım bonus habere geldik. Bakın, hacıdan dönmüş babanız size böyle kıyak yapmaz haa! 😀 Şimdi arkadaşlar, buradaki bağlantıya tıklayarak Basic English for Beginners’ı ücretsiz bir şekilde telefona, tablete, laptopa, masaüstü bilgisayara indireceksiniz. İngilizce seviyenizin ne durumda olduğu hiç önemli değil, en sıfırdan alacağız. Neden en sıfırdan alıyoruz? Temeliniz ne kadar sağlamsa binanız da o kadar yükseğe çıkar da ondan. Toplam 80 ünite var ve her gün bir ünite çalışacaksınız. Alın size 80 günde devr-i alem! Sonra nereye isterseniz oraya gidin sevgi pıtırıcıklarım… “Hocam, piyasada o kadar kitap varken biz niye sizin hazırladığınız bir kaynaktan İngilizce öğrenelim” diye haklı olarak sorabilirsiniz. Cevabım hazır ki. 🙂 Elin Amerikalısı, İngilizi bir kitap yazarken sizin nasıl dil edindiğinizi düşünerek kitabı kaleme almaz, kendi ana dilinde kendi nasıl öğrendiyse ona göre yazar. Ancak ben Türk bir anne ve babanın çocuğu olarak İngilizceyi ana dili değil ilkokuldan sonra yabancıl dil olarak öğrenmiş birisiyim yani ben kendi kaynağımın referansıyım. Sıfırdan kendi kendine öğrenebileceğiniz için en uygun başlangıç diye düşünüyorum. Sonra başka kaynaklara da yönelebilirsiniz elbet! Şimdi gençler, ben Türkiye’de doğmuş, devlet okuluna gitmiş bir dilci olarak ne Almancayı ne de İngilizce ne yurt dışında dil okulunda ne de özel ders alarak ne de yabancı çocuk bakıcılarından öğrenmedim. Eskilerin tabiriyle dizimi kırarak dirsek çürüterek evimde masa başında öğrendim. Ben size garanti ediyorum, cebinizden sıfır masraf yaparak İngilizceyi öğrenebilirsiniz. Yeter ki her gün bir saatinizi geleceğinizi değiştirecek bir niteliğe yatırım yapın. “Hocam, zaman yok” diyorsanız oraya gelirim, fırıncı küreğiyle ağzınızın üstüne vururum (sosyal mesafeye dikkat). =D 16 Marttan beri ne üniversitelerde ne liselerde ders yok ve pandemi sürecinde zaten hep evdeydik. Eee, şimdide hava sıcak, dışarıda ne yapacaksınız, oturun çalışın işte. Evinizde vardır birkaç eski ancak boş olan defter. Eee, defter varsa sözlükte vardır. Her gün bir konuyu yazarak çalışacaksınız. Bilmediğiniz kelimeleri sözlük yerine cep telefondan da bakabilirsiniz ama o bildirimler yok mu? Arkadaşlar, kendinizi kontrol edemiyorsanız, online sözlük yerine normal sözlük kullanın, dikkat dağıtıcı unsurları ortamdan uzaklaştırın. Sonra kendinizi ödüllendirmek için Youtube’tan İngilizce alt yazılı bir short story (kısa hikaye) veya Netflix’ten İngilizce alt yazılı bir bölüm sitcom (How I Met Your Mother’ı tavsiye ederim) izleyebilirsiniz. Ya da yürüyüşe çıktığınızda kulaklığınızı takın ve Spotify’dan indirdiğiniz Podcast’leri dinleyin. Pekiyi, “Hocam, Basic English for Beginner’taki alıştırma ve okuma parçalarının cevaplarına, kelime kartlarına vs. nereden ulaşabilirim” diyenlere ikinci güzel haber akyolahmet.com’da yarından itibaren 80 gün boyunca 80 ünitenin materyallerini yayınlayacağım. Anlamadığı konu olan zaten bana her türlü ulaşabilir. Ben bu işe hazırım, pekiyi ya siz?

O değerli zamanınızı ayırıp yazının burasına kadar geldiyseniz özetle şunu söyleyeyim: Yabancı dil bilmek benim hayatımı tamamen değiştirdi ve sizinkini de değiştirsin isterim. “Hocam, ben bu İngilizceyi hallettim ancak şimdi ne yapabilirim” sorusunun cevabını da tam 80 gün sonraya denk gelen kafayı kullanma kılavuzunun konusunun cevabı olsun, di mi? 😉

Hayatımı zenginleştiren dillerin anısına…

Ahmet Hoca…

Kafayı Kullanma Kılavuzu XXVI – Bütünü Görmek

Öğrenciler sınıfta sohbet ederken kulak misafiri olurum. “….Filanca idarecimizle iletişim kuramıyoruz, çok sert, hemen kızıyor.” “Şu hocamıza da bir şey sorulmuyor, hemen tersliyor” vs. Öğrencilerin kendi aralarındaki yaptıkları bu sohbetlerde her ne kadar haklılık payı olsa da onlara hemen şunu sorarım: “Gençler, bahsettiğiniz hocanız katı bir idareci olabilir ancak kendisi çok iyi bir babaysa? Ya da çok sevdiğiniz bir öğretmeniniz kendi çocuklarına çok katı davranan bir anneyse? Sınıftaki davranışları gayet sakin olan bir öğretmeniniz evde eşine karşı psikopatça davranıyorsa?” Yani insanları veya olayları değerlendirirken sadece tek boyutlu ele almak bizlerin bütünü görmesindeki en büyük engeldir.

            Cumartesi ve Pazar günü TYT ve AYT’ye girecek öğrencilerimiz belki de şu ana kadar en ciddi sınavlarına girecekler. Tüm dünya ve bizler corona virüsüyle mücadele ettiğimiz, yaşam tarzımızı değiştirdiğimiz günümüzde 16 marttan itibaren okula gidemeyen ve tamamen evlerine kapanan özellikle 12. sınıf öğrencileri çok gerildiler, çok endişelendiler. Elbette bunda değişen ve tekrar değişen sınav tarihi de etkili oldu. Arkadaş ve öğretmenlerinden ayrı kalarak birçoğu gittiği kursu, etkinlikleri, sporu bırakmak zorunda kaldı. Planlanan tüm o mezuniyet baloları, kep atma törenleri rafa kaldırıldı. Ne kadar da kötü oldu her şey değil mi? Halbuki, corona salgını yaşanmasaydı ve her şey olağan akışında devam etseydi, 19 haziranda karne aldıktan sonra hayat herkes için normal seyrinde devam edecekti ya da öyle mi olacaktı?

            Üniversite sınavına girdiniz ve istediğiniz üniversiteyi-bölümü kazandınız. Diyelim ki Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümüne yerleştiniz. Sonuçlar açıklandı, ailecek bayram ettiniz, konu komşu sizi tebrik etti, alnınız açık başınız dik yürüdünüz her zaman yürüdüğünüz ev ile okul arasındaki yolu. Güzel haberi hocalarınızla paylaşmak için okula da uğradınız ve kendinizle tekrar gurur duydunuz, değil mi?

            Zaman bu, çabuk geçer lafına riayet edelim ve sizi üniversiteye kayıt yaptırdığınızdan günden dört beş yıl sonrasına götürelim. Düğün dernek bayram ederek sonucuna sevindiğiniz üniversiteden mezun olduktan sonra iş bulamadınız. Ya da atandığınız bir devlet kurumunda işe başladınız ancak işinize gittiğiniz bir gün veya lojmanınızda bir gece uyurken hain bir saldırıda şehit düştünüz. Ya da çok severek yaptığınız mesleğinizde bir iş kazasına uğradınız ve kötürüm kaldınız. Ya da severek gidip geldiğiniz işinizde size haksızlık yapıldı ve bir şekilde işinize son verildi. Ya da hayalini kurduğunuz o “sıfır” arabayı maaşınız karşılığında kredi çekerek satın aldınız ancak arabanıza tam kavuştum derken kaza yaptınız ve hayatınızdan oldunuz. Hep bir ev sahibi olmak istediniz ve geleceğinizi bankaya ipotek ederek bir ev satın aldıktan sonra sizin adına yuva dediğiniz dört duvar size bir depremde mezar oldu.

            “Hocam, bunlar hep korku senaryosu, bunların hiçbirisi benim başıma gelmez” diyorsanız çevrenize şöyle bir bakın derim. Örneğin boşanan çiftlerin hiçbirisi “Biz nasıl olsa boşanacağız” diyerek nikâh masasına oturmuyor veya trafik kazası yapan hiç kimse “Bugün araba sürerken kaza yapacağım” diyerek direksiyon başına geçmiyorsa, başımıza gelen birçok felaket aslında hayatın bir parçasıdır.

