34. SPORTS (Sporlar)

VİDEO

SUNUM

KONU

ÇALIŞMA KAĞIDI

ÇALIŞMA KAĞIDI CEVAP ANAHTARI

OKUMA METNİ

OKUMA METNİ CEVAP ANAHTARI

KELİME KARTLARI

33. MODAL VERBS (Çekimsiz Yardımcı fiiller)

SUNUM

KONU

OKUMA METNİ

OKUMA METNİ CEVAP ANAHTARI

32. POSSESIVE PRONOUNS (Aitlik Zamirleri)

SUNUM

KONU

Yol Hikayeleri I 27.06-09.07.2020

1 Temmuz 2020 Çarşamba günü Ankara’da gireceğim yurt dışı öğretmenlik mülakatı için önümde iki seçenek vardı: Ya askere gitme dönemi olduğundan çok kalabalık olan otogardan bir otobüse atlayacaktım ya da motora binip yavaş yavaş gidecektim. Az uz bir mesafeden bahsetmiyorum, 730 km Bodrum-Sincan arası. Her zamanki gibi uzun yola çıkmadan evvel motorun genel bakımını yaptırdım, ön-arka lastiklerini yeniledim ve zincir takımını değiştirdim. Yolda konaklama için çadır, uyku tulumu, mat vs. kamp çantasına doldurdum.

Tabii, ben yola çıkmadan önce motorla Ankara’ya gideceğimi söyleyince birçok tepki aldım. Bunlardan ilki motorun CC’sinin küçük olmasından dolayı uzun yola çıkılamayacağı idi. Yamaha YBR 125’imi 2015 yılında 6000 km’de satın almıştım ve Ankara yolculuğuna çıkana kadar 34000 km yol yapmıştım. Bay Red ile nerelere gidilmedi ki… Muğla, Akyaka, Fethiye, İzmir, Aydın, Didim… 730 km kadar uzun yolu tek seferde yapmamış olsam da kendimce tecrübeliydim ve bir kere motorla bu mesafeyi gitmeyi kafaya koymuştum. 2. Tepki: Ya kaza yaparsan ve mülakatı kaçırırsan. Ya böyle hayat geçer mi? Kazayı şehir içinde de, Bodrum’da da, Ankara’da mülakatın yapılacağı binaya giderken de yapabilirim. Gelecekte başıma ne geleceğini nereden bilebilirim ki? Bana kötü bir şey olacak diye düşünmek zaten paranoya başlangıcı. Ben her halükarda üç gün önceden yola çıkarak önlemimi almışım zaten. 3. Tepki: Ya motor bozulursa. Arkadaşlar, ben şu ana kadar motorla hiç yolda kalmadım ancak arabayla 4 kez kaldım. Yapılacak tek şey internetten ulaşabileceğin en yakın çekicinin numarasına ulaşmak ve en yakın ustaya motoru götürüp tamir ettirmek. Yani lastik patlasaydı tamir kiti de almıştım. Başıma gelecek olumsuz bir durum için şu anda zaten bir şey yapamam. Sorun ne zaman baş gösterirse ben de kendime şu soruyu sorarım: Bu sorunun üstesinden nasıl gelebilirim? İşte o anda kafam çözüm odaklı çalışmaya başlar. Uzun yola çıkmadan evvel uykuyu iyi almalı, yolda konaklama gerekir diye kamp malzemelerini hazırlamalı, olursa olumsuz bir durumla kalınır diye su ve yiyecek yeterli miktarda taşınmalı.

Buraya kadar tamamsak geçelim gezi detaylarına. 27 Haziran sabah 06.30’da Bodrum’dan yola çıktım. 2 saat yol yaptım ve 110 km sonra Muğla merkezi çıkınca kahvaltı molası verdim. Kahvaltı molasından sonra Denizli’nin Kale ilçesine kadar hiç durmadan geldim. Sarıkavak dinlenme tesislerinde 186 km’de mola verdim ve 30 tl’lik benzin aldım, çay içtim. Planlarımda Honaz üzerinden giderek Denizli’ye girmemek vardı ancak üniversite sınavı olduğu için yollar bomboştu ve ben hiç böyle keyifli motor sürmemiştim.

Denizli Opet’te mola verdim ve km 255 oldu. Saat 13.20’de 330 km’de Dazkırı’da Vefa parkında öğle yemeği için durdum. Yolculukların vazgeçilmezi ton balığı & mısır ile karnımı güzelce doyurdum.

Saat 14.04’te hareket ettim. Afyonkarahisar’a kadar uzun yol beni yorar, yolu ikiye bölerim, orada kamp atarım, diyordum ki ben bu gece Ankara’ya varırım dedim. 15.20’de Sandıklı’da mola verdim 43 tl’lik benzin aldım. 409 km’de saat 15.45’te yola devam ettim. Afyonkarahisar’ı geçtim, saat 17.10’da 512 km’de mola verdim, karnım acıktı, yemek yedim. 17.38’de hareket ettim. Kalan yol Sincan’a 198 km. Sivrihisar Opet’te Saat 18.41’te 589 km’de durmuşum. Sade Nescafe içtim. 19.33’te hareket ettim. 21.30’da Sincan’a vardım. Motoru park ettiğimde km 730 idi ve toplam 120 tl’lik benzin yakmışım. 🙂 Ankara’da geçirdiğim üç günde mülakata hazırlandığım gibi açık öğretim finallerini de aradan çıkardım.

Buraya kadar gözlemlerim: I. 27 haziran günü üniversite sınavı esnasında okulların dışındaki veli sayısı sınava giren öğrenci sayısından fazlaydı sanırım ve tek bir veli görmedim ki o esnada kitap okuyan. Herkes malak gibi yan yana uzanmış yatıyordu. Sosyal mesafe mi? O da ne ola ki? II. Yolculuktan gerçekten keyif almak istiyorsanız plan yapmayın, canınız nerede isterse durun, dinlenin, yolun tadını çıkarın. Aşırı plancı olmak ve detaya boğulmak işler istediğiniz gibi gitmediğinde sizi strese sokar. (Hayatla yolculuk arasındaki bağlantıyı gördünüz mü?) =D III. “Korku sizi tutsak eder, umut ise özgür bırakır.” Esaretin Bedeli filminden. Nice işler vardır ki şehrinden taşınmadığı için iş arayanlara nasip olmayan. Konfor alanınızı terk etmediğiniz sürece yaşamın hakkını verdiğinizi söyleyemezsiniz.

1 Temmuzda mülakattan çıktıktan sonra eşyalarımı topladım, tekrar yola düşmeden önce Etimesgut’ta bir ustaya motoru gösterdim. “Her şey tamam, yola devam” dedi. 😀 Niyetim o gece Tuz Gölünde kamp atmaktı ancak 1 temmuz olmasına rağmen göl henüz tam kurumamıştı. Halbuki hayalimdi Tuz Gölünde gazlamak ve yıldızlar altında kamp kurmak. Napalım, dedim, yola devam ettim. Damla dinlenme tesislerinde (?) mola verdim, km 915 idi, çay içtim. Saat 17.05’te tekrar yola çıktım, Şereflikoçhisar’ı geçince 47 tl’lik benzin aldım, km 970 oldu. Bor’a gitmeye karar verdim, yola çıkmadan yemek yedim ve 18.55’te yola devam ettim. 1049 km’de saat 20.08’de Aksaray’da mola verdim, buradan direkt 20.20’de Bor’a hareket ettim. Saat 22.00 gibi 1182 km’de Bor’a vardım.

Bor’a en son 2015’te ara tatilde gelmiştim, 5 yıl geçmiş, vay ki vayyyy… Bor’da 2 gün halamın misafiri olduktan sonra 3 Temmuz Cuma saat 8.15’te Bor’dan Ereğli’ye doğru yola çıktım. 1 saat 15 dakikada Zengen-Akhüyük üstünden Ereğli’ye vardım. Km 1222 ve ne zamandır hayalini kurduğum YBR ile memleketim Ereğli’de dolaşma hayalimi gerçekleştirdim.

Birkaç saat dinlendikten sonra bilgisayardaki günlük işlerimi hallettim. Kuzenimin köyde düğünü olduğu için evde kimse yoktu. Corona sebebiyle kalabalık ortamlardan uzak kalmaya çalışıyordum. O yüzden düğüne gitmedim. Evde de sıkılınca İvriz barajına kamp kurmaya gittim. Kamp yerine varıp çadır kurduğumda saat 22.00’ydi, etraf sessiz, karanlıktı. Ve ben ilk defa motorla solo kamp atıyordum. Şimdi aklınıza şu sorular gelebilir: “Korkmuyor musunuz?” İnsan, bilmediğinden korkar. Daha önce barajda kamp kurmuştum elbette. “Gece tek başınıza kampta sıkılmaz mısınız?” Herkesin yalnız kalmaya ihtiyacı vardır. Günlük hayattan uzaklaşmak, kendi içimize dönüp üzerinde pek durmadığımız konular hakkında düşünmek için yalnızlık müthiş bir velinimet. “Ya yabani hayvan gelirse?” Doğada zarar vermediğiniz sürece hiçbir canlı size zarar vermez. Korkacaksanız iki ayaklı (!) hayvanlardan korkun! Özellikle avcı takımına dikkat edin! Silah kullanmayı bilmeyen acemilerle her hareket eden canlıya ateş eden yaratıklarla dolu ülkemiz!

Gece güzelce kamp ateşimi de yaktım ve uykum gelinceye kadar dolunayı izledim, barajın sularını seyre daldım. Sanırım halamlar beni ilk kez 1992 yılında İvriz’e getirdiklerinde görmüştüm barajı ve şöyle demiştim “Lan, barajda bu kadar su varsa denizlerde kim bilir ne kadar su vardır!” (Bknz. Su gören masum Gonyalı =D).

Sabahın ilk ışıklarıyla beraber kalktım ve kamp yerini aydınlıkta bir güzel inceledim, incelerken de epey bir odun topladım. Geceden kalan közü körükledim ve kahvaltı için ateşi harladım. Köz hazır olunca kampın vazgeçilmezi sucuğu şişlere dizerek taş ocağa oturttum. Kısa sürede cızırdamaya ve yağını salmaya başlayan sucuğun kokusu beni daha da bir acıktırdı. Ekmeğimi de bir güzel ısıttıktan sonra tek kişilik mütevazi soframda kendimce mideme ziyafet çektim (Mehmet Yaşin etkisi 🙂 ).

Hava biraz daha ısınınca çadırı topladım ve ne yapsam ne yapsam diye düşünüp dururken Karapınar’daki Acıgöl’e yüzmeye gitmeye karar verdim.

Değerli Acıgöl’daşım kamp yoldaşım Ersin bana bu sefer eşlik edemese de ben tek başıma gittim ve bir güzel yüzme keyfi yaptım. Acıgöl’e kadar gitmişken Meke’ye uğramadan olmazdı. Ve Meke Tuzlası gerçekten tamamen kuruduğu için bir zamanlar su dolu alanda motorla tam bir tur attım.

Meke ziyareti de tamamlandıktan sonra tekrar Ereğli’ye döndüm ve akşamında Ersin’le buluştum. Bir sonraki gün düğün dağıldığına göre köye uğrayıp akrabalarımı göreyim dedim ve bu sefer de öğlen saatlerinde köye gittim. Köyde hızlı bir akraba ziyaretinden sonra akşam Ereğli’ye döndüm.

7 Temmuz Salı günü saat 8 civarı 1454 km’de Ereğli’den ayrıldım. İlk hedefim Karaman il sınırları içerisindeki Taşkale Tahıl Ambarlarını görmekti. Ereğli-Karaman yolundan ayrılıp Taşkale yoluna saptım ve Taşkale’ye gelmeden Manazan mağaralarını görüp mola verdim.

Burası gerçekten bonus oldu ve epey gezdim. Yola devam ettiğimde de Akköprü’yü gördüm. Taşkale Tahıl Ambarları gerçekten efsaneydi, daha önce Ayrancı barajına kampa gittiğim halde burayı neden atlamışım, anlamadım. Taşkale  Tahıl Ambarlarına mutlaka gidin, gittiğinize değecek ve kuş sesleri sizi mest edecek.

Taşkale’den sonra Karaman’a kadar durmadım, Karaman’da bir petrolde benzin alıp yemek molası verdim. Karaman-Mut-Silifke-Taşucu güzergahından ilk defa gidecektim. Onur hocanın tavsiyesi üzerine Yerköprü şelalesini görmeden oradan gitmemeliydim. Mut’a girmeden sağa saptım ve Yerköprü şelalesi tabelalarını takip ederek girişi buldum. Belli bir yere kadar yol iyiydi, sonra stablize oldu ki çok severim böyle yolları. 😉 Yerköprü giriş ücreti 7 tl ancak aracınızla girmek isterseniz otopark parası alıyorlar. Ben motoru girişte bir ağacın altına bıraktım ve yürüyerek şelaleye yollandım. 😀 Öyle sıcağı iyice bastırınca çareyi şelalenin altına girmekte buldum. Bir sonraki ziyaterimde şelalenin arkasındaki mağaraya maske-şnorkel-paletle dalacağım. Motorla seyahat etmenin en büyük dezavantajı her istediğinizi yanınıza alamıyorsunuz. Ama olsundu, tekrar gelmek için bir bahanem daha oldu (Bknz. Motorcu Polyanna) 😀

Şelaleden sonra sonra motora atladım ve Mut merkezde motorcu Mustafa ustayı buldum. Hem motorun yağını değiştirdim hem de Meke’de fotoğraf çekerken düşen motorun sağ aynasını burada buldum (Ereğli’de olmamasını da esefle kınıyorum). Ustanın hoş sohbetiyle birlikte içtiğim çay çok iyi geldi. Ancak usta henüz Yerköprü şelalesini görmediğini söyleyince bir daha güldüm. Böyledir ülkemiz insanı. Burnunun ucundaki yere imkanı olsa da gitmez, yurt dışından turistler gelince de “Bizim ülkenin tadını yabancılar çıkarıyorlar” diye içlenirler. Ayna+yağ+çay+sohbet faslı bittikten sonra motora atladım ve Göksuyu izleye izleye Mersin’in Taşucu ilçesinden beni selamlayan Akdeniz’e ben de bir selam çaktım. Akdeniz, merhaba!

Akdeniz kıyısında ilerlerken yolda kamp kuracağım yer bakınmaya başladım. Ben Bodrum yönüne gittiğim için deniz diğer tarafta kalıyordu, bu da ana yolu geçip uygun yer bulmamı engelliyordu. Hava hafiften kararmaya ben de yorulmaya başladık. Bir petrolde benzin aldım, mola verdim. O esnada benim motoru süzen bir abiyle sohbete başladık ve bana Aydıncık Tabiat parkını tavsiye etti.

Dediği yeri gecenin bir yarısı buldum. Ücretsiz olması, duş ve tuvalet imkanlarıyla denize sıfır olması beni benden aldı (Teşekkürler Mersin Belediyesi). Çadırı kurup bir şeyler atıştırdım, duş alıp sabaha kadar deliksiz uyudum. Sabah kalkınca Akdeniz’de bir yüzeyim dedim. 2014’ten beri hasret kaldığım Akdeniz’in de tadını çıkardım. Duş alıp geceden kalma kavunumu kemirirken bana acıyan (!) ve yanına çağıran Adanalı bir teyze semaverde demlenmiş taze çay ikram etti. Bir önceki gün Mustafa ustanın çayından sonra gerçekten yol ne güzel sürprizlere gebe dedim. Çay faslından sonra malzemeleri topladım ve kaldığım yerden yola devam ettim. Gün içinde Alanya’ya uğrayacak ve 5 yıldır görmediğim arkadaşım Sema’yı görecek, gezilecek yerleri ziyaret edecektim.

Alanya’daki dükkanlarında (bknz. Sema Optik) Sema ve eşi Murat beni çok iyi ağırladı. Gönül isterdi ki daha çok kalmak ve sohbet etmek ancak Alanya kalesini, Damlataş mağarasını ve Kleopatra plajını görmek istiyordum. Önce Damlataş mağarasına gitim. Motorla girişe kadar gelebiliyorsunuz, motorcular otopark ücreti de ödemiyor. Oradan Bodrum’un aç gözlü otoparkçı tayfasına ufaktan bir saydırdım! Mağara girişi 10 tl, müzekart geçmiyor ve öğretmen indirimi vs. de yok. Damlataş güzel ama Milas’taki İncirliin Mağarasını gördükten sonra burası bana maket gibi geldi. 😀 Beklentileriniz çok büyük olmasın.

Mağarada çok oyalanmadan teleferiğe atladım Alanya kalesine çıkmak için. Teleferik gidiş dönüş bileti 27 tl’idi, ben 22 tl’ye tek yön alıp dönüşte yürüye yürüye indim. İner inmez de kendimi Kleopatra plajından Akdeniz’e saldım. Akdeniz’e aynı gün ikinci kez farklı bir noktada yüzerek serinledim ve Alanya’yı da gezilecek yerler listemden çıkardım. Turizm potansiyeli, üniversitesi filan derken Alanya Türkiye’deki birçok ilden büyük ve üniversite okumak için tercih listesine eklenebilecek bir şehir. Semaların dükkanına uğrayıp eşyalarımı aldım, onlarla vedalaştım ve tekrar düştüm yola. Kamp atacak bir nokta bakına bakına Göynük Milli Parkını buldum ancak park kapalı olduğu için oradan döndüm ve Kemer’e gideyim dedim. Kemer sahilde çadır kurmak ne mümkün, her yer işletme, işletmelerden yükselen cıstak cıstak müzik sesleri… Sahilden biraz uzaklaştım, insanlara uzak, doğaya yakın bir yer aramaya başladım. Ağaçlık bir yerde bakınırken karşılaştığım emekli bir kaptan “Bu taraflarda kalma, motorla geçemezsin, gel benim kızağa çekilmiş teknenin üstünde kal” dedi ama sabah güneşinin direkt teknenin üstüne vuracağını hesap edip teklifini kabul etmedim. Kaptanın motorla geçemezsin dediği alana yürüyerek bir keşif yaptım ve uygun bir yer belirledikten motora atlayıp orman içinde nehir kenarında bir yer buldum. Ne kadar muhteşem bir yer bulduğumu sabah fark ettim.

Dağın yanı başında nehir kıyısında bir antik limanın yanında uyumuşum. Güne bundan daha iyi başlangıç olamazdı. Eşyaları topladıktan sonra motora atladım ve gece eve varmak üzere yola çıktım. Bir iki saat yol gittikten sonra karnım acıktı ve Kumluca’da alışveriş yaptıktan sonra adını bilmediğim harika bir kumsal buldum.

Eğer burası Kumluca plajı ise gerçekten isminin hakkını veren bir sahildi, kimsecikler yoktu. Kahvaltımı yapıp bol bol yüzdükten sonra tekrar yola düştüm. Kumluca’yı geride bıraktıktan sonra Finike’yi geçip Demre’ye geldim. Demre ismini Noel Baba’nın mekanı olarak duymuşsunuzdur. Burada kendisine ait bir kilise de mevcut ama ben kiliseye gitmek yerine bir zaman deniz kıyısında bir liman olan ancak zamanla Çayağzı nehrinin kumlarla doldurması sonucu önemini kaybeden Andriake antik kentine gittim.

Müze kartla giriş yapılabilen bu antik kentte ayrıca Likya Uygarlıkları Müzesi mutlaka görülmeli. Demre’yi de gördükten sonra Kekova körfezine sürdüm. Kekova körfezine günlük tekne turlarıyla gidebilirsiniz. Ancak benim tekne turu için zamanım yoktu, ben de motorla gidebildiğim kadar en yakın noktaya kadar gittim: Kaleüçağız.

Burası henüz kitle turizmine açılmamış bir köy diyelim, konaklama için pansiyonlar mevcut ve burada konaklayanlar teknelerle ücretsiz bir şekilde Kekova körfezine götürülüyor. Konaklamasanız da kendiniz ücretini ödeyerek mutlaka Kekova körfez turu yapın derim. Kekova’dan sonra Kaş’a geçtim.

Kaş’ta yüzmesem olmazdı, merkezi geçip sahil yolundan sola doğru sürdüm. Sahilin sonunda helikopter pistine motoru park edip aşağıya indim. Harika bir koyda denizin tadını çıkardım. Kaş’tan yola çıktıktan sonra hiç durmadan Kaputaj plajına kadar sürdüm.

Kaputaj plajı çok yoğundu, yoldan aşağıya inmeyi bile düşünmedim. Bir turist çiftinden fotoğrafımı çekmesini istedim, sonra motoru park edip plajın tam üstünden birkaç fotoğraf çekip Kaputaj plajını da geride bıraktıktan sonra Kalkan’a ve ardından Muğla’ya sürdüm. Muğla’ya yakın bir noktada benzin aldım, tuvalet molası verdim ve soda içtim. O esnada beni birisi aradı ve kendisinin Kaş-Kalkan Jandarma Karakolu komutanı olduğunu söyledi. Niçin aradığını da hemen ekledi de şaşkınlığım kısa sürdü. Meğersem benim motorun ruhsatı Kaputaj plajında telefonu çantadan çıkarırken düşmüş, vatandaşın biri de bulup jandarmaya teslim etmiş. Meke tuzlasında kırılan aynadan sonra yol boyunca başıma gelen en kütü olay buydu. Kaş’ta düşürdüğüm ruhsatımın bana ulaşmasını sağlayan Yiğit & Özer Konya’ya buradan tekrar teşekkür ederim. Güzel insanlar bu güzel turumu daha da güzelleştirdi. 😉

Petrolden sonra Milas’a kadar hiç durmadım ve Milas merkeze gece 11 gibi vardığımda hem yorgunluktan uyku bastırıyordu hem de açlık sürüş keyfi vermiyordu. Milas’ta bir restoranda karnımı doyurdum ve tüm tur boyunca ikinci kez bir restoranda yemek yemiş oldum. İlki Kemer’de kamp kurmadan önceydi. Yemek yedikten sonra motora atladım ve artık o gece Bodrum’da kendi evimde kendi yatağımda uyuyayım dedim. Gazla gazla 9 temmuz Perşembe gece yarısı Bodrum’a vardım. Motoru park edip eve çıktığımda 2900 km yol yapıp geri geldiğime kendim de inanamadım. Çok yoruldum, motor+çadır+motor kıyafetleri+kask bana temmuz sıcağında resmen cehennemi yaşatsa da aynı turu yine yapar mıydım? Kesinlikle! 😉

Gelelim sonuca. Türkiye’yi, Avrupayı veya Dünyayı gezmek mi istiyorsunuz? Yakından uzağa ilkesini uygulayın ve yaşadığınız/üniversite okuduğunuz kentten başlayın. İlçenizdeki müzeyi gezin. Örneğin Bodrum’daysanız kaleyi, antik tiyatroyu, mozoleyi, deniz müzesini gezin. Sonra biraz merkez dışına çıkıp Mindos kapısını, Konacık’taki Pedasa’yı, Gümüşlük’teki Mindos antik kentini, görün. Sonra atlayın dolmuşa, en yakın ilçeye gidin. Milas’ı, Milas’tan sonra Muğla’yı, böyle böyle gezdikçe hem kendinize güveniniz gelecek hem de gezdikçe daha da çok gezesiniz gelecek. Gezmenin çok parayla/parayla çok ilgisi yok. Sabah evden çıkarken çantanıza suyunuzu, yiyeceğinizi doldurun ve tabii bir de kitap alın. 🙂 Size eşlik etmek için birilerinin size katılmasını da beklemeyin, siz yola çıkın, yalnız olmadığınızı göreceksiniz ve tüm kararları tek başınıza alacağınız için kafa rahat gezeceksiniz. Asla ve asla koşulların dört dörtlük olmasını beklemeyin! Ne öğretti bize corona? Hayat sandığınızdan daha kısa sürebilir, bugün hayatınızın son günü olabilir.

Doğayı ve doğada motor sürmeyi çok sevdiğimi gören/bilen dostlar “Abi, sana bir enduro/cross çok iyi gider” diyorlar. Tamam, ben de biliyorum BMW GS alıp dağ bayır gezmeyi de o kadar parayı motora verirsem benzine parayı nereden bulacağım? La, YBR neyime yetmiyor! Az yakar çok kaçar, tam bir memur motoru! 🙂 Paranız motor almaya yetmiyorsa bisiklet alın. Bisiklete almaya da yetmiyorsa dolmuşa binin. Dolmuşa verecek paranız da yoksa evinize, işinize, okulunuza yürürken farklı bir sokaktan gidin.

Son olarak her motorla her yere gidilir ama sizde o göt var mı?

Saygılar,

Ahmet AKYOL

GÜRCİSTAN & AZERBAYCAN GEZİSİ

Geçen yılki İran gezimizde aldığımız karar üzerine komşu ülkeleri ziyarete bu yıl da devam ettik. Bu ara tatilde listemizde Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan vardı. Geziden birkaç ay önce Ekşiden okumalarıma başlamama rağmen gözden kaçırdığımız bir nokta oldu. Gezimize şu güzergâhı takip ederek devam edecektik: Bodrum – İstanbul – Trabzon (hava yolu) – Batum (Demir yolu) – Tiflis – Ermenistan – Tiflis – Bakü (Demir yolu) – İstanbul – Bodrum (Hava yolu). Bir haftaya sığdıracağımız ve bizi çok heyecanlandıran bu dolu dolu gezi planı “Ermenistan’a gidenlere Azeri sınır polisi sorun çıkarabilir” diye kırpıldı ve maalesef Ermenistan plan dışı kaldı:(. Bu arada daha önce Azerbaycan’a girerseniz Ermenistan sınır polisi çok sorun çıkarmıyormuş. Tabii bu okuduklarımız başkalarına ait tecrübeler, kesin bir şey demek için denemek lazım:). Haa, biz deneyemedik çünkü Türkiye’ye dönüş biletlerimiz Azerbaycan’dan olduğu için Gürcistan ve Azerbaycan ile idare ettik. Ancak Kafkaslarda yazın seyahat edeceklere ve zaman sorunu olmayanlara tavsiyem şu şekilde olabilir: Ankara’dan Doğu Ekspresine atlayın, Kars’ta inin. Kars’ı gezdikten sonra Van’a geçin. Van’ı da bir güzel gezin (Ya da alternatif direkt Van’a uçun/gidin). Van’dan İran’ın kuzeyindeki Tebriz kentine normalde Transasya treni var. Eğer sefer varsa mutlaka trene yoksa dolmuşa atlayıp Tebriz’den başlayın gezmeye. Tebriz’de dil sorunu çekmezsiniz çünkü Tebriz aslında bir Türk/Azeri kenti. Türkçeyle en kolay anlaşabileceğiniz kentlerden birisi. Geziye bu noktada 2 farklı güzergâhtan devam edebilirsiniz. Ya Tahran’a doğru güney yönünde ilerleyebilirsiniz ya da Tebriz’den Bakü’ye giden otobüse atlayabilirsiniz. Bakü’den sonra şu yolu izleyebilirsiniz: Bakü (demir yolu) – Tiflis (demir yolu) – Erivan (demir yolu) – Tiflis (demir yolu) – Batum. Batum’dan sonra Türkiye’ye keşke demir yolu olsa diyorum ama henüz yok. Neyse Batum’da hava alanı var ancak sanırım yazın uçuşlar başlıyor. O açıdan uçak varsa uçakla yoksa da Batum merkezden kalkan dolmuşlarla Sarp sınır kapısına gelin. Pasaport kontrolden sonra Sarp sınır kapısından Türkiye tarafına geçtiğinizde Sarp otogarına da dolmuşlar var. Oradan Rize, Trabzon, İstanbul vs. birçok ilimize otobüs bulabilir veya Trabzon’dan uçabilirsiniz. Neyse, bu kadar fikir sunduktan sonra kendi gezimizin detaylarına geçelim:

19 Ocak 2020 gibi özel bir günde (özelliği 35. yaşıma girmiş olmam) Bodrum otogarından Muttaş’a ait araçla Bodrum-Milas Hava alanına geçtik (23×2=46 TL). Oradan İstanbul’a, İstanbul’dan da Trabzon’a uçtuk. Trabzon hava alanından Havaş’a ait servisle otogara geçtik (13×2=26 TL). Gece olmasına rağmen otogar hâlâ açıktı ve Batum’a giden otobüs var mı diye sorduk. Metro firmasına ait 01.30 aracına kişi başı 50 TL ödeyerek otobüs biletlerimizi aldık. Otobüs gelene kadar da Suzi’nin evde yaptığı börekleri otogardan aldığımız çay eşliğinde gömdük (4×1=4TL). Alın size bonus gibi bir gezi önerisi daha. Evden çıkmadan çantaya meyvedir, sudur, börektir, çerezdir doldurun. Uygun bütçeyle çok gezmenin formulünün “Minimum cost, maximum travel” olduğunu unutmayın!

Vaktinde gelen otobüse valizimizi teslim ettikten sonra Sarp sınır kapısına varana kadar bir güzel uyuduk. Sonraki gün çok gezecekseniz her fırsatta uyumaya çalışın, enerji depolayın, ucuz ama pratik çözümler bulun, göz bandı, terlik ve seyahat yastığınızı çantanıza atın. Trabzon otogarından Sarp sınır kapısına yaklaşık 3.5 saat sürdü yolculuk. Otobüs Türkiye tarafında bizi indirdi. Valimizi, çantalarımızı aldıktan sonra pasaport kontrole geçtik. Gürcistan bizden vize istemiyor, elinizi kolunuzu sallayarak Gürcistan’a girip çıkarbilirsiniz. Yoo, hayır o kadar da değil, T.C. kimliğiyle de girip çıkabiliyor ancak biz pasaportlarımızı kullandık. Ancak eski fiyatıyla 15 TL, yeni fiyatıyla 50 TL yurt dışı çıkış haracını ödemeniz gerekiyor. Affedersiniz, harç diyecektim, dilim sürçtü:D. Bizden başka ülkesinden çıkarken öğrenci, turist, çalışan ne olursanız olun bu harcı ödemek zorundasınız. Umarım hayırlı yerlere gidiyordur :/ Biz sınırda bunla uğraşmamak için Ziraat bankası bankamatiğinden 1 hafta önce yatırmıştık. Aman dekontu kaybetmeyin. Sınırdan geçerken pasaport kontrolde polis mutlaka bunu görmek isteyecektir.