            “Hocam, yeter ama, sınava bir gün kala içimiz şişti” diye serzenişte bulunuyorsanız, o zaman ben de sizlere bir serzenişte bulunmak istiyorum. Üniversite sınavları gibi tüm sınavları hayatın merkezine koyan ve hayatı kaçıran çok insan var şu memlekette. İlkokuldan ortaokula geçişte başlayıp ortaokuldan liseye, liseden üniversiteye, üniversiteden memuriyete veya özel sektöre… Hep bir sonraki sınavın daha önemli olacağını, daha önce girilen sınavın artık bir önemi olmadığını sanarak hazırlandınız tüm o sınavlara. İlkokul beşte (şimdi dörtte) girdiğiniz sınav önemliydi çünkü iyi bir lise için iyi bir ortaokul şarttı. Orta sonda girdiğiniz sınav (şimdiki ismiyle LGS) daha da önemliydi çünkü iyi bir üniversite için iyi bir lise şarttı. Lise sonda girdiğimiz üniversite sınavı çok daha önemliydi çünkü iyi bir iş için iyi bir üniversite şarttı. Atanıp memur olmak için KPSS şu ana kadar girilen sınavların en önemlisiydi çünkü 16 yıllık eğitimin karşılığı alınacaktı. Veya kurumsal firmalara yapılan iş başvuruları ve sonrasında mülakatlar çok önemliydi çünkü artık iş hayatına hazırdınız. Mezun olana kadar harcadığınız tüm  emek, zaman ve paranın karşılığını alma zamanı gelmişti.

            Kısaca, anaokulu, ilkokul, ortaokul, lise, üniversite, mezuniyet, atama, iş bulma, bu noktaya gelene kadar bol bol girilen, her sene adı değişen ve giriş ücreti artan ancak içeriği değişmeyen sınav silsilesi, “erkekler için askerlik”, sonrasında da evlilik, düğün, toplumsal baskıyla beraber çocuk, banka kredisiyle önce bir ev, sonra bir araba (sıralama değişebilir) vs. O da ne… Bir bakmışsınız, bu kez sizin çocuğunuzun gireceği sınavlar için endişelenmeye başlamışsınız. Çocuğunuzun anaokulu, ilkokulu (özele mi gitsin devlete mi), ortaokulu, lisesi, lisede seçeceği bölümü (sayısal mı sözel mi), üniversitesi (uzağa yollamayalım, evcil hayvan gibi yanımızda okusun muhabbeti), sonra üniversiteden mezuniyeti, işe girmesi,  düğünü, krediyle ev-araba alması, iş kurması vs. Burada bir çocuk tekerlemesi aklıma geliyor: Sar makarayı sar sar sar/Çöz makarayı çöz çöz çöz/Şöyle de böyle de şak şak şak/ Şöyle de böyle de şak şak şak.

            Biraz gülümsemeye ihtiyacımız vardı, değil mi? 🙂 Evet, hayat dediğimiz bize ayrılan süre şöyle de böyle de geçecek. O yüzden hayatı tren yolculuğundaki farklı istasyonlarına yani okullara, sınavlara bölerek yaşamaktansa acısıyla tatlısıyla, başarı ve başarısızlıklarıyla, hastalığıyla ve sağlığıyla, mutluluk ve hayal kırıklığıyla bir bütün olarak ele alır ve yaşarsanız, çok anlam yüklediklerinizin gerçekten o kadar anlamlı olmadığı gibi anlamsız görünen ufak detayların da anlamlı olabileceğini görürsünüz. Yok, her şeyin üç saatlik bir sınava ve üniversite eğitimi sonunda alacağınız bir diplomaya bağlı olduğunda ısrar ediyorsanız, istasyonda vapur bekleyen yolcudan bir farkınız kalmaz!

            Cumartesi-Pazar sınava girecek tüm öğrencilerimize başarılar diliyorum. Daha önce dediğim gibi “Sınavın tekrarı vardır, hayatın yoktur.”

            Saygılar,

            Ahmet Hocanız

Kafayı Kullanma Kılavuzu XXV – Yurt Dışı vs. Türkiye

Birçok öğrencimin ve onların velilerinin aklındaki en büyük sorulardan bir tanesini ele alacağım bu yazıda. Üniversiteyi bitirdikten sonra diplomayla alanında iş bulabilir mi mezun öğrencimiz? Bulamazsa yurt dışında yaşaması daha mı iyi? Yurt dışında iş bulması ve yaşaması ne kadar mümkün?

Yazının başında uyarayım, kesinlikle ürün yerleştirme olmadığı için beyin göçü reklamı yapmayacağım, ayrıca Amerika şöyle iyi, Almanya böyle güzel; Türkiye tu kaka demeyeceğim. Yapmaya çalışacağım şey sahip olduğum tecrübeyi sizlere faydalı olacak şekilde paylaşarak benim geçtiğim yollardan geçecek gençlerimize örnek olmak.

Bu yazıda yurt dışında eğitimden bahsetmeyeceğim çünkü daha önceki Kafayı Kullanmak Kılavuzu X – Yurt Dışında Eğitim’de bu konuya detaylı yer vermiştim. Hangi ülkede ne amaçla bulunduğumu ise Kafayı Kullanmak Kılavuzu XXI – Neden Work and Travel, Erasmus & EVS Yaptım’ta paylaşmıştım.

Kafayı Kullanma Kılavuzu XXV – Yurt Dışı vs. Türkiye’nin amacı daha önce yurt dışına hiç çıkmamış ancak üniversiteden mezun olduktan sonra yurt dışına göç ederek orada çalışmayı düşünenlere ayna tutmak. Tecrübelerimi Amerika ve Almanya’ya dayandıracağım çünkü yurt dışında en uzun süre yaşadığım yerler orası: 2011’de Amerika’da Work and Travel, 2012-2013 Almanya’da Erasmus ve EVS. Eminim, benden daha uzun süre Amerika ve Almanya’da yaşamış insanlar benden daha farklı fikirler de beyan edebilirler, sonuçta herkes hayatı kendi penceresinden gördüğünden deneyimlerimiz de nesnel değil özneldir.

O halde başlayalım. Nasıl ki bir binayı, o binayı hiç görmeyen birine tasvir etmemiz gerektiğinde binanın içinden dışarı çıkmamız, binanın sadece ön cephesini görmek yeterli olmadığı için arka cephesini, sağını solunu ve her şeyden öte çatısını görmek için daha yüksek bir binanın üzerine çıkmak ve çevresini görmek için binadan uzaklaşmak gerekiyorsa içinde yaşadığımız ülkeyi tanımak için de ülke dışına çıkıp uzaktan bakmak gerekiyor. Ve ne kadar çok ülkeye giderseniz o kadar çok iyi tanıyorsunuz ülkenizi. Yok, efendim, bunu sadece Türkiye üzerinden değerlendirmeyelim. Herhangi bir ülkenin herhangi bir vatandaşı için de aynı durum geçerlidir. Kendi milletimizi de böyle tanırız aslında. Farklı bir ülkede yaşarken o ülkenin vatandaşlarıyla kendimizi sürekli kıyaslamaya başlarız ve onlarda olup bizde olmayan özelliklerle bizde olup onlarda olmayan özellikleri karşılaştırarak bir değer yargısına ulaşırız.

Pekiyi, üniversiteyi bitirdik, yurt dışında bir firmaya başvurduk, kabul de aldık, çalışmaya gittik. Bizleri en çok ne zorlar?

1. Yabancı dil: Anlatmaya gerek yok, hepiniz biliyorsunuz, Türki Cumhuriyetlere veya Azerbaycan’a gitmiyorsanız, çalışmaya gittiğiniz ülkenin dilini çok iyi bilmeniz sizin için şart, şart olmadığı durumlarda ise avantajdır. “Hocam, benim emmoğlu Rusya’da bir şirkette çalışıyor, tek kelime Rusça filan da bilmiyor. Ne var ki, ben de gider çalışırım” diyorsanız, yolunuz açık olsun, emmoğluna da selam söyleyin. 😀 Yurt dışında birçok Türk firması var ve orada zaten Türklerle işçi olarak mevsimlik çalışıyorsunuz ve genelde bu firmalar inşaat firmalarıdır. Benim akrabalarımdan da vardı bu şekilde çalışan ancak uzun vadede bir iş bulmanız ve o ülkede kariyer yapmanız ana dilinizle çok mümkün değildir. Benim demek istediğim Korecenizle Güney Kore’de Samsung’ta mühendis olarak çalışabilmek. O yüzden diploma köleliğini bir tarafa bırakıp bilginize yatırım yapın ve aklınızda ‘yurt dışında şu ülkede çalışım fikri‘ varsa üniversitede o dili öğrenin, hatta o ülkeye gidin, staj veya Erasmus vs. yapın.

2. İş Tecrübesi: Daha önceki birçok Kafayı Kullanma Kılavuzunda iş tecrübesinin öneminden bahsetmiştim. Size Yurt Dışı vs. Türkiye kıyaslaması yapayım: Tükiye’de üniversite öğrencisi iş tecrübesi kazanmak için üniversiteden mezun olmayı beklerken yurt dışında öğrenciler okurken çalışmaya başlar. Türkiye’de anne-babalar her ay çocuklarına para yolladığı için öğrenci bir iş bulup para kazanmaya veya iş hayatını öğrenmeye ihtiyaç duymaz. Kafayı Kullanma Kılavuzu Hayat Çok Mu Zor’da değindiğim gibi, sırf okula gidip gelerek ders dinleyerek yorulduğunu iddia eden öğrencilere acıyorum çünkü iş hayatına atıldıklarında çok zorlanacaklar. Sadece 1 gün bile herhangi bir iş yerinde veya tarlada vs. çalışmamış olanlar varsa ve mezun olduktan sonra diplomayla masa başı iş bekliyorlarsa sonları hayal kırıklığı olacak. Evet, Amerika ve Avrupa’daki veliler acımasız çünkü çocukları 18 yaşına geldiklerinde onların arkasından çekilerek hem onları okumak hem de okurken çalışmak zorunda bırakıyorlar ancak çocukları mezun olduktan sonra ışığı gören tavşan gibi bakakalmıyorlar. Daha önce de dediğim gibi okul hayatı fragmandır, iş hayatı filmdir. Siz asıl filme hazırlanın.

3. Kültür: Yabancı diliniz çok iyi olabilir, üniversitede okurken birçok işte çalışmış, stajlarınızı yapmış ve deneyim kazanmış olabilirsiniz ancak yurt dışında çalışırken aşina olmanız gereken asıl özellik kültüre aşinalıktır. Daha önce gitmediğiniz bir ülkenin kültürüne o ülkeyle ilgili dizi, film, belgesel, video izleyerek, kitap, dergi, gazete okuyarak, internetten araştırma yaparak, o ülkenin Youtuber’larını takip ederek, çevrimiçi arkadaş edinerek vs. aşina olabilirsiniz. Bu şekilde ön bilginiz olursa kültür şoku yaşamazsınız. Birkaç örnek verelim. Millet olarak bireysel özgürlükle toplumsal özgürlüğü hep karıştırırız. Bizde bireysel özgürlük “toplum içerisinde, sokakta istediğimi yaparım, kimse bana karışmaz, kural tanımamazlık olarak algılanırken toplumsal özgürlük diğer insanların eleştirilerine göre davranışlarımızı veya yaşam tarzımızı kısıtlamak anlamına geliyor. Bir Amerikalı bireysel özgürlüğü doğrultusunda istediği giyinip istediği yaşam stilini sürdürürken biz bunu toplum ne der diyerek kendimizi kısıtlamaya gidiyoruz.  Ancak toplumsal özgürlük sokağa çöp atmamayı gerektirirken biz bunu bana kimse karışamaz deyip kuralları çiğnemek olarak algılıyoruz.  Yani bir Türk kafasıyla Amerika’da ve Almanya’da sorun yaşayabilirsiniz, siz kırmızı ışıkta beklerken polis yoksa ve araç gelmiyorsa da bekleyin. Bireysel hayatınızı da istediğiniz gibi yaşayın. Merak etmeyin, konu komşu yurt dışında bir şey demez, erkeklerin küpesine, kızların etek boylarına karışmazlar. Buradaki örnekleri çoğaltmak mümkün ancak ben kısa kesiyorum. Eğer ön yargınız varsa, korkuyorsanız, gidin, görün ve yurt dışında yaşayın ancak korkularınızla kabuğunuzda yaşamayın.

4. İklim: Son altı yıldır Bodrum’da yaşayan ve Bodrum’un hakkını veren birisi olarak böyle bir coğrafya, böyle bir doğa kolay kolay bulunmaz. Neredeyse 300 gün güneş görüyoruz, deniz mis, hava temiz. Nisanda yüzmeye, mayısta kampa, haziranda tekne turuna gidiyoruz. Pusulamızı bir anda Kanada’ya çevirelim ve altı ay kışın nasıl geçtiğini hayal edelim. 🙂 O kadar da uzağa gitmeye gerek yok aslında, örneğin Almanya’yı göz önüne getirelim. Eylül dedi mi kış başladı demektir. Aralıkta saat 14:30’da sokak lambaları yanar ve yürürken gri havadan içinizi kasvet basar. Altı ay güneşi unutun diyorum size! Çok iyi hatırlıyorum, Magdeburg’ta EVS yaparken balkona domates fidesi dikmiştim, fide büyüdü, domates verdi ancak ağustos ayına geldiğimizde bile hâlâ kızarmamıştı. Birinin kafasına taş niyetine atabilirdiniz yani. 😀 Erasmusa özellikle kış dönemi (1. Dönem) eylül ayında gidenlerin en çok zorlandığı ve geri dönüp gelmek istedikleri sebeplerinden biridir hava koşulları. “Ama hocam, Hollywood filmlerinde hep okyanus kıyılarında hava güzel, ortam güzel, kızlar güzeldi” diyorsanız Google amcayı açın ve ABD’nin kaç eyaletten oluştuğunu ve Hollywood’un yer aldığını coğrafyayı inceleyin. Akabinde bir de New York’u inceleyin. Yazın nemi, kışın ayazı sizi acı gerçeklerle tanıştırır. Hayaller Miami, hayatlar Sibirya yani. 😀

5. Yeme-İçme: Türkiye gerek coğrafi konumu gerek bünyesinde barındırdığı farklı kültürler sayesinde bence dünyadaki en geniş  gastronomiye sahip. Yani o kadar güzel yemeklerimiz var ki  UNESCO tarafından 33 ülkeden 47 şehrin içinde yer aldığı “Dünya Yaratıcı Şehirler Ağı”na gastronomi kategorisinde dahil edilen Gaziantep, Hatay ve Afyonkarahisar gibi illerimiz var. Siz bir Hataylı olarak Amerika ve Almanya’ya giderseniz ve yemek yapmayı bilmiyorsanız yandı gülüm kağıt helva! Amerika = Fast Food + Pizza. Almanya = Sosis + Patates. 😀 Ben yemek yapmayı neden Almanya’da öğrendim sanıyorsunuz? Keyfimden mi? Yahu, hadi dediniz, acıkınca giderim, dönerciye yerim mis gibi döner. O da her zaman olmuyor çünkü adamların çalışma saatleri var. Evet, evet, yanlış okumadınız. Almanya’da 7/24 açık restoran bulamazsınız. Varsa da ya pizzacıdır yada fast food. Bizim kadar zengin mutfağa sahip ülkeler yok mu? Elbette var ancak yurt dışında restoranda yemek yiyerek hayatın sonu gelmez, hem mide hem bütçe erken çöker, haberiniz olsun. Şimdi canım acayip etli etmek çekti bu kadar yemekten söz edince. 😀

6. İnsan İlişkileri: Yurt dışında bu konuda hem iyi hem kötü tecrübelerim oldu. İyi tarafı, kimse kimseye karıştığı yok gerçekten, imajınız, ilişki durumunuz… Hatta siz siz olun, samimi değilseniz kimseye maaşını, evli olup olmadıklarını, çocuk sayısını, çocuğu yoksa niye yapmadığını, evi-arabası olup olmadığını sormayınız. Ya sorup da napacaksınız zaten, nüfus müdürü müsünüz, vergi uzmanı mısınız, adamın maaşını öğrenip gelir vergisini mi hesaplayacaksınız, nedir yani? Öteki taraftan, bir Almanla arkadaş olmak için biraz süre geçmesi gerektiğini unutmayın. “Ayy, ben eve çaya davet ederim, o da beni kahve-kek’e davet eder. Komşuya bir tepsi börekle giderim, o da bana bir kutu Noel kurabiyesiyle gelir” diyorsanız, yok öyle bir şey.

7. İş Hayatı: Bu son madde ile kapanış yapacağım çünkü yazımızın amacı yurt dışında çalışmak. Gençler, “Bir tanıdık bulurum, milletvekili yakınımı ararım, belediye başkanı akrabam bana hemen bir iş ayarlar.” Lütfen bunların ülkemiz sınırları içerisinde kaldığını kabul edin ve yurt dışında “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” düsturunu belleyin. Yaptığınız işte iyiyseniz, işinizi hakkını vererek yapıyorsanız, hangi ülkede olursanız olun takdir edilirsiniz. Maalesef işin gerektirdiği bilgi, belge ve tecrübeye sahip olmadan işin sunduğu olanaklara odaklanan bir sürü niteliksiz ve ne iş olursa yaparım abilerle ablalar dolu ülkemizde. Önce bir alanda kendinizi eğitin, sonra yurt dışında çalışma hayali kurun.

Geldik nihai sorulara: “Hocam, en sevdiğiniz ülke hangisi? Hangi ülkede yaşamak isterdiniz? En rahat hangi ülkede yaşanır? Girişimcilik için doğru ülke neresi?” Sevgili gençler, hepsinin cevabı Türkiye! Şimdi diyeceksiniz, “İyi de hocam, o zaman niye herkes yurt dışına kapağı atmaya çalışıyor.” Bu, kişisel bir tercih ve her tercih bir vazgeçiştir. Yurt dışına taşınıp orada yaşamaya başlayan insanların kazandıkları kaybettiklerine değiyor demek ki. Unutmadan, Türkiye dışında hangi ülkeye giderseniz gidin, ikinci sınıf vatandaşsınız. Ayrıca, kendinizi en iyi ana dilinizde ifade edebilirsiniz, en rahat kendi kültürünüzde ve coğrafyanızda sevdiklerinizle birlikte yaşarsınız. “Eee hocam, iş yok, işsiz mi kalalım” sorusuna cevabım yurt dışına taşınmadan da yabancı firmalar için çalışabilirsiniz. Bence o ülke mi bu ülke mi Türkiye mi diye sormak yerine şu soruyu sorun: “Yurt dışında bir firma sizi niye işe alsın? Firmaya hangi değeri katacaksınız? Firmadan beklentilerin var ancak firmanın senden beklentileri ne olacak?” “Türkiye’de girişimciliğin önü kapalı, ondan yurt dışına gideceğim” diyorsanız yurt dışında olanı ülkemize getirin. Türkiye’de bir ürün geliştirip yurt dışına ihraç edin, ülkeye döviz girsin. Bunların hepsi girişimcilik. Kısaca, yurt dışında iş bulup çalışma hayali kurmadan önce yurt içinde ayaklarınız yere bassın. İş yoksa iş yaratın, herkes şikayet ediyorsa siz çözüm üretin, sorunun değil, çözümün bir parçası olun. Örneğin bu yazıyı okuyup bitirdikten sonra kariyer.net’te CV oluşturun ve biraz zaman ayırarak piyasada ne tür eleman arandığına bakın. Belki de iş çoktur ama sizde iş yoktur!