Türk sınırındaki pasaport kontrolünde herhangi bir bekleme yaşamadan Gürcistan pasaport kontrolüne geçtik. Suzan’da herhangi bir sorun çıkmadı ancak Gürcü polisi beni orta direk Şaban gibi epey bekletti, pasaportu inceledi inceledi, tipime baktı (galiba sevmedi:)), birkaç telefon görüşmesi yaptı, arkadaşını aradı, o geldi, bir şeyler konuştular filan. Biraz gerilmedim desem yeridir. “Dayı napıyon didim” içimden. İç sesimi duymuş olmalı ki verdi pasaportumu geri. Sınır kapısından Gürcistan tarafına geçtikten sonra hemen karşınıza taksiciler veya ayaklı döviz büroları çıkacak. Aman diyim bu iki tayfadan uzak durun. Ne taksiye binin ne de paranızı onlara, oradaki döviz bürolarına bozdurun. Geçen yıldan İran’da yaşadıklarımız bu yıl bize iyi tecrübe oldu (Tecrübe: yediğiniz kazıkların toplamıdır:P). Biz dolmuşu tercih ettik, sabahın beşi olduğu için yer de bulduk ve şoföre Lari (Gürcistan para birimi 1 Lari = 1.7 TL) yerine Türk lirası verdik. Dolmuş 1.5 Lari idi 3 Lari yerine 6 TL verdik. Gürcüler özellikle Batum halkı ve taksicileri, dolmuşçuları, esnafı Türkçeyi öğrenmiş. O açıdan çok dil problemi yaşamazsınız. Mutlaka Türkçe konuşan birileri sizi buluyor:).

Takriben 30 dakikalık dolmuş yolculuğundan sonra Batum merkezde indik ve bir iki kişiye sorarak Hostelimizi bulduk. Dzveli Hostelde 34.50 Lari (71TL) ödeyerek bir gece kaldık. Hostelcimiz sabahın altısında bize odayı teslim ettiği için gönlümüzü fethetti. Odanın içinde bize ait banyo ve tuvalet olması da ballı kaymaktı. Sonraki kaldığımız hostellerde banyo ve tuvalet ortaktı yani oda dışında. Eşinizle veya kız arkadaşınızla seyahat ediyorsanız konaklamada bu ayrıntıya dikkat etmelisiniz bizce:).

Kendimizi yatağa bıraktıktan sonra 4 saat deliksiz uyumuşuz. Uyandığımızda hava ısınmıştı, güneş parlıyordu ve Batum bizi çağırıyordu. Giyinip kuşandıktan sonra kendimizi sokağa attık ve ilk önce para bozduracak mekan aradık. Sağa sola bakınırken Türkiye İş Bankası Batum Şubesinde para bozdurduk. Bizimle ilgilenen çalışan çok iyi Türkçe konuşuyordu, hoşumuza gitti. Ancak bankanın TL kuru başka döviz bürolarına göre biraz düşüktü. Çok hoşumuza gitmedi:D. Parayı da bozdurduktan sonra Bern Restoranına girdik. Bayağı bir sağlam mekandı valla. Restoranın üstünde Bern Hotel var, aslında restoran bu hotel sakinlerine hizmet veriyor. Bu gereksiz ayrıntıdan sonra ne yediğimize içtiğimize geçelim. Gürcistan mutfağı Türk mutfağı yanında çaylak kalır:). Biz yine de onların geleneksel yemeği diye Kankali ve Hachapuri yedik. Kankali bizim mantının büyük boyutlusu ve sossuzu (yoğurt-salça-sarımsak gibi dünyanın en iyi üçlemsinden mahrum) ve kankali de bizim Mevlana dediğimiz peynirli pide. Hamur ağırlıklı. Gürcistan’a gidiyorsanız kilo almayı göze aldınız demektir:D Yemeğe 38.50 Lari ödedikten Batum sahiline indik. O da ne! Aman Tanrım didim:D Bir sahil var, bir kumsal var, denize sıfır apartman, cafe, ev, hotel, işletme hiçbir bok yok! Yapılar en azından 200 metre geride inşaa edilmiş, İzmir’deki gibi Kordon işgal edilmemiş, masa yok, sandalye yok, özel mülktür girilmez yok! Vallahi çok hoşumuza gitti. Efendim malumunuz, Bodrum’da sezonda her yer birilerine peşkeş çekildiği için Bodrum’da ikamet etmemize ve tonla vergi vermemize rağman yazın otellerinden sahilinden geçemiyoruz. Niye? Ulan biz Mars vatandışı mıyız? Neyse, bayağı yükseldim ben, Batum sahillerine döneyim. Yazın gelmiş olsam direkt denize dalar Karadeniz’de yüzmenin tadını çıkarırdım. Yazın gelecek seyyahlar, benim yerime de yüzünJ. Sahilde yürüdük, yürüdük, bir sürü görülecek şey gördük. Bunları çok detaylı yazmıyorum çünkü bloglarda, Ekşi’de Youtube’da hepsi var. Ben, gördüklerimden ziyade gördüklerimin bana neler hissettirdiklerini yazıyorum. Bir Ali ile Nino heykeli var, fotoğraflarda göründüğünden küçük, belki gece ışıklandırılması çalıştığında daha güzel ve görkemli görünüyordur ancak bana çok ilginç gelmedi. Siz yine de internetten araştırın.

Batum sahilde bir de dönme dolap var. Tiflis ve Bakü’de de gördüğümüz bu dönme dolaplar bana Londra’daki London Eye’ın çakması gibi geldi. Çakma demişken Batum’da İzmirdeki saat kulesinin kopyası var. Yahu biraz orijinal olun. Size ait değerler yok muydu? Neyse, dönme dolap 15 Lari, yükseklik korkunuz yoksa benim gibi, binin ve Batum ve Karadeniz manzarasının tadını çıkartın. Pekiyi, dönme dolap zirvedeyken gördüğüm şey şuydu: Ana caddeler Avrupa, ara caddeler ne siz sorun ne ben söyleyeyim… Turistlerin gördüğü şaşaa, arka sokaklarda kendisini faciaya bırakıyor. Yani nasıl desem, ana caddeler makyaj, geri kalan yerler varoş, gecekondu… Ayrıca Gürcistan’da insandan çok araba var ve trafik sanki sadece araçlara göre düzenlemiş gibi. Elbette Sovetlerden kalma miraslar yollar çok geniş, düzenli ancak yayalar yine de ikinci plana atılmış gibi geldi. “Ahmetcim sen Türkiye’den oraya gittin, Almanya’dan değil” diyebilirsiniz. Evet, haklı olabilirsiniz. Yine de bilin diye söylüyorum.

Dönme dolaptan sonra bir gün sonraki Tiflis yolculuğumuz için otobüse bindik ve gara gittik. Otobüste bizdeki kentkart sistemi var, bizde kentkart olmadığı için Lari uzattık ama şoför abimiz para almadı ama oysaki param vaydı amca (Sezerciğe bağladım orada:)) Batum-Tiflis treni günde iki kez, sabah 07.55 ve akşam 17.30 kalkıyor. Biz manzaranın tadını çıkarmak için 07.55 trenini tercih ettik ve 2. sınıf biletlere 24×2=48 Lari ödedik. Biletleri de hallettiğimize göre sırada Botanik bahçesi vardı. Garın önünden geçen beyaz Transit dolmuşları geçiyor, önündeki tabelada Botanik Park’ı görürseniz bizdeki sistem el atın hemen duruyor. Dolmuş kişi başı 2 Lari, son durak Botanik Parkı zaten. Oradan yine aynı dolmuşlarla Batum merkeze dönebilirsiniz.

Botanik parkı girişi kişi başı 15 Lari. Biz birkaç saat gezdik bu yeşil cenneti ancak bence tam bir günü hak ediyor. Sabahtan sırt çantanız erzak dolu gelip gece çıkmalısınız. Hatta çıkmayın, Karadeniz sahilinde tren yolunun kenarında kamp kurmalısınız. Tabii, bu mümkün mü değil mi bilmiyorum ama yazın gelecek maceraperestler benim yerime de bunu bir denerse kendim çadır kurmuş gibi sevineceğim. Botanik Parktan sonra tekrar dolmuşa binerek Batum merkeze döndük. Batum merkezde şehrin tadını zirveden çıkarabileceğiniz teleferik var ve mutlaka binin derim. Sanırım ilk defa bir teferiğe bindim, çok keyifli idi (25 Lari). Teleferikten sonra teleferiğe bindiğimiz yerin karşısındaki caddede Good Will adlı markete girdik. Burada hem alışveriş yaptık hem de ürünleri inceledik. Ne var ne yok, Türk markaları var mı baktık. Gürci piyasasında Türk ve Rus gıda ürünlerini bulabilirsiniz. Bu arada Grücü şarabı meşhur biz Kindzmaruli adlı markayı tercih ettik, kırmızı ve tatlı bir şarap, içmeye doyum olmuyor, market fiyatı 23 Lari. Market alışverişinden sonra (30 Lari) Gürcistan’a ait bir sim kartı alalım dedik. Birkaç yerden fiyat aldıktan sonra bir dükkana girdik. Esnaf dayıya sorduk soruşturduk 3 GB’lık Geocell hattını 17 Lariye almaya karar verdik ancak dayı ne yaptıysa da hattı benim telefonda çalıştıramayınca Suzi’nin telefona taktık da öyle çalıştırdık. Bu işlem bizim 1 saatimizi aldığı gibi şu an telefonumu modem olarak bağlayamıyorum. Naptın dayı yav sen?

Bugünlük Batum yeter dedik ve tekrar acıktığımzı hissettik. Nere gidelim nere gidelim diye bakınırken öğlen yemek yediğimiz Bern Restoranını tekrar bulduk ve akşam yemeğini de orada yedik. Bu kez et, makarna ve salata ile karnımızı doyurduk (40.70 Lari). Yemekten sonra biraz yürüyüşten sonra hostele döndük. Konaklama ücretini ödedik, hostelin mutfağından çatal, bıçak, tabak ve bardak temin ettik. Hostelci dayının eşi çok komikti, turizm alanında doktora sahibi olmalıydı çünkü biz mutfağa geldiğimz sırada yüksek sesle görüntülü görüşme yapıyordu ve Gürcüce bunların yine niye gelmiş diye söylenip duruyordu (Çeviri için teşekkürler Suzi:)). Bu arada Türkiye’deki turizme bir daha şükrettim, Belki Amerika ve Amerikanın gerisindeyiz ancak İran’ın, Gürcistan’ın ve Azerbaycan’ın hizmet olarak ilerisindeyiz. Örnek vermek gerekirse turlarda profesyonel tur rehberi yok. Oranın yerlisi sizi gezdiriyor ve gördüğüm kadarıyla İngilizce bilmeyen işletmeciler var. Ulan şu İngilizceyi öğrenin artık, asabımı bozmayın!!! Türk gençliği için söylüyorum, turizmde hâlâ gelecek görüyorum hem yurt içi hem yurt dışı. Bu alana yönelmek isteyenler benimle iletişime geçebilir. Şahsen orta gelecekteki planlarım arasında rehberlik kokartı almak da var. Öğretmenlik öğretmenlik nereye kadar:D

Bu gezimde vidIQ’ya ara vermedim. İnternetin olduğu her yerde bilgisayarım da yanımdaysa nasıl olsa çalışabiliyordum ve akşamları hostelde birer saat de mesai attım ve 365 gün çalışma rekorumu kırdım (haklı bir gururla göğsüm kabardı her ne kadar sizler görmesenizde:)) Sabah erkendan kalkıp kahvaltımızı yaptık ve giriş katına indik. Bir şeyi özlemiştik iyi oldu. Saat yedide uyandığında güneşin doğmuş olması yani kış saati uygulamasının ne güzel olduğunu anladık. Keşke bizde de tekrar öyle olsa, hem faturalarımız azcık düşer, hem de öğrenci ve öğretmenler karanlıkta okula gitmek zorunda kalmazdı:(. Ev sahibimize sabah 7.30’da çıkacağımızı söylemiştik. Kendisine “Bize Yandex’ten taksi çağırabilir misin” dedik. Gürcistan’ta, Ermenistan’da ve İran’da Uber’in emsalleri çıkmış ve herkes biliyor, kullanıyor ancak bizim gibi gezginlerin kullanması için yerel hata sahip olmanız ve gittiğiniz ülkenin dilini konuşmanız gerekiyor. (Ayol birisi “Ama Uber Türkiye’yi, Vikipedi epeydir kapalıydı yeni açıldı, Booking Türkiye’de Türkler tarafından kullanılamıyor” filan mı dedi :/. Sağolsun çağırdı ve gara 7 Lari karşılığı hızlı bir şekilde ulaştık. Peronu bulduk ve trendeki yerimizi aldık. Tren yavaştan hareket etmeye başladı. Bu yolculuğu çok istiyordum çünkü Almanya, İsviçre ve Avusturya dışında başka bir ülkede tren yolculuğu yapacaktım ve tren yolculuğunu hep çok sevmişimdir. Geniş koltuk aralıkları, tuvalet imkânı, yemekli vagon, yataklı vagon, kuşetli vagon, vagonlar arasında rahat rahat dolaşma özgürlüğü… Yolculuk uzun ve sıkıcı diyenler olabilirsiniz. Lütfen manzarayı izleyerek ve kitap okuyarak mutlu olmayı öğrenin. Ne kadar küçük şeylerle mutlu olduğumu görün:)

Yaklaşık 5 saat yolculuktan ve harika doğa manzaraları ve Atlas Aralık sayısı eşliğinde başkent Tiflis’e vardık. Gara varır varmaz da Bakü için 1. sınıf yani yataklı vagon için biletlerimizi aldık. Kişi başı 98 Lari ödediğimiz bu yolculuk bizim için iki açıdan ilkti: Birincisi ilk defa yataklı vagonda seyahat edecektik (ayy, aynı filmlerdeki gibi), ikincisi de ilk defa trenle ülke değiştirecektik.

Tiflis’te iki gece When in Tiblisi hostelde kaldık (2 gece 2 kişi 46 Lari). When in Tbilisi Hostel gara çok yakın sadece 850 metre. Caddeyi aklınızda tutun Dogi Dolitze, kime sorsanız gösterirler zaten. Ev sahibemiz çok iyi İngilizce bilmese de ev ortamı tadında bir işletmeye sahipti. Özellikle mutfağı içimizi ısıttı ve burada çok güzel kahvaltı yaptık, akşam yemeği hazırladık. Sanki kendi evimiz gibi. Katy’nin evi iki katlıydı, ilk katta kendi odası ve doğal olarak home-ofisi vardı, karşıda mutfak, onun yanında tuvalet ve banyo (hemi de küvetli),bizim kaldığımız çift kişilik bir oda ve bunların ortasında da salon. Üst kata içeriden bir merdivenle çıkılıyordu ancak zahmet edip çıkmadık. Dışarıdan bakınca sıradan gibi görünen bu evde piyano vardı desem… Keşke piyano çalmayı bilseydik ama nerede… Dışarıdan bakınca köhne görünen evlerin bir çoğunda eminim Türkiye’de mesela Bodrum sahillerindeki sitelerin toplamından çok kitap vardır:). Keşke bir Tiflislinin evinde misaifr olsaydık ve Türkiye-Gürcistan ilişkilerinden, hayat şartlarından bahsedebilseydik… Artık o da başka bir geziye kalsın. Ayrıca hem Batum’daki hem Tiflis’teki konaklamamız esnasında çok fazla insanla tanışmamız olmadı. Halbuki İran’da adım başı birileriyle tanışma fırsatımız olmuştu. Bunda işletmecinin vizyonu çok önemli. İnsanların bir araya gelip sohbet edeceği mekânlar oraya bir renk, bir kalite katıyor:). Geleceleğin işletmecilerine duyurulur. Haa bu arada, bir gezginin odasında mutlaka bir su ısıtıcı olmalı, su ısıtıcısı oda da yoksa mutfakta olmalı ve evet bir de tost makinası hayat kurtarıcı olabilir. Sağolsun Katy’nin mutfağı bizi hayal kırıklığına uğratmadı, özellilkle mutfak ocağı ve doğal gaz bizi kendine hayran bıraktı. Bodrum’daki evimizde doğal gaz yok ancak Ereğli’de annemlerin doğal gazı nasıl idareli kullandığını bildiğimden Gürcistan’daki doğal gaza az daha Mecusi olup tapasım geldi:D Yani kıyaslama yapmak gerekirse Türkiye’deki doğal gaz mum ışığıysa Gürcistan’daki doğal gaz rambonun bir serisinde kullandığı alev püskürten bir silahtı adeta. Aynen öyle güçlü ve yakıcıydı. Su ısıtıcısı yerine çaydanlıkla ocakta su ısıtıp kullandık. Dedik yahu bu de bolluk böyle:P.

Hostelimizin gara çok yakın olduğunu söylemiştik, tüm ulaşımı da buradan sağladık zaten. Metroyla şehir merkezine ulaşabiliyorsunuz. Metro girişinde kart gişesi var, oradan 2 Lariye metro kart alıp içine en az 2 Larilik bakiye yüklemeniz gerekiyor. Metroda 1 biniş 0.50 Lari vallaha sudan ucuz. Burada espri yapmıyorum, markette 1.5 litrelik su 0.80 Lari olduğuna göre 1 biniş sudan ucuz (nasıl, matematiğimde gelişme var değil mi?:D) Metroyla 3 durak gidip Liberty Square’de (Özgürlük Meydanı) inin. Buradan her yere ulaşabilirsiniz. 2 meşhur cadde ve üzerinde bir sürü müze neyim var. Biz nasıl gaza geldiysek Londra’da gördüğümüz Sightseeing tur otobüsü için bilet aldık. Normal fiyatı kişi başı günlük 50 Lari olan bileti ölü sezon diye pazarlık yaparak 2 günlük 40 Lariye aldık. Yani toplamda 2 kişi için 2 günlük bilete 80 Lari ödedik. Tur otobüsündeki yerel rehber abimiz normalde Rusça hizmet veriyormuş ancak elde kimse yokmuş demek ki onunla tura başladık. İngilizcesi için pek iyiydi diyemeceğim çünkü düz lise mezunu gibi konuşuyordu. Yine de sağolsun, o anlattı biz dinledik. Biz derken bizden başka bir aile daha vardı: baba Amerikalı, anne Vietnamlı ve çocuklar melez. Rehberden çok biz onlarla sohbet ettik, Türkiye muhabbeti, İstanbul ve Türk yemekleri… Bu noktada dikkatimi iki şey çekti. Bu aile de bizim gibi Booking’ten veya Air B’nB’den faydalanıyordu. İnsanların maddi durumu iyi olsa bile gezeceği şehirde ev tutup kenti kendi başına keşfeden gezgin sayısı artıyordu: Paylaşım ekonomisi (Bu kavramı bana öğrettiği için dostum Mehmet Türk’e teşekkür ederim). Bu gruptaki insanlara turist demiyorum çünkü bana göre turist bizim ülkemizdeki her şey dahil otellere doluşup sabahtan akşama kadar yenecek ne var diye o restoran senin bu açık büfe benim gezen sonra da güneş altında manda gibi yatan tiplerdi. İnsanlar gün geçtikçe kitle turizmine doydukça alternatif aramaya devam ediyorlar. Bu konuda da kendi evini veya odasını gezginlere belli bir ücret karşılında vermek gittikçe daha popüler olacak ve kadınlar bu işte gerçekten iyi sonuçlar çıkarıyor.  Dikkatimi çeken ikinci nokta size Amerikalı aile babasının tüm bu konaklama işini sanırım 14-15 bilemedin 16 yaşındaki oğluna devretmiş olmasıydı. Hangi şehirde nerede kalınacağını oğlu karar veriyordu. Bu ne sorumluluk. Babaya selam olsun. En son paylaştığım ve son 5 günde çocuğunun görev yerine Ağrı’ya çıkarsa biz de oraya taşınırız diyen mantık ötesi muhabbetlerden sonra bu aileyi ayakta alkışlıyorum:).

Tur bittikten sonra Amerikalı aileyle ve rehberle vedalaştık. Amerikalı aile Number 1 adlı bir restorana yemeğe biz de Gürcistan milli müzesine gittik (15×2=30 Lari). 4 katlı bu müze sanki Gürcistan’ın en büyük müzesiydi ve her kat farklı bir konsepte ayrılmştı. Ben en çok 1. katttaki evrim sergisini ve 4. kattaki Sovyet işgal müzesini beğendim. Aslında tüm günü hak eden bu müzeyi yaklaşık 4 saatte iki kısımda gezdik. Yemek önce ve sonra. Hem acıkıp hem yorulunca yakınlarda bir yerde yemek yiyelim dedik ve yolda Amerikalı ailenin tercih ettiğini restorana gittik (2 Kişi 35 Lari). Yemekten sonra müzeye geri dönüp kalan katları da gezdik. Müze bitince bizim de pilimiz bitmişti. Metro durağına gittik ve metroyla gara geri gittik. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim Sovyetler zamanında hem Tiflis’te hem Bakü’de öyle bir metro yapmış ki akıllara zarar. Yok böyle bir derinlik! Sanki metroya değil yer altında sığına iniyoruz. Nükleer saldırı olsa gidip saklanabileceğiniz derinlikte bir yer:).

Garda indikten sonra Carrefoursa’ya gittik ve akşam yemeği ve kahvaltı için alışveriş yaptık (50 Lari). Akşamı yemekle, diziyle ve dinlenerek geçirdik. Sonraki gün biraz tembellik yapıp geç kalktık ve kahvaltıdan sonra tekrar aynı güzergâhtan Özgürlük meydanına gittik. Turumuzun ikinci gününde Old City denen şehrin asıl gezilmesi gereken yerine gitmeye karar verdik. Bu kez otobüsle bir İngiliz baba-oğulla tanıştık ve akıcı bir İngilizceye sahip bir rehber eşlik etti bize. Burada iki farklı rehberin aynı şehri farklı şekillerde anlattığını tesipt ettim:). Otobüslerde bir de jest yapıyorlar şarapseverler için. Tur boyunca ev yapımı şarap ücretsiz. Valla 2 gün boyunca şarap eşliğinde koca otobüste 2 aileydik ve sanki bize özel bir turdu:). Kışın gezmenin faydası olsa gerekti, pek mutlu olduk (şarabın da etkisi olabilir:). Old City’de kilisedir, kaledir (Metro kartı burada kullanabiliyorsunuz, bir biniş 2.5 Lari. 2 kişi gidiş-dönüş 10 Lari. Mevsim yazsa ve enerji çoksa teleferikle çıkın, yürüyerek Old City’e inin derim), ara sokaklardır, oradan geçen Kura nehridir, nehrin üstünden geçen Peace Bridge (Barış köprüsü) gezdik tozduk. Kaleye çıkmak için ya merdivenlerden yürümeniz ya da teleferiği kullanmanız gerekiyor. Biz enerjiden tasarruf etmek için teleferiği tercih ettik. Akabinde teleferikle tekrar aşağı indik ve sokaklarda dolaşmaya başladık. Acıktığımızı hissettiğimiz için mekânları inceledik. Ben en çok kapısında “KGB still watching” (KGB hâlâ izliyor) yazan barı beğendim. Ancak burada çay-kahve-yemek servisi olmadığı için buranın karşısındaki bir mekânda yemek yedik (42.50 Lari). Old City’i tamamladıktan sonra tur otubüsünü bekledik epey bir süre Özgürlük meydanına dönmek için. Ancak soğuk havada boşuna beklemişiz, yürüyerek de dönebilirmişiz. Pek sorun olmadı, bir önceki günkü rehbere rastladık ve şarapla içimizi ısıttık:). Bir önceki günkü güzergâhtan hostele döndük, dönüşte yine market alışverişimizi yaptık, Türkiye’ye götürmek için 1 şişe Kindzmaruli aldık ve kalan Larileri tamamen harcadık. Hostelde akşam yemeğimizi yedikten ve yol için yolluk hazırladıktan sonra valimizi topladık. Katy’e teşekkür ettikten sonra yürüyerek gara vardık, peronumuzu bulduk ve vagonumuza yerleştik. Bu tren Azerbaycan Demir Yollarına ait olduğu için bizimle ilgilenen çalışanlar Azeri idi ve Türkiye’den geldiğimizi duyunca çok mutlu oldular, çok içten sohbet ettiler. 1. Vagonun 1. Kompartmanı bizimdi. Bize paketlenmiş nevresim takımı getirmişlerdi. Yemek paketleri açarak çarşafları serdik, 1 gecelik de olsa kendimize trende yatak odası rahatlığı sağladık. Gerçi uzun boylular için çok rahat değildi ama terlik-pijama-dizi keyfi için yeterliydi. Ayrıca 1. sınıf yolcular için çay-kahve ücretsizdi ancak siz beklentiyi yüksek tutmayın ne çayı ne kahvesi Türk çayına ve kahvesine benzemiyor. Çayı çok açık, kahvesi çok acı adamların, aman diyim. Evde hazırladığımız yollukları da bir güzel gömdükten sonra uyku vakti geldi. Taa ki sınıra gelinceye kadar. Sınırda tren epey bekliyor ama asıl Azerbaycan tarafında. Gürcü tarfında bir polis memuru hızlıca pasaportları topladı ki vagondaki görevli arkadaşlar bize önceden haber vermişti, sonra da mühür vurup hızlı şekilde dağıttı. Sonra tren bir süre daha hareket edip Azerbaycan sınırına geçti. Burada da önce polis memurları tarafından pasaportlarımız toplandı, sonra kompartman kompartman bizi başka bir kompartmana aldılar. Memur ağabeyler kompartmanın birine mobil pasaport kontrol noktası kurmuşlar yani bir kamera, bilgisayar ve tarayıcı. Pasaportumu mühürledikten sonra “Kardeş ülke Azerbaycan’a hoş geldiniz” diyerek gülümsedi. Duygulandım lan, hem bu ifadeden dolayı hem de polisin samimiyetinden dolayı. Pasaport faslını geçtikten sonra sabah yediye kadar süren cuf cuf yolculuğu Bakü garda bitti. Sora sora hosteli bulduk ve Türkçe adres sormanın rahatlığını yaşadık:).

Bakü’de 3 gün Sena hostelde kaldık. 2 kişi 3 gün için 51 Manat (171 TL) ödedik (1 Manat 3.5 TL-Yazıklar olsundu, evlat acısı gibi koymuştuJ). Sena hostel daha profesonel bir işletme. Bir aile tarafından işletilmiyor, çalışanları filan var ve güler yüzlü. Bizi resepsiyonda karşılayan eleman erken geldiğimizi, odanın hazır olması için beklememiz gerektiğini söyledi. Biz de sorun değil, açız zaten deyip mutfağa gittik. Mutfakta tost makinası, semaver, bizde tost ekmeği, Gürcü peyniri, sallama çay bir de hunharca açlık vardı. Kendimize enfes bir kahvaltı çektik yada biz çok aç olduğumuz için bize enfes geldi:D Kahvaltı esnasında mutfağa iç donlu bir abi geldi. Biraz sohbet edince Türk olduğunu anladık (halbuki iç dondan anlamalıydık:D). Kahvaltıdan sonra Almas hanım bize odamızın hazır olduğunu söyledi. Odaya geçip bir güzel dinlendik. Birkaç saat uykudan sonra nereye gidelim diye sorduk. İçeri Şehire gidin dediler. Ama önce para bozdurmamız gerekiyordu ve biz de Kapital Bank’a gidip para bozdurduk, konaklama ücretini ödedik. Hostelden 28 Mayıs metro durağına yürüdük, gişeden metro kart aldık (2 Manat kart, 20 kepik bir biniş – Vay aklına yandığım moskoflar, ne güzel miras bırakmışsınızJ) İçeri şehri Azerilerin meşhur sarayını gezmekle başladık (30 Manat 2 kişi). Surun içerisini turladık ve sahile indik. Öyle bir soğuk vardı ki şöyle söyleyeyim karla karışık yağmur buz gibi rüzgârla Hazar denizinden yüzümüze yüzümüze Bakü’ye hoş geldiniz diyordu. Baktık, donarak öleceğiz, İçeri şehrin surlarının ara sokaklarına kendimizi tekrar attık ve bir tur acentasına şehir haritası almaya diye girdik ve nasıl olduysa oradan kişi başı 50 Manat ödeyerek Qbustan turu aldık. Turu satan Süreyya Hanım belli ki işini iyi yapıyordu. Ya da biz üşümüş, acıkmış ve yorulmuştuk ve direncimiz kırılmıştıJ. Bize mekan söyleyin dedik, Qaynana’ya gidin dediler. Ve gerçekten Qaynana bizi mestetti. 36 manat ödeyerek çorbadır, ettir mideye ziyafet çektik. Yemekten sonra metroyla 28 Mayıs  meydanına döndük ve buradaki Bravo aldı marketten kahvaltılık alışverişimizi yaptık (19 Manat).