Saygılar,

Ahmet Hoca

Kafayı Kullanma Kılavuzu XXIV – Öğretmen olmasaydım Ne İş Yapardım?

Yemek yemeğe gittiğim bir restoranda öğrenci velilerimizden biriyle karşılaştım. Velimiz sohbet açmak için bir soru sordu: “Hocam, malumunuz, bizim kız on birinci sınıfta, siz de bu yıl dersine giriyorsunuz, sizce seneye hangi meslekleri yazalım?” Hemen cevap vermedim tabii ki, çünkü genelde tercih döneminde karşılaştığım bu manzarayla yine karşılaşmak zorunda kaldım. Cevabım şöyle oldu: “Öğrencimiz burada değilken onun adına tercihleri ve meslek seçimlerini sizinle konuşmam doğru olmaz.” Velimiz benden cevap almaya niyetli olmalıydı ki beni şu soruyla karşı karşıya bıraktı:” Pekiyi, hocam, siz öğrenci olsaydınız hangi meslekleri tercih ederdiniz?” “Tamam o zaman, bu soruya cevap verebilirim” dedim. “Cevabım, sayısalda olsaydım yazılım olurdu” dedim. Bu cevabımız velimizi tatmin etmemiş olmalı ki beni köşeye sıkıştırmaya devam ediyordu. “Hocam, şu an öğretmen olmasaydınız, ne iş yapardınız?” “Cevabım yine aynı olurdum” dedim ve yarı zamanlı olarak yaptığım işim vidIQ’dan ve açık öğretimde okuduğum ikinci üniversite web tasarım-kodlamadan bahsettim.

Restorandan çıktıktan sonra biraz yürüyüş yapayım dedim ve bu soru üzerinde biraz düşündüm: Öğretmen olmasaydım ne işi yapardım. Bu soru beni biraz geçmişe götürdü ve Almanca öğretmeni olarak atandığımda kardeşimin bana söylediklerini hatırlattı: “Ağabey, lisede okurken İngilizceden başka bir şey düşünmezdin, üniversitede eğitim fakültesinde okumam derdin, eğitim fakültesini kazandığında da devlette öğretmen olarak çalışmam derdin. Bak, ne oldu şimdi? Üniversitede almanca öğretmenliği okuduktan sonra devlete Almanca öğretmeni olarak atandın.” Yani, ne diyebilirim ki büyük konuşmuşum, tükürdüğümü yaladım. 😀

Şimdi de üniversite yıllarına dönecek olursak planlarım arasında gerçekten ne KPSS’ye girmek ne de öğretmen olarak atanmak vardı. İzmir’de geçen üniversite boyunca birçok sivil toplum kuruluşunda (ÇYDD, EÇEV, TEMA vs.) aktif bir şekilde gönüllü olarak çalıştım, farklı projelerde yer aldım. Sadece yerel ve ulusal projelerde değil aynı zamanda uluslararası birçok projeye de katıldım. Benim ilk yurt dışına çıkışım da bir AB gençlik değişim projesi sayesinde oldu. Bu işten aldığım keyif sonraki yıllarda da devam etti ve üniversiteden mezun olduktan sonra bu projeciliği meslek olarak yapmaya karar verdim. Üniversitede Avrupa Birliği proje koordinatörü olmak istiyordum. Üniversiteli gençlere Erasmus öğrenimi, Erasmus stajını, Eylem 1.1’i, Traning Course’ları, Avrupa Gönüllülük Hizmetini, Work and Travel’ı, Summer Camp of America’yı, Mevlana değişim programını anlatarak onların da yurt dışını deneyimlemelerini sağlayacaktım.

Neden bu işi bu kadar çok istiyordum? Sebebi şu: Ben Dokuz Eylül Üniversitesinde Yabancı Diller Yüksek Okulunda 1 yıl hazırlık, eğitim fakültesinde de üç buçuk yıl okudum. Dört buçuk yılda öğrenemediğim Almancayı Erasmus’ta altı ayda, Avrupa Gönüllülük Hizmetinde bir yılda öğrendim. Öğretmen olarak haftada iki saat devletin verdiği kitapla Almanca öğreteceğim diye kasacağıma öğrencinin yurt dışına gitmesini sağlarsam çok daha iyi bir iş yapacağıma inanıyordum. Ya da başka bir ifade ile balığı vermeyecektim, balık nasıl tutulur, onu öğretecektim. Bunun için yüksek lisans yapmak gerekiyordu ve yüksek lisansa başvurmak için ALES’e ve YDS’ye girmek gerekiyordu. Dördüncü sınıfın ikinci döneminde Erasmus’la Almanya’ya gittiğim için ne ALES’e ne de YDS’ye ne de KPSS’ye girdim çünkü bu kez daha büyük oynayıp Almanya’da yüksek lisans yapayım dedim. Anlatmaya gerek yok, biliyorsunuz, daha önceki Kafayı Kullanma Kılavuzu XX – Başarısızlıklarım/Kendimle Yüzleşme’de bu süreci anlatmıştım. Uzun lafın kısası, hayat biz oturduğumuz yerden planlar yaparken başımıza gelenlerden ibaretti. 🙂 🙂 🙂

Şimdi, şöyle diyebilirsiniz: ”Hocam, o halde planladıklarınızdan farklı bir kariyer yolcuğunu yapıyorsunuz.” Yani, ne derler, bilirsiniz: Ya aldığınız kızı seveceksiniz ya da sevdiğiniz kızı alacaksınız! 😀 İş hayatı da aynı böyle. Ben de Almanca öğretmeyi ve devlete ait bir kurumda Almanca öğretmeni olarak çalışmayı sevdim.

E-Ticaret: Evet, öğretmenlik sürecinde aklımda bir sürü şey var. Bunlarından birincisi e-ticaret. Herkes internetten para kazanmanın peşinde ve bunun bir sürü alternatif yolu var. E-işletmeler, gelecekte klasik ticaretten daha fazla pay alma peşinde ve e-ticaretin oranı tüm dünyada gittikçe artmakta. “Hocam, e-ticaretten para kazanmak için üniversitede hangi bölümü okuyayım” diye soracaksanız, üniversitelerde herhangi bir bölümü yok ancak kursları, kitapları ve internette tonla materyali var diyebilirim.

Kodlama: Sevgili gençler, şimdiye kadar birçok kafayı kullanma kılavuzunda kodlamadan bahsettiğimi hatırlayacaksınız. Sizlere bir şeyi yapmanızı tavsiye ettiğimde her şeyden önce ben kendim onu yaparak rol model olmaya çalışıyorum. Yani olay şuna dönmesin diye. Veli: “Oğlum, kızım , ders çalış, kitap oku.” Öğrenci bakıyor, velisi Müge Anlı’ya, oradan Survivor’a bağlamış. Kim kimi açlıktan yiyecek, yakından takip ediyor. 😀 😀 😀 “Hocam, kodlamayı nasıl öğrenelim” diyorsanız, UDEMY’de önce Türkçe ve ücretsiz kurslardan yararlanın, sonra yavaş yavaş ücretli ve İngilizce kurslara da geçersiniz. Kimse bana zaman ve para yok demesin zira bir paket sigaranın ortalama fiyatının 15 TL olduğu ülkemizde UDEMY’den 30-40 TL’ye kurs bulabilirsiniz. Zaman mı? Yahu, şu karantina günlerinde zamandan bol ne var? Her gün 1- 2 saatinizi bu işe yatırın çünkü eğitim en uzun vadeli en iyi yatırımdır.

Network Marketing: Ülkemizde ve tüm dünyada en alengirli ve çetrefilli iş alanlanlarından bir tanesi de bu. Siz denemediyseniz bile etrafınızda bu işi hâlen yapmakta olan veya bu işe yatırım yapıp batan birileri mutlaka vardır. Network marketing sektöründe bu işten para kazanan WOMM (Word Of Mouth Marketing) dediğimiz ağızdan ağıza pazarlamacılar, çoğunlukla elindeki katalogtan ürün satanlar ve tahmin edeceğiniz üzere genelde kozmetikçiler. Ülkemizde pozitif örneklerinden biri Avon mesela. Network Marketing’de olumsuz örnekler de verelim de Avon’culara hak geçmesin: Getmyadds, Gano Excel, Quest.net, Karios, Mega Holdings vs. Network Marketing’de bu işe nakit yatırım yapıp batanlar kısa zamanda zengin olacağının hayallerini kuranlar. Bu işi düzgün yapan ve alın teriyle para kazanan insanlar var ancak tüm dünyadan bilinen ismi Ponzi şeması veya ülkemizdeki karşılığı olan saadet zinciri olarak her birkaç yılda bir türeyen ve insanları dolandıran şirketlerin ve insanların ardı arkası kesilmiyor maalesef.

Buradan sadece bir sonuç çıkarmak gerekirse o da şu: Çok para kazanıp zengin olmak istiyorsanız, çok çalışın ve ticaretle uğraşın. Girişimci olmak istiyorsanız, Facebook’u, Aliexpress’i, Amazon’u, Whatsapp’ı, Twitter’ı, Youtube’u, Microsoft’u kurmanıza gerek yok. Pazarda limon satarak işe sıfırdan başlayabilirsiniz.

Sonuca doğru gelirsek… Yakın gelecekte hedeflerim arasında kodlama dillerini öğrenmek; orta gelecekteki hedeflerim arasında Almanca öğretmenliğinden bilgisayar/kodlama öğretmenliğine geçiş yapmak; uzak hedeflerim arasında öğretmenlikten tamamen web alanına geçmek var.

Ve eğer evdeki hesap tekrar çarşıya uymazsa sizlerin de talepleri üzerine tüm tecrübelerimi anlattığım kafayı kullanma kılavuzlarını Youtube’ta video olarak yayınlamak var. 😉

Bir sonraki Kafayı Kullanma Kılavuzu XXV – Türkiye vs. Yurt Dışı’nda görüşmek üzere

Ahmet Hocanız…

Kafayı Kullanma Kılavuzu XXIII – Mezuna Kalmak

Bodrum Anadolu Lisesi görev yaptığım üçüncü orta öğretim kurumu ve 12. sınıflar son yedi yıldır girdiğim sınıflar arasında hep yer aldı. 12. sınıflarda en çok duyduğum ifade “Hocam, biz mezuna kalacağız” oldu. Pekiyi, nedir bu mezuna kalmak, nasıl kalınır, niçin kalınmaz? İşte bu sorulara KKK XXIII’te cevap bulacağız.

İsminde Anadolu/Fen Lisesi geçen tüm okulların akademik başarıyı ön planda tuttukları ve hedeflerinin öğrenciyi dört yıl sonra bir üst kurum olan üniversiteye yerleştirmek olduğunu düşünürsek Türk Eğitim Sisteminin sınıfta kaldığını istatistiksel olarak ispatlayabiliriz: 2019 yılında TYT’ye 2 milyon 390 bin 491; AYT’ye 1 milyon 880 bin 800 aday girdi. TYT’de 150 barajını geçen adayların sayısı 1 milyon 761 bin 392; 180 barajını aşmayı başaranların sayısı ise 1 milyon 275 bin 957 oldu. Demek ki sınava girenlerden 1.114.534 aday baraj altında kalarak direkt mezuna kaldı. Pekiyi, barajı aşan ve tercih yapanların kaçı yerleşti? Yükseköğretim Kurumları Sınavı (2019-YSK) yerleştirme sonuçlarına göre 753 bin 461 aday tercihlerinden birine yerleşti. Tercih yapmaya hak kazanan, tercih yapan ya da yapmayan öğrenci sayısı da 522.496 olarak 1.114.534 rakamına eklenebilir. (Kaynak olarak https://dokuman.osym.gov.tr/pdfdokuman/2019/YKS/sayisalbilgiler18072019.pdf inceleyebilirsiniz).

Daha lise birin başında çiçeği burnunda liseli öğrencimiz üniversiteye gideceğini kafaya koymalı ve 4 yıllık süreci ona göre inşaa etmeli. Meslek liselerini bu gruba dahil etmiyorum çünkü onların hedefi öğrenciyi üniversiteye yollamak değil belli bir alanda meslek sahibi yapmak. Haa, bu konuda ne kadar başarılılar tartışılır ancak, Anadolu/Fen Liseleriyle aynı kategoriye koymuyorum.

Lise 1 bitti, lise 2 bitti, lise 2’nin sonunda sayısal, eşit ağırlık, sözel ve yabancı dil olarak bölüm seçtiniz. Lise 3 de bitti ve geldiniz lise 4’e yani otobana girmeden önceki son çıkışa: D. Lise son sınıfın daha başında haziran ayının ikinci veya üçüncü haftasonu üniversite sınavının olacağından haberdardınız. Amacınız yıl sonunda TYT/AYT’yi geride bırakarak bir an önce kapağı üniversiteye atmaktı. Ancak gördüğüm kadarıyla bir çoğunuz için bu planlar suya düştü ve üniversite kazanma hayali bir sonraki seneye ertelendi. Tabii, üniversiteyi (bkn. Dokuz Eylül Üniversitesi Almanca Öğretmenliği) 22 yaşında kazanmış biri olarak bu yazıyı kaleme almak kendimle çelişiyor gibi görünse de liseden mezun olduğum yıl (2003) ilk girişte üniversiteyi kazanmıştım (bkn. Ege Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı).

Pekâlâ, öğrenci nasıl ve neden mezuna kalır? 4 yılda kateteceği mesafeyi bir yılda katetmeye çalışır da ondan. Lise 1-2 ve 3’te gerekli öğrenmeler gerçekleşmemişse, sadece not için çalışıp sınıfı geçmek veya takdir/teşekkür almak için ezber yaparak geçmişseniz, son sınıfta hem okul dersleri hem üniversite sınav hazırlığı (dershane, kurs vs.) size ağır gelebilir. O halde, bunun sorumlusu lise müfredatı veya üniversite sınav sistemi midir? Elbette hayır! Bunun sorumlusu sizsiniz. Kendi tembelliğinizin sorumluluğunu sisteme atarak başkalarını kandırabilirsiniz ancak kendinizi kandıramazsınız. Lise sonda da pekâlâ istediği üniversiteyi ve bölümü kazanan birçok öğrenci var. Onlar başardığına göre siz de başarabilirsiniz!

Pekiyi, ben mezuna kalır mıydım? Ya da neden kalmazdım? Ben mezuna kalmazdım çünkü 1 yılımı daha ders çalışarak geçireceğime hedefim üniversite ise bir an önce üniversiteye başlardım. “Ama hocam, ben istediğim puanı alamadım, TYT’de baraj altında kaldım, 4 yıllık bir bölüm gelmiyordu” gibi serzenişlerde bulunacaksanız size soracağım soru şu olurdu: “Lise hayatınız boyunca ne yaptınız?”

Mezuna kalmazdım çünkü eğer hazırlık olan bir bölüme yerleşirseniz 1 yılda oradan gidecek, etti mi size 2 yıl. Dahası, dört yıllık bir bölümü yıl kaybetmeden bitirseniz bile mezuniyetten sonra KPSS ile hemen atanacağınızın veya özel sektörde iş bulacağınızın bir garantisi var mı? Erkek öğrenciler için sürece bir de askerliği eklerseniz ülkemizde çalışma hayatına başlama yaşı gittikçe sonraki yıllara kayıyor.  

Şimdi çözüm önerilerine gelecek olursak… Şapkanızı önünüze koyun ve mezuna kalmadan üniversite sınavına kazanmak için kolları sıvayın. Tarihler henüz 24 mart’ı gösteriyor ve YKS 20-21 haziranda gerçekleştirilecek. Her kriz yeni bir fırsat yaratır: Hazır Corona virüs salgınından dolayı okullar eğitime ara vermişken evinizi/odanızı, masanızı bir dershaneye çevirin. Kalan yaklaşık 3 ayı en iyi şekilde değerlendirmeye çalışın.

Üniversite sınavına ilk girişinizde 4 yıllık (lisans) bir fakülte yerine 2 yıllık (önlisans) bölüm veya açık öğretim fakültesinden (uzaktan eğitim) bir bölüm de kazanabilirsiniz. İnanın bana dünyanın sonu değil, hayat bir şekilde devam ediyor. 2003’te üniversiteyi kazanmama rağmen kayıt bile yaptıramamıştım ve 2007’de tekrar kazanıp üniversiteye başlayana kadar geçen yıllar bana farklı bir kulvar açtı, bunun sonucunda ve turizmle ve iş hayatıyla o şekilde tanıştım. Geriye dönüp baktığımda kayıp diye düşündüğüm şeylerin aslında kazanç olduğunu gördüm. Buraya kadar ifade ettiklerim ilk girişinde üniversite sınavı kazanma hedefi olanlara yönelikti. Şimdi gelelim “kesin mezuna kalırımcılara, saldım çayıra mevlam kayırıcılara…”

Gençler, en güzel yıllarınızı boşa harcamayın. Lise son sınıftayken ve üniversite hayalinizi bir sonraki seneye ertelediyseniz dâhi bir yılınızı çöpe atmayın, kendinize yatırım yapın. Özellikle Bodrum gibi denizin ve doğal olarak turizmin, limanın olduğu bir şehirde birçok iş imkanının farkına varın. Liman başkanlığına gidin, gemi adamı belgesi nasıl alınır, kaptanlık kursu var mı, koşulları nelerdir gibi şeyleri araştırarak meslek sahibi olmak için üniversite diplomasını almadan önce kendinizi yetiştirmeye bakın. Kaptanlık, denizde bir iş hayatı ilginizi çekmiyorsa ilginizi çeken bir alanda bir meslek/yetiştirme kursu bulun. Örneğin, halk eğitim merkezinde aşçılık kursuna gidin, dalış brövesi alın, yelken sporu için kurs bulun vs. Yok, illaki üniversiteye gidecekseniz ve iş hayatına üniversiteden sonra başlayacaksanız bile dediklerimi gerçekleştirirseniz daha üniversitede okurken birçok fırsat karşınıza gelecektir.