Sonraki gün sekizde kalkıp kahvaltımızı yaptık ve bir gün önce tanıştığımız Türk abimizi y,ne aynı içlikle mutfakta gördüm. Ya pantolonu yoktu, ya da hosteli evi gibi görüyordu:D. Kahvaltıdan sonra turun aracı bizi hostelden aldı ve uzun ve dolu dolu geçecek bir gün başladı. Rehberimiz İngilizce bildiğimize sevindi çünkü grupta 4 Rus, 1 İsviçreli, 4 Pakistanlı ve 2 de Türk yani biz bulunuyorduk (Fıkra gibi oldu ya la:D). Ruslar için Rusça, grubun geri kalanı için İngilizce, arada bize ekstra bilgi vermek için Türkçe konuştu. 55 ysşındaki yerel rehberimiz Sami görmüş geçirmiş bir abimizdi. Tüm gün anılarını, hayat hikayesini dinledik. İlk durağımız çamur volkanlarıydı. Gerçekten çok ilginç yer altında petrolle karışık lav çıkıyordu ve bunlar küçük volkanlar oluşturuyorlardı. Hava soğuk olmasına rağmen güneş ışığı iyiydi, bol bol fotoğraf çektik. Çamur volkanları adeta bir balon gibi patlıyor, bu açıdan üzerine çok fazla eğilmemenizi tavsiye ederim. Haa, yok bana patlamadı ancak Qobustan’da bir çocuğun yüzünden ve elbiselerinden anladım:D.

Çamur volkanlarından sonraki durağımız Qobustan oldu (10×2=20 Manat). Qobustan bizdeki Bafa gölü civarındaki kaya resimlerinin bir benzeri. Hazar denizi çekildikten sonra ortaya çıkan mağaralara 4000-5000 yıl önce insanlar resimler kazımış diyeyim tam olsun. Epey zaman geçirdik burada ve bol bol fotoğraf çektik. Hava da yavaştan ısınmaya başlamıştı. Qobustan’dan sonra tekrar araca bindik ve Bakü’ye doğru yol aldık. Bakü’yü biraz geçtikten sonra vakit öğleni geçiyordu ve iyiden iyiye acıkınca yemek yiyeceğimiz mekâna geldik. 10 Manat karşılığında açık büfenin tadını çıkardık. Valla yok yoktu. Pek bir sevdik burayı, tatlıdan çaya kadar hizmet sınırsız ancak adı baklava olan tatlının baklavayla alakası yok. O tamamen farklı bir şey. Tam yemeğin ortasında elektriğin gitmesi ve herhangi bir yedek aydınlatma sisteminin olmaması beni pek bir şaşırttı. Yani o jeneratörden haberleri yoktu, yada elektirikleri bilerek kestiler ki romantik bir ortam olsun:). Cep telefonu ışığında ne kadar romantizm olursa artık:D

Yemekten sonra Ateş Tapınağına geldik. (Burada kişi başı 11 Manat giriş ücreti ödedik ve aynı biletleri bir sonraki durağımız Yanardağ’da kullandık). Evet, doğru tahmin ettiniz, Zerdüştlük bir zaman Azerbaycan’da da varmış. Geçen yılki İran gezimizde Yezd şehrini gezerken konuya vakıf olmuştuk, bu sefer iyice bilgilenmiş olduk. Yalnız Ateş Tapınağındaki (Ateşgâh) ateş doğal gaz yakılarak elde ediliyordu. Tamam, doğal gaz ülkenizde çıkıyor ancak biraz zahmet edip odun filan yaksaydınız:D Yine de kışın gezerken ateşin etrafında dolaşmak güzel. Rehber epey detay verdi ancak dikkatimi en çok çeken Zerdüştlerin ibadet şekli (namazı diyelim) Müslümanlarınkine çok benziyordu (bkn. Kopyala-yapıştır:)) Ateşgâhı da ziyaret ettikten sonra Anlatya’daki Yanartaş’a benzer Yanardağ’a gittik ve gerçekten dağ yanıyor! Bu doğal ateşin ham maddesi metan gazıymış ve zamanla alevler içinde olan tepe gittikçe daha az yanar olmuş Yanardağ adı da buradan gelmekteymiş.

Yanardağ’dan sonra merkeze döndük ve gezinin son ayağını Haydar Aliyev Merkezinde tamamladık. Epey para harcanarak yapılan bu görkemli binayı ancak dışarıdan gördük, fotoğrafını çektik ve buraya harcanan parayla ülkedeki birçok eğitim, sağlık, ulaşım gibi hizmetlerin karşılanabileceğini düşündük. Petrol gelirleri sayesinde Azerbaycan hükümeti zengin sayılır, ancak ülkenin geliri eşit şekilde dağıtılmıyor maalesef. Ya zengin çok zengin ya da fakir çok fakir. Bir örnek verelim: Ülkemizde artık nostaljik olan Murat 124 marka arabalar Azerbaycan’da Lada markası adıyla sokaklarda cirit atıyor ve bu arabaları düşük gelir sahipleri kullanıyor (Sovyet Rusya dönemindeki ilk yabancı marka İtalyan FIAT imiş ve bu model İtalyanlar tarafından Sovyetler için üretilmiş. Valla 40 yıllık arabalar ama hâlâ sağlamlar. Zaten benzin ucuzJ) Aynı anda o Ladaları sollayan son model Ferrariler, Jipler, Jaguar’lar görmeniz işten bile değil. Hem Gürcistan hem de Azerbaycan fakirle zenginin çok keskin bir biçimde ayrıldığı ülkelerden. Burada başka bir ülke aklıma geliyor ama neyse…

Yorucu bir günün ardından kendimizi otele değil de İçeri şehire bıraktırdık. Kendimizi hemen Qaynana restorana attık ve birer çorbayla midelerimizi yumuşattık (20 Manat). Yemek faslından sonra T.E.S. tura gidip başka bir tur satın almak istedik. Azerbaycan’da Kafkasların en yüksek köyü olan Kınalık köyü yer alıyor. Bize epey cazip gelen geziyi fiyatı dolayısıla reddettik çünkü kişi başı 80 Manat bütçemizi zorlayacaktı. Biz de hem gezer hem düşünürken bir hanutçuya rastladık. Hanutçu Raşat bizi Şahdağ turuna ikna etti (kişi başı 45 Manat). Şahdağ bizim Uludağ gibi, popüler bir kayak merkezi. Bu turu satın aldıktan sonra yavaştan hostele dönmeye karar verdik. Yine her zamanki gibi market alışverişimiz yaptık (35 Manat). Otele dödükten sonra sonraki gün için erkence yattık.

Evet, yavaştan gezinin sonuna geliyoruz. Bakü’deki son günümüzde sabah bizi hostelden aldılar ve başka bir grubu almaya gittik. Servis dolaştıkça biz de Bakü’nün farkı caddelerini geziyorduk. Sanırım 2 kişi gelemeyeceğini bildirmişti. Diğer iki kişi de epey arıza çıkardı, yok özel tur istiyorlarmış da, onlara öyle söz verilmişte. Ulan yarım saat otelin önünde bekledik, bir de laga luga dinledik:/ Neyse, rehbermiz durumu iyi kotardı da yola çıkabildik. 170 km’lik yolu sağa sola baka baka gittik. Yolda bir yemek molası verdik. Sonra da Şahdağ’a vardık. O da ne? Bir kalabalık bir kalabalık, mümkün değil kayak takımları filan kiralamak, telesiyeje bilet bulmak. 1 saat kadar ortada mal gibi bekledikten sonra kendi başımızın çaresine bakalım dedik. Benim için Zipline bileti (10 Manat), Suzi için de at binme (10 Manat) bileti aldık. Aktiviteler çok uzun sürmediği için kalan sürede tepelere çıktık, güneşin ve karın tadını çıkardık. Daha az kalabalık olsaydı daha çok sevinecektik ancak nasip kısmet bu işler. Saat 17:00’de toplantıktan sonra Bakü’ye doğru yola çıktık. Bizi 28 Mayıs meydanındaki alışveriş merkezinde bıraktıklar, son alışverişimizi de yaptıktan sonra hostelin karşısındaki dönerciye gittik. Ben döner, Suzi tantuni, ortaya patates kızartması söyledik ve ayran eşliğinde yemeklerimizi çok beğendik (11 Manat).

Odaya çıktıktan sonra ufaktan eşyaları valize yerleştirmeye başladık. Yorgunluğun da etkisiyle bir güzel uyuduk. Sabah erken kalkıp uzun bir yolculuk için kahvaltıyı sağlam yaptık. Saat 09.30 gibi hostelden ayrılarak 28 Mayıs meydanına gittik. Buradan Haydar Aliyev uluslararası hava limanına her yarım saatte bir direkt otobüs kalkıyor ve metro için aldığınız kartı kullanabiliyorsunuz (1 biniş 1.70 Manat). Otobüs bizi hızlı şekilde bizi hava limanına getirdi. Gerisini biliyorsunuz zaten, check-in, pasaport kontrol, uçuş için kapıya geçiş. Saat 12.30’da Buta Airways’e ait İstanbul uçağıyla vatana döndük. Haftaiçi olması sayesinde Sabiha Gökçen’de pek fazla kalabalık yoktu. Suzi saat 16.30 uçağıyla Bodrum’a, ben 19.30 uçağıyla Konya’ya gittik. Bir sonraki günde trenle Ereğli’ye geçtim. Ha bugün ya yarın derken iş bu gezi yazısını bir anda karar verip trenle gittiğim Adana-Ereğli arasında yazabildim. Gezerken yazdığım için çok keyifli bir gezi yazısı oldu:).

Evet, özetlemek gerekirse, Türkiye’nin komşularını gezmeye devam edeceğiz. Gezdikçe burnumuzun ucundaki ülkeleri çok tadığımızı, komşularımız hakkında öğrenmemiz gereken ne kadar çok şey olduğunu gördük. İmkânınız varsa demeyeceğim, imkân yaratın ve bir an önce gezmeye başlayın. Yarının ne getireceği belli olmaz: deprem, Corona virüsü, Tsunami, yangınlar, ekonomik kriz… Ekonomik kriz demişken, yukarıda tek tek nereye ne kadar harcadığımızı da yazdım, çok öyle lüks kaçmadığınız sürece 2 kişi 1 haftalık tatili 5.000 TL’ye yaparsınız (burada 2 kişi tüm uçuşlara 1.800 TL ödedik). Para yok diyenler için ülkemizde iki şeyin fiyatını da söyleyelim: 1 paket sigara ortalama 15 TL olmuş (karı-koca içmiyoruz). iPhone 11’in fiyatına da siz bakın:).