Sonuç: İster lisans, ister önlisans, ister açık öğretim fakültesi mezunu olun, sürekli ve inanılmaz hızlı değişen çağımızda diploma sahibi olmak da bir yere kadar. Bakın, bir epidemide tüm dünya ekonomik bir durgunluğa girdi ve birçok insan ya işini kaybedecek yada çalışma şartlarını değiştirerek evden (home-office) ve internetten (online/freelancer) çalışacak. Bu halde, nereden hangi diplomayla mezun olursanız olun en çok odaklanmanız gereken niteliğiniz UYUM YETENEĞİ olmalı. 21. yüzyıl çevremizdeki değişime yetişmekte zorlandığımz, dünyanın eskiye oranla gittikçe farklılaştığı bir dönem. İş yapma şekillerimiz, alışkanlıklarımız, günlük rutinlerimiz bu denli değişirken yapmamız gereken kendimizi değişime hazırlamak. “Hocam, ben nereden başlayayım” diye soruyorsanız, “kendinizi 21. yüzyıl vatandaşı yapmak için gerekli niteliklere yatırım yaparak başlayın” derim. Bundan önceki kafayı kullanma kılavuzlarında bunun cevabını vermeye çalıştım. O halde bu yazıyı okuduktan sonra harekete geçme zamanı…

Ahmet Hocanız

Kafayı Kullanma Kılavuzu XXII – Almanca Kaba Mı?

Bu soru bana kaç kere soruldu, inanın bilmiyorum ancak “Almanca kaba” diyenlere ben de şunu sormak istiyorum: “Siz kaç kelime Almanca biliyorsunuz?” Ne oldu, ses gelmiyor. 😀 Uğur Mumcu boşuna dememiş, “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz” diye. Ancak ülkemizde her konuda olduğu gibi yabancı dil konusunda da durum aynı: bilgi yok, fikir çok!

Efendim, ben konuya Almancadan girdim ama şu ana kadar aynı duruma Fransızca, Rusça veya Arapça için de şahit oldum. Filanca dil çok fantastik ama şu dil çok dandik. Bu cümleleri kuran kişilere sorulacak soru belli: Kıyaslama yapabilecek o kadar o yabancı dile hakim miyiz? Ya da şöyle soralım: Kendi ana dilimizi ne kadar iyi okuyor, yazıyor, anlıyor, Türkçede kendimizi yazılı ve sözlü ne kadar iyi ifade edebiliyoruz? En son okuduğu kitap ilkokuldaki Cin Ali serisi ya da üniversite sınavına hazırlanırken çözdüğü test kitaplarından ibaret olanlar yabancı dil konusunda profesör öz güvenine sahipler, kendilerinden çok eminler. (Evet, evet, bir cahil gördüm sanki.) 😀

Bir anımdan bahsedeyim: Yine bir gün öğretmenler odasında bir öğretmen arkadaşımız (branşı Türkçe/Türk Dili ve Edebiyatı), “Fransızca çok kaba bir ve Fransızlar da çok kaba insanlar” demişti. Ben de kendisine şu iki soruyu sordum: 1. “Hocam, siz hiç Fransızca biliyor musunuz? 2. “Siz kaç Fransız tanıdınız?” Oduna vursam ses gelirdi ancak hocamızdan ses soluk çıkmadı. (Dikkat, Ahmet Akyol lafı koyabilir!) 😀 O halde kaba dil yoktur, efendime söyleyeyim, hiç bir dil kaba değildir. Dil bir iletişim aracıdır ve konuşmaya yarar. Bir dili bilmediğimiz onun bize kaba gelmesi anlamına gelmez. Örnek vermek gerekirse, bir Amerikalı, “Oh God, Turkish is too tough (Tanrım, Türkçe çok kaba) ” dese ne hissederdik? Hemen savunmaya geçerdik değil mi? Hayır, Türkçe öyle değil böyle, böyle değil şöyle, bla bla bla…

Pekiyi, Türkler Almancaya neden kaba diyor? Çünkü Türk milleti olarak çok savaş filmi izliyoruz da ondan. Şimdi şunu sorabilirsiniz: “Hocam, savaş filmlerini Almancaya nasıl bağladınız?” Sebebi basit: İkinci Dünya Savaş filmlerini izleyen tarih ve savaş meraklısı vatandaşlarımız Almancayı fimlerde duyduklarından ibaret sanıyor. 🙁 Örnekleyeyim, Alman komutan bir askere emir veriyor: “Halt (dur), Achtung (dikkat), Feuer (ateş).” Sizce savaş psikolojisinde olan birinin normal ses tonuyla ve sakin bir şekilde konuşmasını mı beklersiniz? Adı üzerinde Dünya savaşı oluyor, herhalde komutan avazı çıktığı kadar bağıracak. Velhasıl Almanca bundan ibaret değil.

Bir başka iddia ise Almancanın köpek dili olması. Vallahi bunu da öğrencilerimden duydum ve çok şaşırdım. “Ne demek bu” diye epey kafa yordum. Sonra sebebini buldum: Yeteneksiz Türkiye gibi televizyondaki programlarda eğitmenler köpeklere Almanca komutlar veriyormuş: setz (otur), fass (yakala), kriech (sürün), bleib sitzen (oturmaya devam et), aus (bırak), komm (gel) vs.  Malumunuz, Almanlarda da köpek cinsi çok olduğundan (bkz. Alman kurdu, Rottweiler, Dobermann vb.) eğitim dilinin Almanca olması normal değil mi?

Şimdi iti köpeği bir tarafa bırakalım da önümüze bakalım. Neden Almanca öğrenmeli, nasıl Almanca öğrenmeli, Almanca ne işime yarar gibi sorunların cevaplarına odaklanalım. İlk sorunun cevabından başlamak gerekirse Alman hükümeti 1 Mart 2020 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere nitelikli işçi göçmen yasasını Meclisten geçirdi. Bu şu demek: Almanya belli başlı alanlarda nitelikli iş gücüne ihtiyaç duyuyor. Bu açığını da yurt dışından nitelikli işçi alımı yaparak kapatmaya çalışacak. Hâl böyleyken her krizin (Almanya için) bir fırsat (Türkiye gençliği için) yarattığının farkında olun.

Şöyle bir örnek vermek gerekirse, Türkiye’de herhangi bir bölümden mezun oldunuz ancak iş bulamadınız. Ya da iş buldunuz ancak maaşınız umduğunuz gibi değil. (Şu anda eğitim sisteminde bulunan herhangi bir öğrenciyi/genci böyle bir son bekliyor olabilir.) Ülke değiştirin arkadaşlar! Geleceğinizi bugünden yaratmak için harekete geçin.

Pekiyi, nasıl Almanca öğrenilir? Dil kursuna gidilmesi gerekir mi? Bu soruyu genelleştirelim: herhangi bir dili öğrenmek için dil kursuna gitmek gerekir mi? Dil kursunun artı ve eksilerini ortaya kolayım: 1. Dil kursları öz disiplini olmayanları disipline edebilir, öğretmenin verdiği ödevleri yapmak, belli gün ve saatte belli bir konuya çalışmak gibi. 2. Sınıfta bir rekabet ortamı oluşursa daha fazla çalışma isteği duyabilirsiniz. 3. Etkileşim: Kursta öğretmen ve sınıf arkadaşlarınızla etkileşime geçer, başkalarının yaptığı hataları görür, kendi hatalarınızı düzeltirsiniz. Öğretmeninizle soru cevap yapma şansınız olur. İyi bir öğretmen size dili sevdirebilir, dil öğrenmek için merak duygunuzu harekete geçirebilir veya dil öğrenmenin püf noktalarını gösterip deneyimlerini sizinle paylaşabilir. Olumsuz taraflarına gelecek olursak… 1. Dil kursları en nihayetinde birer ticarethanedir, kâr amacı güderler ve sizin bir dili öğrenmenizden çok cebinizdeki parayı almaya bakarlar. 2. Para vererek ve dil sertifikası veya diploması aldığınızda akıcı bir şekilde dil konuşacağınızı düşünüyorsanız hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. 3. Dil kursları ne en iyi ne de en kötü öğrenciye göre ders anlatır, orta yolu bularak yola devam ederler. 4. Öğrenme bireyseldir ve herkes kendi öğrenme şekline göre öğrenir ancak kurslarda ana ders materyali olarak kitaplar kullanılır. Ve daha önceki kafayı kullanma kılavuzunda (XII) bahsettiğim gibi hiçbir dili konuşmayı kitaplardan öğrenemezsiniz.

Gelelim özel derse. “Ahmet Hocadan ders alırım, altı ay sonra onun gibi konuşurum.” Yok ya! Biz bu işe yıllarımı vermişim, daha da veriyorum, her gün materyal ve konu hazırlığı yapıyorum, bilmediğim kelimelerin anlamlarına bakıyorum, Almanca radyo-şarkı dinliyorum, dizi-film izliyorum. Yani arkadaşlar, bu işin formulü hamur yoğurmak gibi, malzemeyi koyup işin içine girmeniz gerekiyor. Birisi size iddialı sözler veriyor, şu kadar sürede kesin bül bül gibi şakırsın diyorsan, ben şunu sorarım: “Madem yabancı bir dili konuşmasını bu kadar öğretebiliyordun, neden kendin başka yabancı dilleri öğrenmedin?”

Pekâlâ, “Nereden başlayayım” diye düşünüyorsanız “Netflix’ten başlayın” derim. Arkadaşlar, Netflix’ti taradım ve sizin için şu dizi, film ve programları çıkardım: Dark, Perfume, Skylines, Dogs of Berlin, How to sell drugs online, tehlikeli oyun, Criminal Almanya, Holiday secrets, Freud. Filmler: Kidnapping Stella, Berlin Calling, Motti Wolkenbruch, 3 Türken 1 Baby, O geri döndü, Isi & Ossi, Sessiz bir dans. Program: Nail it: Almanya.  (isimlerin Türkçe veya İngilizce olduğuna bakmayın, hepsi orijinal Alman yapımları). İnternette başka dizi, film ve programlar var ancak Netflix bize güzel bir hizmet sunuyor. Her gün bir bölüm dizi izleyin ancak ilk izlediğinizde (orijinal dil Almanca) alt yazıyı kapatın. Sezonu bitirdikten sonra Almanca alt yazılı izleyin. Daha sonra tekrar izlediğinizde Türkçe alt yazılı izleyebilirsiniz.