Ömrümüz uzun, yolumuz hep açık olsun…

Ahmet & Suzan AKYOL

İRAN GEZİSİ

21.01.2019 Pazartesi günü 18.10 uçağıyla Bodrum’dan İstanbul’a uçtuk. Tahran uçağımız 23.50’de idi. Saat 04.00 civarı Tahran’daki IKA havalanına indik. Diğeri yurt içi uçuşların yapıldığı Mehrebad hava alanı. Sabah yediye kadar hava alanında takılıp sonrasında metro ile otogara geçelim dedik. Ancak gelen yolcu katındaki taksi şoförleri ile “tırnakçılar”ın yoğun tacizine uğradık: su getirmeler, çay ikram etmeler… Elinizdeki dövizi en ucuza bozdurup (bu sizin zararınıza, onların kârına) en pahalı fiyattan gideceğiniz yere götürmeye çalışıyorlar. Tabii fiyat sorduğum iki kişiden ikincisine 100 dolar verdim ve karşılığında 5.000.000 riyal aldım. Diğer tırmakçı 4.200.000 teklif etmişti. Neyse, metroya doğru giderken girişteki cafe çalışanına hangi hatta binelim diye sorduk. Bir anlattı ki binmekten vazgeçtik. Snapp adlı uygulamadan Reza isimli bir şöfor çağırdı. Adam bizi ilk başta yanlış otogara götürdü (Adamın suçu yok, ben havaalanında çalışan infocuya sorduğumda Azadi terminalinden Kaşhan’a giden otobüse bineceksiniz demişti). Tahran’da tam dört tane otogar var ve siz hangi şehre gidecekseniz o şehre giden otobüslerin kalktığı otogara gitmeniz gerekiyor. Biz Kaşhan’a gideceğimiz için Terminal-e-Jonoob isimli güney terminaline gitmeliymişiz. Ama eğer Tahran’dan Tebriz’e gidecekseniz kuzey terminaline gitmeniz gerekiyor. Siz sizin olun bunu internetten filan iyice araştırın. Sonrasında Tahran trafiğinde bir buçuk saat daha dolandık. Şoför ile 50.000 riyale anlaşmıştık ama bizden 1.100.000 riyal (yaklaşık 10 dolar) aldı. Ülkemize gelen turistlerin özellikle İstanbul’daki taksiciler tarafından gideceği yere dolaştırılarak götürüldükleri için fazla para ödedikten sonra hissettikleri duygularını çok daha iyi anladım ve kendi ülkemden sonra en az bizim kadar Müslüman (!) olan İran’da yediğimiz kazığın tadını çıkardım J Neyse ki yol üstünde Kaşhan otobüsünü yakaladık ve iki kişi için 420.000 riyal ödedik. Otobüsler hemen hemen Türkiye standardındaydı. Seyahat boyunca önümüzde cep telefonundan sesli şekilde dizi izleyen abilerle arkadamızda çekirdek fişleyen ablalarla Kaşhan’a vardık. Kaşhan’da otobüs otogara girmiyor, merkeze yakın bir meydanda yolcuları indiriyor. Buradan 100.000 riyal ödeyerek taksiyle hostele geçtik. Hosteli, yolu Kaşhan’a düşen herkese tavsiye ederiz, ismi Sana Historical Hostel. Kaşhan’da gezilecek yerlerin yanıbaşında. Bizi Mustafa karşıladı. Güleryüzlü ve İngilizce konuşan bir çalışan. Odaya eşyaları attıktan sonra yemeğe gittik. Tavsiye üzerine Abbasi Restoranını seçtik ki Youtube’da izlediğimiz videolarda da burasını görüp beğenmiştik. Suzan da ben de farklı yemek söyledik ve yanına ayran içtik. Yemekten önce ayran, yeşillik ve ekmek geliyor. Yemeğe 850.000 riyal ödedik. Yemekten sonra 3 mekan için bilet aldık ve sırasıyla Tabatabei House, Abbasian House ve Sultan Amir Ahmad Hamamını gezdik. Vakit akşam olduğu için gezmek istediğimiz halde Borujerdi House ve Agha Bozorg Camiini gezemedik çünkü gittiğimizde kapanmışlardı. Biz de merkezden dışarı çıkarak kentin topraktan yapılmış kalesini gezdik. Kale içinde devasa iki sarnıç vardı ve kubbesinin kalınlığı yaklaşık 1.5 metre idi. Sanırım bunun sebebi yaz sıcaklığına karşı suyun buharlaşmasını engellemekti. Kale içinde yerleşim olmadığı için ufak çaplı tarım yapılıyordu. Bu esnada önümüzden fırlayan tilki güzel sürpriz oldu J Sonraki durağımız İstanbul kapalı çarşı benzeri eski pazardı. Gördüğümüz kadarıyla turistlerden çok Kaşhanlıların alışveriş için tercih ettikleri ve genelde akşamları yoğun olan bir mekân. Hiçbir şey satın almadan ve akşam yemeği yiyecek nezih bir mekan bulamadan yavaş yavaş hostele döndük. Odadaki TV’den zaplaya zaplaya biraz Farsça programlara bakarak zaman öldürdük. Sabah uyandığımızda güneş ışınları vitraylardan odanın içine rengarenk yansıyordu. Bir önceki günün uykusuzluğunun acısını fena çıkartmıştık. Akşam yemeğini geçiştirdiğimiz için de kahvaltıya kurtlar gibi saldırdık. 3 çeşit reçel, beyaz peynir, haşlanmış yumurta, içine gül suyu katılmış çayla şu ana kadar gezdiğim ülkelerin içinde Türk kahvaltısına en yakın kahvaltıyı yaptım;) Kahvaltıdan sonra valizi topladık ve bir gün önceki taksici Macit 150.000 riyal karşılığında bizi otogara bıraktı. İran’daki otobüsler için önceden rezervasyon yaptırmanıza veya bilet almanıza gerek yok. Otogara gidince nereye gitmek istediğinizi birilerine söyleyin onlar sizi o şehre giden firmanın yazıhanesine götürüyor ve kalkan ilk otobüse biletinizi alabiliyorsunuz. Yani İran’da Avrupa’nın planı veya düzeni yok, her şey doğaçlama. O yüzden çok da detay yapayım diye kasmayın. Su akıyor ve siz de bir şekilde yolunuzu buluyorsunuz.J Biz de İsfahan’a hareket eden ilk otobüse biletimizi (iki kişi 320.000 riyal) aldık ve yola çıktık. Hem Tahran-Kaşhan (300 km, yaklaşık 3.5 saat) hem de Kaşhan-İshafan (210 km, yaklaşık 2.5 saat) arası manzara bana Ereğli-Konya ile Ereğli-Belkaya (köyümüz) arasını anımsattı. Çöl görmek için buralara gelmeye gerek olmadığını çok iyi anladım çünkü bizde Karapınar nam-ı diğer kum şeytanı var.JJJ Dağları biraz ilgimi çekti, motosikletle seyahat ediyor olsaydım bir tanesinin yakınına gidip biraz tırmanış yapmak isterdim. Biraz dışarıyı izleyerek ama çoğunlukla kitap okuyarak İsfahan’a geldik. Otogarda bir taksiciyle pazarlık yaparak 200.000 riyale kendimizi Ragrug hostele attık. Konaklama için tavsiye edebileceğimiz bir mekân Ragrug hostel. Odalar temiz ve personel güleryüzlü ve dil sorunları yok. Eşyaları odaya attıktan sonra 43 nolu otobüsle Nakş-i Cihan meydanına gittik. Yolda genelde insanlara adres sorduğumuz için birçok insanla tanıştık. Reza bizimle aynı otobüse bindi ve gideceğimiz yere kadar eşlik etti. Her zaman olduğu gibi kenti gezmeye başlamadan önce karnımızı doyuralım dedik ve hostel çalışanlarının bize tavsiye ettiği Atigh (eski demekmiş) restorana gittik. Hem Suzan hem ben farklı kebap söyledik. Yanına pilav ister misiniz diye soruyorlar. Evet derseniz koca bir tabak pilav geliyor. İki kişi bir tabakla rahat doyabilir. Fazlasına gerek yok. Yemekten sonra dünyanın en büyük ikinci meydanı olan Nakş-i Cihan meydanını (birincisi Çin’deki Tiananmen meydanı imiş) ve etrafındaki yapıları dolaştık. Lakin bir gün önce Kaşhan’da yeterince camii, çini, vitray gördüğümüzden olsa gerek artık yeter dedik. Biraz da buranın kapalı çarşısını dolaştık. Eğer yüzünüz biraz yumuşak olursa Kemeraltı’ndaki muameleyi burada da yaşamanız olası.L Herkes yanına çağırıp bir şeyler satmaya çalışıyor. Selam verirseniz kendinizi bir dükkanda bulabilirsiniz (Tecrübeyle sabit J) Evet selam verdik ve ismi Süheyl olan elektrik-elektronik mühendisliği öğrencisinin safran dükkanında safran çayı denerken bulduk kendimizi. Tabii ki safran almadık ancak safranla ilgili çok şey dinledik. Süheyl para biriktirip kapağı yurt dışına atma derdindeymiş. Anladığım kadarıyla, ülkemizde de olduğu gibi üniversite eğitimi almış, teknolojiyi aktif kullanan, yabancı dile hakim ve başka ülkelerde yaşamın nasıl olduğunu bilen gençlerin ilk hedefi bu. Süheyl’e teşekkür ederek ve bol şans dileyerek dükkandan çıktık ve hostele doğru yola düştük. İndiğimiz yerde 43 nolu otobüse binerek aynı güzergâhtan hostele döndük. Resepsiyonist saat 20.30’da ev yapımı yemek gelecek dedi. Fiyatı da 100.000 riyal olduğu ve akşam yemeği henüz yemediğimiz için hemen kabul ettik. Yemekte bir Fransız, bir Portekizli ve birkaç hostel çalışanı bize eşlik ettiği için sohbet ortamı gayet keyifliydi. Hostelin en güzel tarafı bizim gibi farklı ülkelerden gelen sırt çantalılarla tanışma imkânımızın olması ve muhtelemen benzer rotaları takip ettiğimiz için herkes birbirininin tecrübelerinden faydalanabilmesidir. Bazen de birkaç gün sonra başka bir kentte karşılaşıyorsunuz. Ülkemizde hostel mantığının tutmamasına yine üzüldükten sonra üstümüze yemeğin ağırlığı çökünce tekrar odaya çekildik ve alkolsüz bira & çekirdek eşliğinde zaman geçirdik. Kahvaltıda Pakistan’da Arap dili ve edebiyatı okuyan Hamza isimli Türkle karşılaştık. Kendisi Pakistan’tan Türkiye’ye kara yolu ile geze geze gidiyormuş. Ondan da Şiraz hakkında bilgi alıp vedalaştık. Snapp uygulamasıyla çağırttığımız taksiyle otogara geçtik ve 620.000 riyal ödeyerek satın aldığımız biletlerle Şiraz için yola düştük. Bizden başka 2 Alman gezgin daha vardı. Biraz sohbetten sonra otobüse atladık. İshafan trafiği, Tahran ve Kaşhan trafiği kadar berbat idi. Tek kuralın geçerli olduğu (hiçbir kurak yok) bu memlekette araç filan kiralamaya kalkmayın. Her taraftan motorlar çıkıyor. Motor piyasasında artık ülkemiz için üretilmeyen ve bize getirilmeyen Honda CG 125 serisi açık ara önde gidiyor. Sonra, TVS Apache ve Bajaj Pulse geliyor. Motorcular kask takmıyor ve hunharca ters yönden bile gidiyorlar. Ülkenin tamamı ehliyeti kasaptan almış gibi:D Neyse buna da alışırız. Almanlarla anlaştık, Snapp’ten araba çağırdılar. Şehir merkezine birlikte gittik ve hesabı paylaştık (Gerçekten Alman usulü oldu:D) Hem sohbet çok iyiydi hem de sadece 25.000 Riyal ödedik. Baktık bu şekilde taksiye az para veriyoruz, hep Snapp’ten araba çağırttık.J Neyse, merkezde Alman dostlardan ayrıldıktan sonra yürüyerek hosteli bulduk. Yine hostelworld.com’u kullanarak yerimizi ayırttığımız Sunny Land Guest House’u çok beğendik. Resepsiyondaki Vahit bize çok yardımcı oldu. Her şeyden önce iyi bir restoran tavsiye etti. Fooka adlı restorana yollandık ve hemen iki kebap, bol pilav ve ayran söyledik. Hunharca yedikten sonra yediklerimizi eritmek için meydanda görülecek ne varsa hepsini gezdik. Hava iyice kararınca ve soğumaya başlayınca hostelin yolunu tuttuk. Yorgunluğun etkisiyle malak gibi uyuduk ve sabah sekizde uyandık. Uyanınca kahvaltının hazır olduğunu bilmek mutluluk sebebimizdi. Kahvaltıda yine Türkiye’den bir amca, Bilkent’te okuyan oğlu ve oğlunun arkadaşı ile tanıştık. Ereğlili olan eleman sayesinde muhabbet Ereğli’nin eski günlerine gitti. Kahvaltı faslından sonra odaya dönerek eşyalarımızı bavula tıktık ve bavulu Vahit’e bıraktık. Bu kez Snapp’ten çağırttığımız araba ile Sessizlik Kulelerine gittik. Kuelelere doğru giderken üniversitede görev yapan Hamid hocayla tanıştık. Sessizlik Kulelerindeki rehberliği Hamid Bey güzel İngilizcesiyle yaparken bizimle birlikte iki kuleye de tırmandı. “Helal olsun” dedim kendisine. Kendisinin Şirazlı olduğunu ve 10 yıldırYezd’de görev yaptığını, daha önce de birçok kez Türkiye’ye gittiğini söyledi. İstanbul Beylikdüzü’nden ev alıp Marmara üniversitesinde çalışma planından bahsetti. Kendisine şans dileyerek vedalaştık. Sonraki durağımız Zerdüştlere ait ateş tapınağı idi. Snapp’ten araç çağırtarak tapınağa hareket ettik. Bizimle birlikte araba Çinli bir genç bindi. Gördüğüm konuşkan ve akıcı İngilizcesi olan nadir Çinlilerden birisiydi. Bunu kendisine söylediğimde güldü, Amerika ve Kanada’da okuduğunu söyledi. Türk olduğumuzu öğrenince o da Türkiye’de gezdiği yerleri sıraladı. Ben de en son okuduğum kitabın Alibaba ve Jack Ma ile ilgili olduğunu söylediğimde tekrar güldü. Yine havadan sudan İran’da neleri gördün, neleri gezeceksin muhabbetinden sonra tapınağa vardık.

 Ülkemizi gezip birçok yerini ziyaret eden yabancıların ülkelerine gitmediysem hep bir eksiklik hissederim. Dilci olduğum için ve zamanında turizmde çalıştığım için bir nevi şanslıyım. Şu andaki hedefimiz sınır komşularımızı ziyaret etmek ve onlar hakkında daha fazla bilgiye sahip olmak. İran’daki bu yolculuğumuzdan çıkardığım en büyük ders bu oldu.

Zerdüşt ateş tapınağı aynı zamanda müzeye de sahip. 470 yıldır yanan ateşi gördükten sonra müzede bayağı bilgilendik. Müzeden sonra merkeze yürüdük ve ara sokakta bulduğumuz bir restorana daldık. Hemen 2 kebap söyledik ve yemekler gelene kadar da bir güzel uzandık. Yemekten sonra hostele döndük. Biraz da burada dinlendikten sonra Snapp’ten çağırttığımız taksiyle otogara geçtik. Şiraz’a giden ilk otobüse 800.000 riyal ödeyerek biletlerimizi aldık ve akşam saat beşte yola çıktık. Kâh uyuyarak kâh kitap okuyarak Şiraz’a saat 22.30 gibi varabildik. Otobüsten inmeden koridorun diğer tarafında oturan elemanı gözüme kestirdim ve “Snapp’ten bize araba çağırabilir misin” diye sordum. Şansıma eleman üniversitede bilgisayar mühendisliği öğrencisi çıktı ve İngilizce konuşabildiğimiz için derdimizi anlattık. O da araba konusunda seve seve yardımcı oldu ve otobüsten inip valizimizi aldıktan beş dakika sonra arabaya atladık. Artık maymun gözünü açmıştı ve bu Snapp uygulamasını daha çok sevmeye başladık:D Şiraz’daki konaklama mekânımız Taha Hostel’di ve bu şehirde konaklama için kesinlikle doğru adres. Şu ana kadar konakladığımız hiçbir mekânda 7/24 ücretsiz çay-kahve servisi yoktu. Kahvaltısı gerçekten saat 13.00’e kadar uzatılmış ve hostelin orta yerindeki ortak alanda günün her saati sohbet edecek insan bulmak mümkündü: Avustralya’dan Paris, Güney Kore’den bisikletiyle yola çıkmış Yang, Çin’den aynı şekilde yola çıkarak yolculuğunu esnasında bulduğu köpeği Kenton’la bisikletle gezen Alice, uzun saçı ve sakalıyla Hazreti İsa’yı anımsatan Alman Ben, Fransız Jean ve diğerleri. Hostelin yöneticisi Hamid, sizinle birebir ilgileniyor. Hostele varır varmaz bizimle Türkçe konuştu ve tüm sorularımıza cevap verdi. Şiraz-Tahran arası 800 km olduğu için bize tren veya otobüsle gitmek yerine uçakla gitmemizi tavsiye etti ve kaşla göz arasında İran Air’den Şiraz-Tahran biletlerimizi aldı. Biraz planımızdan sapsak da tüm geceyi yolda geçireceğimize uçarak gitmek daha az yorucu olur dedik ve 60 doları bayıldık:D Bilet işini hallettikten sonra odamıza geçtik ve uzun otobüs yolculuğunun verdiği yorgunlukla sabah erken kalkmamak üzere uykuya daldık. Sabah kahvaltıdan sonra dinlenmek için kendimize zaman ayırdık çünkü Şiraz’a gelene kadar it ayağı yemiş gibi her gün farklı bir şehre gittik. Enerji depoladıktan sonra internetten ücretsiz free walking tour ayarladık. Daha önce hiç yapmadığımız bu turu iki sebepten dolayı çok sevdik. Birincisi ücretsiz olması:D İkincisi ise bizi gezdiren Nazanin adlı rehber Şirazlı idi yani şehrin yerlisi. Kendisi dört yıl önce İngilizce öğretmenliğini bırakmış ve turist rehberliğine başlamış. Hem İngilizcesi sayesinde hem de şehri avcunun içi gibi bilmesi sayesinde tadından yenmez bir şehir turu yaptık ve 3 saat içerisinde Şiraz merkezi epey gezdik. Nazanin’e bu www.persiaguide.com siteden ulaşabilirsiniz. O sizi gezdirdikten sonra kalan mekanları da kendiniz rahat rahat gezebilirsiniz. Biz de öyle yaptık zaten:D Şehir turumuzdan sonra kendimizi hostele yakın olan Syrah Cafe Gallery’de bulduk. Yemek yemek için doğru mekân. Hem fiyat olarak iyi hem de İran mutfağından yemekler tadabilirsiniz. Bu mekânda masa ararken hostelde tanıştığımız Avustralyalı Paris’le karşılaştık, hem yemek yedik hem de sohbetin dibine vurduk. Yemekten sonra hostele bedava çayımızı içmeye ve diğer elemanlarla muhabbet etmeye gittik. Çay keyfi esnasında bir sonraki gün için yapacağımız Persepolis gezisini de netleştirmeye çalıştık. İran’da Bodrum’daki gibi profesyonel tur acentaları yok. Varsa da sezon dışı geldiğimiz için biz çok denk gelmedik. Persepolis gibi antik kentlere 3 şekilde gidebilirsiniz: 1. Taksi ayarlayarak veya Snapp’ten bir araç çağırarak. Biz Snapp kullanmadık bu sefer ama siz bütçenizi düşünüyorsanız çağırabilirsiniz. Tek kişi olmanız sorun değil, hosteldekilere sorun mutlaka size eşlik edecek birileri çıkacaktır. 2. Biz hostelin ayarladığı araba ve rehber seçeneğini kullandık. Tur özel olduğu için ücreti 40 avroydu. Biz Fransız Jean’la anlaşarak 3 kişi gitmeye ve ücreti paylaşmaya karar verdik. 3. Şiraz’a gelmeden önce kaldığımız hostelde bize şehirler arası taksiyle gitmemizi ve o esnada yol üstündeki Pasargard, Nekrepolis ve Persepolis’i içeren bir öneri yaptılar ama otobüsle yolculuk daha az yorucu olur diye bu teklifi kabul etmedik. Sanırım o da 40 dolar gibi bir ücretti ama şu an hatırlayamıyorum. Bu şekilde giden 2 Türkle Nekrepolis’te karşılaştık. Siz eğer bu yolu denemek isterseniz ve sayınız 4 kişi filansa gayet ekonomik oluyor aklınızda bulunsun. Cumartesi sabahı erkenden kahvaltımızı yaptıktan sonra aracımız geldi ve yola çıktık. Arabanın şoförü aynı zamanda tur rehberi. İsminin telafuzunu anlamadığım haliyle ismini öğrenemediğim rehberin kokartı filan yoktu. Bize aktardığı bilgiler sanırım anlata anlata ezberlediği şeylerdi ama olsundu. Biz sabahtan akşama kadar sırasıyla Persepolis, Pasargard ve Nekrepolisi gezdik. Bu tura ören yerleri giriş ücreti veya öğle yemeği dâhil değil, bilginize. Her giriş için kişi başı 200.000 riyal ödedik ki normal müze girişlerinden daha pahalı. Pasargard’tan sonra rehber bizi yerel yemeklerin yapıldığı ve bizden başka kimsenin olmadığı Bamdad adlı bir restorana götürdü. İran gezimiz boyunca en pahalı kazığı pardon yemeği burada yedik. Size laf arasında tavsiye: Menüyü ve fiyatları görmeden o mekânda yemeyin, içmeyin ve alışveriş yapmayın. Biz tabii ne menü istedik ne fiyat sorduk! Önümüze geleni sessizce yedik çünkü açlıktan gözümüz dönmüştü. Maalesef yiyebileceğimizden fazla pilav vs. geldi. Kişi başı 700.000 riyal para ödedik ki yazının bundan önceki kısımlarında okuduğunuz üzere normalde 2 kişinin doyabileceği bir bedeldi bu. Biraz bozulduk tabii, Fransız arkadaşımız Jean daha fazla bozuldu çünkü adam 1 yıldır dünyayı geziyor, belli bir bütçesi var ve anlattığı kadarıyla bütçesinin sonuna doğru geliyor. Neyse orada rehberle herhangi bir tartışmaya girmedik çünkü turumuz daha devam ediyordu. Adam sanırım hem kendi yemek parasını bize ödetti hem de komisyonunu aldı:D Biz üç kişi 2.100.000 riyal ödedik ki o günkü kura göre 18 dolardan bahsediyorum. Velhasıl yemekten sonra üstümüze çöken ağırlıkla hasbelkader Nekropolis’e gittik. Nekropolis’in girişi de 200.000 riyal ama gerçekten değer. Dalyan’a gidip kaya mezarlarını gördüyseniz Nekropolis size bundan fazlasını sunuyor. Nekrepolis’te rehber açıklama yaparken iki kadın turist dinlemek için izin istedi. Sonra bizim Türk olduğumuzu anlayınca Türkçe konuştuk. Yani yancılarımız da kendi vatandaşımız çıktı:D İzmir’den gelen bu hemşerilerimizle daha sonra Tahran hava alanında da karşılaştık ve aynı uçakla İstanbul’a döndük. Hacı hacıyı mekke’de hoca hocayı tekkede bulur hesabı biz de gezginleri buluyoruz:D Nekrepolis’ten sonra Şiraz’a geri göndük. Vakit geç olmadan şu alışveriş işini de aradan çıkaralım dedik ve kendimizi Şiraz’ın kapalı çarşısına attık. Bu kez önceden fiyat sorarak bir şeyler almaya karar verdik. İlk defa bir turda gerçekten hediyelik eşya aldık (bonkörlüğümüz mü tuttu ne :D) Birkaç şal, bir iki sürme altı üstü. Alışveriş işi de bittikten sonra hostele dönmeden yine Syrah Cage Gallery Cafe’de bu kez salata yedik (240.000 Riyal). Hostele vardıktan sonra müdür Hamit’e öğlen yemekte ödediğimiz fiyattan şikayetçi olduk ve biraz indirim yapmasını istedik. Sağolsun bizi kırmadı ve 25 dolar ücret aldı. Yanımızda, rehberi de arayıp bi güzel haşladı. Ohh olsundu, canımıza değsindi. Bir daha şark kurnazlığı yapmasın pezeveng:D (Bu arada whatsup’tan Hamit’e sordum, ismi Shrazam imişJ)