 Netflix’ten sonra sıra podcast’e geldi. Hangi dili öğrenirseniz öğrenin akıllı telefonunuza Spotify’ı indirin ve Spotify’dan bol bol kulaklıkla Almanca dinleyin. Spotify’da neler mi derseniz: Deutschlandfunk, DW langsam Gesprochene Nachrichten, Deutsch lernen Audio, Learn German with Lingua Boost (İngilizce Anlatım). Liste uzar gider… İyisi mi siz arama çubuğuna Deutsch, German, Almanca yazarak size en uygun olanından başlayın.

Youtube: Arkadaşlar, Almancada en baba konu anlatımlı kitabı sıksanız öğrenmeniz gereken 100 konu çıkar. Günde sadece 1 konuyu yazarak çalışsanız ve o konuyla Youtube arama çubuğuna yazarak çıkan videoları izleseniz dahi 1 saatinizi alır. Denemesi bedava. 🙂 Ben biraz önce Youtube’a Zahlen (sayılar) yazdım ve ilk sayfada çıkan 10 kadar videonun toplam süresine baktım, 38,42 dakika. 24 saatimizin 1 saatimizi hayatımızı değiştirecek bir dil öğrenmeye ayırabiliriz, değil mi? 😛

Netflix cepte, Spotify cepte, Youtube cepte. Pekiyi, ya pratik? Valla, size size şöyle yurt dışına tatile gidin, böyle Malta’da bir dil okuluna gidin, Cambly’e şu kadar para bayılın demeyeceğim. Tüm dünyanın adına internet dediği aleme giden Google hazretlerini açıyoruz ve oradan interpals.net’e tıklıyoruz (interpals’i hiç kullanmadım ancak kullanan insanların tavsiyesi üzerine yazıyorum), profil oluşturuyoruz ve bizimle pratik yapacak insanları ekliyoruz. Özellikle çevrimiçi oyun oynayarak gruplarda başka milletlerden insanlarla discord üzerinden konuşuyor (siz hâlâ Skype’de mi kaldınız?) 😀 Benim tavsiyem Google hangouts. Sosyal medyadan edineceğiniz arkadaşlarla görüntülü de olsa konuşun. Dil kurslarına, yurt dışı dil okullarına vereceğiniz parayla evinize internet bağlatın, Netflix’e abone olun. İnanın, size aylık maliyeti 100 TL gibi cüzi bir rakamdır. Zaten herkesin cebinde akıllı telefon var, ben daha ne diyeyim…

Sevgili dostlar, ben Almanca üzerinden yazımı devam ettirdim ancak siz hangi dili öğrenmek isterseniz isteyin, yöntem aynı: Yeter ki gerekirse 1 saat erken kalkın ve düzenli olarak (yani her gün) yabancı dil öğrenmek için çaba harcayın. Almanca için kaynak isteyenler bana ulaşabilir. Bilgi, belge ve tecrübelerimi seve seve paylaşabilirim. Pekiyi, bunu neden mi çok önemsiyorum? Yabancı dil (İngilizce ve Almanca) benim hayatımı tamamen değiştirdi ve bana daha iyi bir yaşam sundu. Benim hayatımı değiştirdiyse sizinkini de değiştirebilir.

Beni var eden dillerin anısına…

Ahmet Hocanız

KKK XXI – Neden Work and Travel, Erasmus & EVS Yaptım?

Bu yazımızda Türk lise ve üniversite öğrencisinin profilini çizmeye çalışacağım ancak önce başlıktaki sorumuza cevap verelim.

          Arkadaşlar, ben üniversiteyi (bkz. Ege Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı) 2003 yılında ve 18 yaşımda kazanmama rağmen o sene başlayamadım (konuyu merak edenler için KKK XIX – Başarısızlıklarım & Kendimle Yüzleşme). Üniversiteye 22 yaşımda başladığım için üniversiteli arkadaşlarımdan üniversiteye dair birçok şey öğrenmiştim. Tabiri caizse üniversiteye kayıt yaptırmadan üniversiteli olmuştum. Hatta 2007’de Dokuz Eylül Üniversitesi Almanca öğretmenliği bölümünü kazanmadan önce 2006 yılında Buca Eğitim Fakültesinde derse bile girmiştim. (Teşekkürler Harun Köykün) 🙂 Lisedeyken de Selçuk Üniversitesi Uluslararası ilişkiler bölümünde okuyan kuzenim Ali Eşen sayesinde Alaaddin Keykubat kampüsünü epey ziyaret etmişliğim vardı. 😉 Tabii bu süreçte üniversitelileri ve üniversite hayatını gözleme şansım oldu. Üniversite dediğin özünde bir bina idi, öğrenciler ve hocalar vardı. Liseden farkı, kıyafet, traş, devam zorunluluğu yoktu. Yine de bir nevi eğitim kurumuydu, atla deve değil.

          Neyse, 18-22 yaş arası Bodrum’da turizmde geçen dört yıllık süreden sonra üniversiteye başladığımda “Şunları şunları mutlaka yapacağım” dediğim bir liste hazırladım kafamda. O zaman farkında değildim ancak bildiğiniz kariyer planı oluşturmuşum ben. 🙂 Elbette üniversiteye başlamadan 19 yaşımda ehliyetimi ve 22 yaşımda da bilgisayar ve İngilizce sertifikalarımı almıştım.

          Üniversiteye başladığım ilk yıl hedefim o yaz yurt dışına çıkmaktı. Bu noktada Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve İnciraltı yurdundan arkadaşım Hayri Dağlı beni Avrupa Birliği Gençlik değişim programlarıyla tanıştıran isim oldu. Avusturya’da yapılacak o zamaki ismiyle “Eylem 1.1”e katıldım. Yıl 2008 idi ve ben artık yurt dışı açılımını gerçekleştirmiştim. Teşekkürler Hayri Dağlı. 🙂

          Bir sonraki yıl e-posta kutuma düşen bir mesaj beni oldukça heyecanlandırmıştı çünkü Ankara’da bir dernek Romanya’da düzenlenecek başka bir Eylem 1.1 için katılımcı arıyordu. Başvuru yaptım ve kabul edildim. Ayrıca, hayatım boyunca en kolay vizeyi veren İzmir-Romanya konsolosluğuna da teşekkür ederim. Sonraki yıl Gaziantep’teki başka bir dernekten Lihtenştayn’da düzenlenecek Training 3.1 isimli diğer bir program için e-posta aldım. O zaman e-posta gruplarına üye olmak yeterliydi. 😉 Böylece Ankara’da buluşup tanıştığım ve program süresince çok iyi arkadaş olduğum Mustafa Erdoğan’la vize işlemlerini hallettikten sonra 2010 yılında ikinci sınıftayken Lihtenştayn’ı da gördük. 🙂 İkinci sınıfın sömestrında İzmir Özdere’de Rotary Kulübünün organize ettiği RYLA etkinliğinde İtalya’nın Sicilya adasında gerçekleştirilecek RYLA Med etkinliğine katıldım. Tüm masrafların Rotary Güzelyalı şubesi tarafından karşılandığı bu etkinlikte farklı milletlerden yaklaşık 30 kişi toplamda iki hafta geçirdik.

          Her şey iyiydi, güzeldi de Almanca öğretmenliği okuduğum için bir an önce Almanya’ya gitmek istiyordum. Bölümdeki hocalarımdan bizim bölümde Erasmus ya da bizden daha önce Erasmus’a giden hiç kimse olmadığını öğrenmiştim. 2010 yılı Mart ayında Çanakkale’deki bir ÇYDD çalıştayında arkadaşım Bilal Yeşilmen ”Ahmet, ben Erasmus’a başvurdum ve kabul aldım. Sen neden başvurmuyorsun” diye sordu. Ben de dedim “böyle böyle..” “Yahu öyle şey olur mu, sen dekanlıkta bu işlere bakan memuru bul ve ona danış” diyerek beni harekete geçirdi. Sonraki gün İzmir’e döner dönmez öğrenci işlerine gittim ve bölümümüzün Almanya’da üç farklı üniversite ile Erasmus anlaşması (Bilateral Agreement) olduğunu öğrendim. Sınava 3 gün kala başvuru yaptım. Erasmus dil sınavına doğal olarak Almancadan girdim ve en yüksek puanı alarak bölümümden Almanya’ya Erasmus öğrencisi olarak giden ilk öğrenci oldum. 🙂

          Tabii, Erasmus’tan önce 2011’de üçüncü sınıfın sonunda Work and Travel ile Amerika’ya uzandım. Aslında ben Camp America’ya başvurmuştum ancak o programa kabul edilmeyince şirket (Partner Educational-İzmir) bana ”New York’ta pedicab driver (bisiklet taksi şoförü) olarak çalışır mısın” diye sordu. Dedim “Siz, hastaya ilaç mı soruyor sunuz?” 🙂 Elbette bu işe de balıklama atladım çünkü üniversitede hem bisiklet topluluğundaydım hem de aktif bir bisiklet kullanıcısıydım. Work & Travel’da bu işi aklıma düşüren ilk kişi de arkadaşım Celal Tosun idi. Teşekkürler Celal. 🙂

          Evet, sırasıyla Avusturya (2008), Romanya’da (2009) Eylem 1.1; Lihtenştayn’da (2010) Traning Course 3.1; İtalya’da (2010) RYLA Med; Amerika’da (2011) Work & Travel ve Almanya’da (2012) Erasmus yaptım ve üniversite bu süreçte nasıl bitti anlamadım:) Pekiyi, ama sırada ne vardı? EVS!