Biraz hostelde takıldıktan ve çay kahve içtikten sonra yarın sabah erken kalkacağımız ve Pembe Camiiyi (Nasr El Mülk) göreceğimiz için odamıza döndük. Sabah yedide kalkıp hostele kahvaltıya gittik. Kahvaltıdan sonra camiye vardık abooo. O da ne??? Mübarek, bayram namazı gibi ancak ibadet etmeye gelen yok, zira artık camii turizme açılmış, giriş ücreti de 200.00 riyal. Özelliği sabah güneşi vitraylardan sızarak caminin içini rengarenk yapıyor, bu yüzden ismi pembe camii. Ortalık ana baba günü olunca fotoğraf falan da çekmek ne mümkün. Turistlerin çoğu uzak doğudan, kaç kare çektiklerini umarım tahmşn edersiniz=D Camii faslını da sonlandırdıktan sonra odamıza dönüp eşyalarımızı topladık. Hamit’ten bize Snapp’ten araba çağırmasını rica ettik. Saat 11.30’da gelen araçla Şiraz Havaalanına geçtik. Şiraz havaalanı daha çok yerel uçuşlara ev sahipliği yaptığı için Türkiye’deki birçok otogardan daha küçük bir binaya sahip;) Şu ana kadar bindiğim İran Air’a ait en küçük uçak olan ATR-72 600 ile Tahran’a uçtuk. Uçmaz olaydık! Türbülansa mı girip durduk yoksa uçağın genel uçuşumu böyleydi bilemedik:D Tahran havaalanına indikten sonra saat gece 01.00’e kadar takılmayı düşündüğümüz Mohamad Hostel’e metroyla gitmeye karar verdik. Metroda gişedeki çalışanla iyi kötü anlaşıp nerede ineceğimizi öğrendik. Metro bileti 10.000 riyal, sudan ucuz, gerçek anlamda sudan ucuz:D 3 Hat değiştirerek bir buçuk saatte ineceğimiz durağa vardık. Oradan sonra yine sora sora hosteli bulduk. Hostele girmeden yok üstündeki büfelerin birinden 14.000 riyal ödeyerek ekmek arası köfte ve ayranla karnımızı doyurduk. Ya çok aç olduğumuzdan ya da çok ucuz olduğundan İran’da yediğimiz en güzel yemekti diyelirim ;P

Hostele bir vardık ki… Basmane’nin arkasındaki mekânlardan hallice. Yeminle tırstık:D Şu ana kadar hep iyi hostellerde kalmıştık ama burayı asla tavsiye etmiyoruz. Gerçi Tahran’ı da tavsiye etmiyoruz aşırı gürültülü trafiği ve keşmekeşi için yani bir nevi İstanbul. Yolculuk yorucu, vakit de az olduğu için Tahran’da çok gezemedik, sadece hostelin etrafındaki caddeleri gezdik ve bol bol hurma aldık.

Resepsiyondaki elemanı da pek gözümüz tutmadı, adam sigarayı mı içiyor sigara onu mu bilemedik. Kokuya alerjisi olan bizlerden epey beddua aldı ve bu yazıyı bitirdikten sonra hostelworld’de kendisi hakkında yorumları döşeyeceğim:D “Bize gece Snapp’ten araba çağırır mısın” dedik, “yok o saatte Snapp, siz taksiyle gidin” dedi ve 700.000 riyal fiyat çekti. Whatsuptan müdürünü aradık ve dedik böyle böyle. “Ben ona söylerim, siz merak etmeyin” dedi. Biz de A planı olarak Snapp, B planı olarak taksiyi düşündük ve saatimizi gece 01.00’e kurup vurduk kafaları yattık. Çalan alarmla beraber yataktan fırlayıp dağıttığımız eşyaları toplayarak elemana haber verdik. O saatte de Snapp oluyormuş demek ki arabamız beş dakika içinde geldi ve gece olduğu için hiç trafiğe takılmadan havaalanına gittik. Check-in’den sonra üzerimde kalan riyalleri dolara çevirdim. Hava alanında adı Sourena Exchange döviz bürosu var ve kuru da gayet iyi: 1 dolar 115.000 riyal (yazının başındaki tırnakçı 1 dolara 50.000 riyal itelemişti. İnternetteki kur (1$=42.000) ile İran’daki bankalar ve döviz bürolarında kur farklı. Neden farklı? Valla orasını öğrenemedim. Ama siz bu yazıyı okuduğunuza göre benim gibi öpülmezsiniz:D) pasaport kontrolden geçip gate’e gittik. Yolcuğun bundan sonrası İstanbul uçağını beklemekle geçti ve dişe değer bir olay yaşamadık. İstanbul’a indikten sonra da 6 saat kadar da Sabiha Gökçen’de bekledik. Havaalanlarında ve otobüslerde geçen zamanlarımda bol bol kitap okudum ve okuyamadığım zamanların acısını çıkardım;) Bodrum uçağıyla da Bodrum’a döndükten sonra evimizi ne kadar çok özlediğimi anladım. Her şeye rağmen Bodrum’u sevdiğimi tekrar kendime itiraf ettim.

Peki ne kattı bana İran gezisi? Ne ders çıkardım bu geziden?

1. Her şeyden önce komşularımızı tanımadığımızı gördüm. Çok derin bir kültüre, tarihe ve edebiyata sahip İran hakkındaki bilgilerimin meğerse ne kadar da yavanmış. Ne dilini, ne coğrafyasını, ne de edebiyatını tam olarak biliyoruz. Bundan sonra seyahat edeceğim ülkeler için daha kapsamlı araştırma yapmaya karar verdim.

2. Daha önce de birçok şehre ve ülkeye seyahat ettim ama nedense tam on yıldır hiçbir gezi yazısı yazmadım. Bu seyahatte notlarımı alırken bunu fark ettim ve gerçekten on yıl bu konuda hiçbir şey üretmediğime üzüldüm. Oysa ne güzel yazılı anı biriktirmiş olacaktım. Bundan sonra her seyahatimden sonra gezi yazısı yazmaya karar verdim.

3. Bu tarihten sonra yapacağım seyahatlerde önceliğim ülkemizin komşuları olacak. Kısmetse seneye Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan üçlüsünü gezmeye karar verdik. Gitmeden mutlaka o ülkeyle ilgili rehber kitaplar okunmalı, biz de çok okuyarak seyahate hazırlanmaya karar verdik. Eee, ne demişler: Çok gezen mi bilir yoksa çok okuyan mı? Cevap: Gezerken okuyan:D

Son söz: İran’ı tavsiye eder miyiz? Kesinlikle tavsiye ederiz! Nesini tavsiye ederiz? Vizesiz olduğu için, Van’dan otobüsle, yazın trenle seyahat imkanı olduğu için, Türkiye’ye göre daha ucuz olduğu için, kışın bile havası güzel olduğu için, mimarisi için, yemekleri için, tarihi için….

Zaman ayırıp buraya kadar okuduğunuz için teşekkür ederiz.

Gezi boyunca çektiğimiz fotoğraflarla hazırladığımız ve Youtube kanalıma koyduğumuz video’ya aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz. Youtube kanalımıza abone olmayı ve videolarımızı paylaştıktan sonra yorum yapmayı unutmayınız.

Yolunuz açık olsun.

A & S Akyol.

ACIGÖL & MEKE TUZLASI

    Yapılmış olanı yapmak ve görülmüş olanı görmek… Bu sadece yolcuların tarzı olabilir. Kâşiflerin ruhuna hitâp eden keşiflerdir; olanı farklı şekilde keşfetmek, görmek ve ona farklı yollardan ulaşmak… Bize zevk veren, ruhumuzu çoşturan başkalarının yapmak isteyip de yapamadığını yapabilmekti.

    Dostum Ersin’le yaptığımız sohbetler ve telefon görüşmeleri sonucunda ortaya çıkan Ereğli’yi bisikletle gezerek keşfetme fikri çerçevesinde ” GEZİYORUZ KEŞFEDİYORUZ” projesi doğdu. Proje kapsamında belirlediğimiz güzergâhlara pedal çevirecek ve orada geceleyecektik. Kendimize ulaşım aracı olarak doğa dostu, kas gücüyle çalışan bisikleti, konaklama yeri olarak da kamp çadırını seçtik. Rüzgâr bizim rehberimiz, geceleri yaktığımız kamp ateşi ise sohbetimizin ortağı idi. Bu kapsamda ilk yolculuğumuzu Acıgöl ve Meke Tuzlasına düzenledik. Üç bisiklet ve üç kişi: Ersin, ben ve Ömer Ağabey. Ömer Ağabeyi turdan bir gün önce tanımıştım. Onun bize katılmak için duyduğu istek geri çevrilemezdi ve yaşı bizden büyük olmasına rağmen böyle bir organizasyonun bir parçası olmak istemesi takdire değerdi.