          EVS (European Voluntary Service [AGH-Avrupa Gönüllülük Hizmeti]) üniversite sonrası benim için nokta atışı olmuştu. Bu program 28 Avrupa Birliği ve AB’ye aday ülkelerde kısa veya uzun dönem (2-12 ay arasında) tüm masraflarınızın karşılandığı bir gençlik değişim programı. Pekiyi, EVS neleri karşılıyor: uçak bileti, vize, sağlık sigortası, konaklama, şehir içi ulaşım ve dil kursu. Üstüne üstlük aylık 300 avro da cep harçlığı veriyor. Magdeburg’taki Pathfinder projesine kabul alana kadar abartmıyorum ancak 1000 kadar farklı proje için derneklere e-posta atmışımdır. Yani EVS’i ya yapacaktım ya da yapacaktım! Kafaya bunu koyduğumdan mütevellit yaptığım şey kırk kapıyı birer kez değil, bir kapıyı kırk kez değil, kırk kapıyı kırk kez çalmak oldu.

          Pekiyi, katıldığım tüm programlar bana ne kattı? Kendime olan güvenimi iyice perçinledi. Yabancı dil seviyemi anlatmaya gerek yok, iyice geliştirdi. Farklı milletlerden bir sürü insanla tanıştım, farklı kültürleri deneyimledim. Bol bol seyahat ettim ve para da kazandım, hayallerimi gerçekleştirdim. Özellikle Eramus’u ve EVS’i Almanya’da yaptığım için kendimi dolaylı olarak mesleğime de hazırlamış oldum (bkz. KPSS – Öğretmenlik Alan Bilgisi Testi).

          Ancak birçok üniversite öğrencisi yukarıda saydıklarımı neden yapmadan mezun oluyor? Cevabınız acaba “Ama hocam, yurt dışına çıkmak için para lazım” ise yanılıyorsunuz. Çünkü şu ana kadar size asla paranız olması gerektiğinden bahsetmedim. Üniversitede ihtiyacınız olan üç şey: 1. Girişimcilik. 2. Mücadele Ruhu. 3. İnsan İlişkileri Yönetimi. Katıldığım programların, projelerin ve aldığım bursların hiçbirisini üniversite derslerinde öğrenmedim. Üniversite teorik olarak belki çok şey kattı ancak ben hayata dair bilgileri yine hayatın kendisinden yani insanlardan, derneklerden, vakıflardan, kulüplerden, seminerlerden öğrendim. Şu an sizin bu yazıyı okurken yaptığınız gibi. 🙂

          Toplum baskısını hayatımızın her alanında hissediyoruz ancak belki de bizi en çok zorlayanı lise yılları ve doğal olarak ergenlik çağı. Lise öğrencisi bence ergenliğin gerektiği gibi yaşayamıyor. Her şeyden önce herkesin akademik olarak başarılı olması ve iyi bir üniversitenin iyi bir bölümüne girmesi bekleniyor. Öğretmenler ve ebeveynler öğrencileri yarış atı olarak görmekten ileri gidemiyorlar. Okuduğunuz dergi-gazete-kitaptan; takip ettiğiniz Youtuber’a; izlediğiniz dizi-filme; dinlediğiniz müziğe; kız-erkek-arkadaş ilişkilerine; lisede ve üniversitede seçeceğiniz bölüme-şehre-mesleğe; hobilerinize ve yaptığınız spora kadar herkes sizi kalıplara sokmaya çalışıyor. Haa, bir de her hafta girmeniz gereken 14 farklı 40 saat ders, yapmanız gereken performans ve proje ödevler, sınavlar vs… E-okul, okul üniforması, törenler de cabası.

          4 yıl boyunca yukarıdaki sürece maruz kalmış bünyeler üniversiteye kapağı attıkları zaman lisede geçen yılların acısını hunharca çıkarmaya başlıyor. Ben yurtta kalırken aralıksız 24 saat uyuyan öğrenci, sabahlara kadar devam eden batak turnuvaları, bilgisayar & PS oyunları gördüm. Hatta Buca Eğitim Fakültesinde okuyup 4 yıl boyunca zahmet edip Karşıyaka’yı görmeden mezun olan öğrenci tipine de rastladım.

          Gençler, silkinin ve kendinize gelin. Üniversite yan gelip yatma ve 4 yıl sonra diploma alma yeri değildir. Üniversitelerde ortalama 30.000-40.000-50.000 öğrenci olduğunu düşünürsek hiç kimse size fırsatları altın tepside sunmaz. Böyle düşünüyorsanız, üniversiteye gitmek yerine ailenizin olduğu şehirde bir iş bulun ve açık öğretimden bir bölüme kayıt yaptırın. En azından dört yıl sonra elinizde bir diploma ve biraz para olur.

          Şimdi gelelim ailelerin iç yüzüne. Şu cümleyi bir yerlerden hatırlıyor musunuz: “Sana güveniyorum ama çevreye güvenmiyorum.” “Ya, sana bir şey olursa?” İstanbul’da okuyamazsın, orası çok kalabalık”,”Erzurum’a gitme, orası çok uzak”. Liste uzar gider. Bu gruptaki öğrencilerse işi en zor durumda olanlar çünkü onlar Erasmus vs. yapmak istiyorlar ancak anne-babaları onlara engel oluyor. Engel olmalarından kastım bildiğiniz duygusal sömürü yapıyorlar. Psikolojide bu olaya “Gaslighting” deniyor (merak edenler araştırabilir), bense sevginin bencilliği diyorum. “Hocam, sevginin bencilliği mi olur” diye sorabilisiniz. Olur efendim, bal gibi de olur. Örnek vermem gerekirse, gencimiz Au-Pair yapacak olsun, ailesi onu vazgeçirmek için farklı argümanlara başvuruyor. “Sana güveniyorum ama çevreye güvenmiyorum.” Meali: “Sana bir şey olursa ben el aleme ne derim?” Ya da “El alem bize ne der?” Antitez: Türkiye’de size bir şey olmuyorsa Avrupa’da bir ülkede kolay kolay bir şey olmaz. Ben şu ana kadar yurt dışında değişim programlarına katılıp başı belaya giren bir arkadaşımı duymadım. O yüzden korkmayın, Interrail yapın, 10 kişilik hostel odalarında kalın, kimse sizin büzüşmüş böbreğinizi, sararmış dişinizi çalmaz. 😀

          “Ya sana bir şey olursa?” Meali: “Senin başına bir şey gelirse ben bu acıya katlanacak kadar güçlü değilim.” Antitez, çocuklar evebeynelerine değil, evebeynler çocuklarına muhtaç. Sayın anne ve babalar, çocuklarınızın arkasından çekilin de ayakları üzerinde dursunlar! “İstanbul’da okuyamazsın çünkü orası çok kalabalık.” Meali: “Ben seni İstanbul’da yaşayabileceğin kadar kendine güvenen biri olarak yetiştirmedim. Muhtemelen ben de İstanbul’a gidip şu an orada okuyamaz veya yaşayamazdım.” Antitez: Üniversiteyi ikamet ettiğiniz şehirde, örneğin Bodrum’da okusanız bile askerlik, memuriyette zorunlu hizmet veya herhangi bir iş için bırakın Tükiye’yi dünyanın neresine gideceğini tahmin edebilen var mı? Bodrum’daki Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Denizcilik Yüksekokuluda kaptanlık okusanız bile, mezun olup iş bulduktan sonra büyük ihtimal ülkeler arası seyahatler yapacaksınız. Sizi uluslararası kara sularında göreceğiz (bakın, bu kıyağımı da unutmayın, size yeni bir kariyer planı sundum.) 🙂

          Uzun lafın kısası, içiniz karardıysa çözüm önerilerimizi sunalım:

1. Üniversiteye adım attığınız andan itibaren asla dersten çıkıp direkt yurda gitmeyin. Ben ders çıkışı ya ÇDYY’ye; ya EÇEV’e; ya TEMA’ya; veyahut Goethe Enstitüsüne giderdim. Gidecek bir bulamazsanız dahi, üniversiteyi okuduğunuz şehri gezin, tarihi yerlerini ziyaret edin, bir kurs, etkinlik, sergi bulun, ona gidin.

2. Bölümünüzdeki Erasmus koordinatörüyle tanışın, dış ilişkiler ofisinden yurt dışı programlarına dair her şeyi öğrenin (Erasmus öğrenime katılım koşulları, Erasmus stajında hangi ülkeler var, Mevlana değişim programı ne kadar burs veriyor, Erasmus öğrencilerine nasıl tutorluk yapılır vs.)

3. Fakültenizin öğrenci işlerine gidin ve okul bünyesinde yarı zamanlı iş için başvuru formu doldurun. Aileniz her ay size para yollasa bile siz yine de beni dinleyin ve çalışın çünkü para bir şekilde bulunur ancak hayat için tecrübe kazanacak vakit her zaman bulunmaz.

          Beni ben yapan tüm projelere, etkinliklere, seminerlere, konferanslara değişim programlara katılmamı sağlayan, bunlardan beni haberdar eden, yönlendiren herkese çok teşekkür ederim.

          Sevgiler,

          Ahmet Hoca…