   25 Haziran Pazartesi Ersinlerin eve doğru sürdüm. Saat 10:00’u gösteriyordu. Ersin’le çarşıya gittik, bisikletlerin son kez bakımını yaptırıp diğer ufak tefek işlerimizi hallettik. Ömer Ağabeyi arayıp bizimle saat 12:00’de otogarın karşısındaki Kırallar Petrolde buluşmasını söyledik. Ve saat 12:00’de hepimiz hazırdık. Ömer Ağabeyi’nin ilk söylediği ” Bu sıcakta bisiklete binilmez” olduğuydu. Bense : Katedeceğimiz mesafenin 45 km olduğunu, şikayet etmek yerine hemen pedallar ve sık sık mola vermezsek bir an önce yolun biteceğini söyledim. Benim planıma göre 2 kez mola vermek yeterliydi. 45 km’lik yolu 3 etaba ayırırsak (15 x 3 = 45 km) iki mola vermek yeterli olacaktı. Bana göre 2-3 saatte alınacak bir mesafeydi. Yola çıktıktan 3 dakika sonra su almak için Kuzucuoğlu Süt Mandırasında mola verdik. 20 dakika sonra bisikletin arka selesindeki çantalardan biri düştü. Sonra kaç kez böyle kısa kısa durduk hatırlamıyorum ama en sonunda Sazgeçit köyüne vardık ve camiinin yanındaki bakkalda ilk ciddi molamızı verdik. İnsan farketmiyor ama uzun mesafeli sürüşlerde harcadığımız enerji en yüksek seviyeye çıkıyor. “Ben hiç aç değilim” diyen Ömer Ağabey neredeyse nevalenin yarısını tek başına götürüyordu:) Ersin’le ben yandan yandan birbirimize bakıp ” Acaba yiyecek çantasın alıp kaçsak mı ?! “diye aklımızdan geçirmeye başlamıştık ki Ömer Ağabey doydu ve çay faslına geçildi. Çay faslı sırasında Ersin’nin geçen yıl dersine girdiği Halil arkadaşımız ve bizi soru yağmuruna tutan köy bakkalıyla tanışıldı, sohbet edildi. Çay ve sohbet faslından sonra yola çıkıldı ve ikinci mola yeri olan Günsevenler Petrole kadar ben grup lideri önde, ortağım Ersin arkada, bu tura katıldığına sonradan çok pişman olan arkadaşımız, saygıdeğer Ömer Ağabeyimiz ortada olmak üzere pedallara basıldı. Günseven Petrole gelene kadar yarım saat pedal çevirdiysek, Günseven Petrolde Bir saat mola verdik ( Bence bunun tersi gerçekleşmeliydi:) Günseven Petroldeki molamızın ardından pedallara bastık ve Cumhuriyet Köyünün ordaki Anıt’ın önünde mola verdik. Mola sırasında tanıştığımız Karapınar Belediyesinden saygıdeğer ağabeyimiz ” Yolculuk nereye “diye sordu. Cevapladık:” Acıgöl- Meke” . ” Acıgöl’e gitmeyin, giderseniz de yüzmeyin” dedi. “Niye peki o? ” diye sorduk. Dedi ki: ” Acıgöl adamı yutar, akıntı var”. Tabii ki Ersin’le ben pıskırdık çünkü açık deniz olmayan bir yerde nasıl akıntı oluyor ve de insanı yutuyor diye. Yüzme bilmeyen bir kaç kişinin gölde boğulmasından sonra halkın çıkardığı hurafelerden biriydi işte bu da. Gerçekten merak ettim o zaman: Oranın yetkilisi belediye başkanı veya kaymakamı merak edip Acıgöl’e dalgıç göndermeyi hiç akıl etti mi? Ki etseydi ve bilimsel bir araştırma olsaydı hem halkımız aydınlanmış olacak hem de turizm açısından bölgeye bir çekim-cazibe alanı kazandırılacaktı.  İnşallah ilk dalış bana nasip olur.

    Yolculuğun kolay kısmını halletmiştik ama bundan sonrası bizi çok zorladı çünkü yol eğimsiz olamsına rağmen hiç dinmeyen rüzgâr öğle sonrası sıcağında bize aman vermedi. 34 yaşında ve 20 yıldır bisiklet sürmediğini söyleyen Ömer Ağabey hamladı ve artık pedal çeviremeyeceğini söyledi. O an gerçekten işimiz olduğunu anladım. Çok sık durmak zorunda kaldık. Sık sık Ömer Ağabeyi dinlendiriyorduk ama nafile… Bisiklet böyledir işte: onun üstünde pilin biterse bir metre bile pedal çeviremeyecek hâle gelirsin. Ersin’le ben gayet iyiydik ama Ömer Ağabeyin özellikle sürüş anında yüzü içler acısıydı. Sık sık yolu kontrol etmek için geriye baktığımda pedal çevirmenin Ömer Ağabeye nasıl acı verdiğini görebiliyor ve içimden , bir insan ancak verem ya da kanser olursa böyle bir yüz ifadesine sahip olabilir , diyordum:( Sakın bu duruma bakıp bisiklete antipati filan beslemeye kalkmayın çünkü sorun bisikletde değil; uzun zamandır bisiklete binmeyen ( yani 20 yıl) ve bundan haberi olmayan bendeydi. Ve kurallar gereği kimse grupta arkada bırakılmazdı.

   Acıgöl’e iyice yaklaştıktan sonra Ömer Ağabey artık yürümek istediğini ve bizim pedallayıp gidebileceğimizi söyledi. Ersin’le hemen bisikletlere atladık ve bastık pedallara. Acıgöl’ün üst tarafındaki Arı Tesislerine göz ucuyla baktıktan sonra açık bir alana çektik bisikletleri ve çevreyi taradık gözlerimizle. Allahım böyle mi rüzgâr olur??? Resmen tozu toprağı yutuyorduk. Çok geçmeden Ömer ağabey de geldi yanımıza. Ardından Arı Tesislerine girdik. Ersin’le ben lavaboya koşup elimizi yüzümüzü yıkarken çölde vahaya kavuşmuş gibi sevinçliydik. Tabii ki bu durumdan en kârlı çıkan Ömer Ağabeydi… Çoktan çorbasını söylemiş, kaşığını daldırıp çıkarıyordu. Ersin’le ben de çorbalarımızı söyledik, çorbadan sonra geldi çaylar, lokanta çalışanlarıyla tanışıldı, şakalar eşliğinde sohbet koyulaştı. Artık gitme vakti diyerek atladık bisikletlere, indik Acıgöl’ün kıyısına. Tam sekiz yıldan sonra tekrar kıyıya inmenin sevincini yaşıyordum. Bisikletleri kenara bırakıp hemen kamp çantasını boşalttık ve çadırı kurup eşyaları yerleştırdik. Hemen şortarımızı çekip batmakta olan Acıgöl’ün üstüne yansıyan güneş altında yüzmenin keyfini çıkardık. Ersin Ereğli’den artık gitmeyeceğini  çünkü buranın ( Acıgöl’ün) bir denizden daha iyi olduğunu söylüyordu. Ona katılıyordum. Aşırı tuzlu su bizi yoğunluğundan dolayı deniz suyundan daha iyi kaldırıyordu. Bu tuzlu su ördeklerden başka canlının suda yaşamasına da izin vermiyordu. Bu durumda göl Ersin’le bana kalıyordu. Elbette yüzme bilmeyen Ömer Ağabey sadece bizim fotoğraflarımızı çekmekle yetindi. Suyun keyfini çıkardıktan sonra kurulanıp hava kararmadan odun toplamaya çıktık. Ocağı ayarladıktan sonra Ömer Ağabey yorgunluktan ve sıcaktn çadıra çoktan bayılmıştı:)

   Bir taraftan güneş iyice batıyor, diğer taraftan Ersin’le hem odun topluyor hem de sohbet ediyorduk. Ersin sohbete o kadar dalmıştı ki karşıdan rüzgârın çevire çevire önümüze kadar getirdiği cips poşetini Ersin yaratık zannedip hangi dilde olduğunu anlayamadığım narâlar atarak “ne oluyor lan !?!” diye tepki vermeye başladı. Bense sadece onun ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalıştm:) Kendisi de karşıdan gelenin bir poşet parçası olduğunu anlayınca bastık kahkahayı:):):) Neden sonra Ersin, artık dönelim. Ömer Ağabeysanki bizşi çağırıyor dedi. Eh dedim, hava karardı, odun toplandı; dönelim de yemek faslına geçelim dedim. Gerçekten de Ömer ağabey ayıldıktan (!) sonra bizi göremeyince endişelenip avazı çıktığı kadar bağırmış. Hayret,  ben hi bir şey duymadım:) Fırçayı yedikten sonra sıra ateşi yakmaya ve ve sucukları çevirmeye geldi. Rüzgâr hiç durmadan esiyor, sanki bize sürekli eşlik etmek istediğini anlatıyordu. Vel hasıl, casır casır kızaran sucukları höpürdeterek mideye indirdikten sonra muhabbetimiz de koyulaştı. O sıcakta, o tozda dumanda Ereğli’den Acıgöl’e altı saatte geldikten sonra hiç kimse durumundan hoşnutsuz değildi; zira gerçekten an’ın keyfini çıkartıyorduk. O and ne olduğunu ne görebildiğimiz ne de çözebildiğimiz bir hayvan çadırımızın yanına gelerek acayip sesler çıkardı. Tabii pnik olan biz ne yapacğımızı şaşırarak, ben elimdeki feneri, Ersin bir odun parçasını, Ömer Ağabey de yanmakta olan bir kütüğü havaya kaldırdık. O da ne? Benim lambayla beraber Ömer Ağabeyinde elindeki ateş de söndü ve hepimiz karanlıkta kalakaldık. Sonra bastık tabii ki kahkahayı:):):)

    Gece ilerlerken yorgunluk da çöktü üzerimize. Çadırın içine girip uyku tulumlarındaki yerimizi aldık ve on saatlik uykunun tadını çıkardık. Sabah, koyunların sesleri eşliğinde güne merhaba dedik. Uyku tulumlarından fırlayıp eşyalarımızı topladık ve kahvaltı için tekrar Arı Tesislerine çıktık. Çorbalarımızı içtikten sonra pusulamız Meke Tuzlasını gösteriyordu. Şubat ayında Ersin’le geldiğimiz Meke’nin şu andaki durumu neydi, bunu görmek ve Meke kraterinin zirvesine tırmanmak istiyorduk. Yürümeye karar verdik. Ömer Ağabey Meke2nin yamacına gelince Meke’ye kadar gitmek istemediğini, su deposunun yanında kalıp dinlenmek istediğini söyledi. Ersin’le tamam deyip tabanları yağladık. Mee’nin su seviyesi iyice azalmıştı ve doğu yakası tamamen kurumuştu. Sadece batı yakasında yaklaşık 50 cm su kalmıştı. Su seviyesinin 2000 yılında geldiğimde 2.50 m olduğunu söylersem sanırım kaybetmekte olduğumuz dünya incisi Meke’nin durumu daha da anlaşılır olacaktır. Küresel ısınma ve yeraltı sularının sulamada aşırı kullanılması yıllar içinde yeraltı su seviyesinin düşmesine sebep olmuş, bu da göl ve su kaynaklarımızın tek tek kurumasına yol açmıştır. Maalesef Meke Tuzlası ülkemizdeki ya da dünyadaki ilk ve son örnek değil. Ereğli kapalı havzasındaki Akgöl bu durumdan en fazla etkilenen doğa harikasıdır. Tuz gölü, Sultan Sazlıkları, Manyas, Büyük ve küçük Çekmece gölleri ve daha bir çok örnek. İnsanlar doğaya balta sallamayı ve dünyanın sonunu getirmeyi ne zaman bırakacak bilmiyorum ama bence çok geç olacak geri adım atmak için. Cadde ve sokaklarımız pislik içinde, kumsal ve kıyılarımız birer çöplüğe dönüşmüş durumda ve insanlar bunun farkında bile değil. Umarım farkına varmak için hayatımızdan, ülkemizden ve dünyadan çok şey fedâ etmek zorunda kalmamış oluruz.

   Kuruyan bölgeye varınca tepeden eşeğiyle inen çobanla sohbet ettik. Tabii konu barizdi: Meke’nin kuruması. Biz zirveye çıkacağımızı söyleyerek tırmanışa geçtik, çoban da sürüsünün başına döndü. Uzaktan tırmanması kolay görünen ve uydu resimlerinden bakınca küçük görünen kraterin zirvesine tırmanış yorucuydu çünkü krater devasa büyüklükteydi. Güzel olan zirveden yakaladığımız panoramaydı. Çekindiğimiz onlarca kare resimden sonra inişe geçtik ve bir saat sonra Ömer Ağabeyin olduğu tepeye vardık. Arı Tesislerine varınca Ersin’le ben dayanamayıp yüzmeye gitmek istediğimizi söyledik Ömer Ağabeye. Bize bir saat mühlet verdi. Yüzmek için birinden izin aldığıma inanamıyorum ama kendisini önceki gün bayağı kızdırmıştık; bari bu gün kızmasın dedik. Öğle sıcağında tekrar Acıgöl’e girmek hararetimizi  kesmişti. Kurulandıktan sonra Ömer’in yanına döndük ve saat ikiyi gösterince çıktık yola. Daha önce durakladığımız yerlerde mola vererek, bazen Ömer Ağabeyimiz için bisikletleri iterek yol almaya başladık.  Cumhuriyet köyünün önünden geçerken bizi gören iki çocuk koşarak yola doğru gelmeye başladı. Durum ortadaydı: her gördüğü çantalıyı ve bisikletliyi yabancı turist sanan çocuklar sırf “Hello” ( Merhaba )diyebilmek için koşa koşa geldiler. Bana “Hello” deyince ben de ” Hi man, what’s up?” ( Selam adamım , naber?) diye sordum. Hemen arkada pedal çevirmekte olan Ömer Ağabey ise milliyetçiliğin etkisiyle ve bisikletin verdiği acıyla “Ne hellosu lan hıyarağası?” diyerek bastı çocuğa fırçayı. Neye uğradığını şaşıran çocuk olduğu yerde kalakaldı ve biz bu duruma bisiklet üstünde epey güldük çünkü benden ingilizce , Ömer’den Türkçe cevap alan çocuğun yüz ifadesi görülmeye değerdi. Çok güldük çok :):):) Bence turun en komik olayıydı. Ve akşamüstü hava kararırken Ereğli’ye girdik. Ereğli’nin girişindeki Vatan Petrolün orada son molamızı verdik ve ondan sonra ben, Ersin’le Ömer Ağabeyden ayrılıp eve sürdüm… İki günlük maceradan sonra sıcak yemek, sıcak su ve sıcak yatak bana ilaç gibi geldi. iyi ki varsın medeniyet:):):)

                                             AHMET AKYOL

                                               31.07.2008                                                                    

TAVŞAN ADASI

   https://www.hurriyet.com.tr/yasadigim-en-komik-seruvendi-11414600

Üç yıldır Bodrum’da yaşamış olmama ve iki kez de Turgutreis’ e gitmiş olmama rağmen Bodrum sularında Tavşan Adası olarak bilinen tarihi mekânı daha geçen yazın sonunda keşfettim. Otele ilk varıp etrafı şöyle bir süzdüğümde önümüzdeki sezonda yaşanacak çok şey olduğunu sezinleniyordu. Mark Warner- Club Palm Beach hem bölgesel olarak ilk bulunduğum yer hem şirket olarak ilk defa çalıştığım bir oteldi. Turgutreis’in Kadıkalesi mevkiinde bulunan otelin çok hoş bir manzarası, yaklaşık 3,5 km uzunluğunda bir sahili vardı. Benim en çok dikkatimi çeken otelin tam batısına düşen bir adacıktı. Onu görür görmez oraya bir gün çıkıp tepesine bir Türk Bayrağı dikmek gibi bir düşünce zihnimi, bunun verdiği heyecan da yüreğimi kaplamıştı. Ama ne zaman ve nasıl? İşte bu konuda bir bilgim yoktu ve tek yapabildiğim bekleyip ilerleyen günlerin neler getireceğini görmekti.

   Markette yalnız çalıştığım için bir türlü adaya gitme fırsatım olmuyordu. Otel personeli arkadaşlarım, su sporları görevlilerinden kano alıp giderken ben sadece onları seyredebiliyordum ve onların gün sonunda adayı anlatırken gözlerindeki pırıltıya imreniyordum.

   Dalgıç arkadaşım Ryan’la ve diğerleriyle ada hakkında hep muhabbet ediyordum ve onlar bana bir zamanlar adada tavşanların olduğunu, bu yüzden oraya “Tavşan Adası” dediklerini; fakat adaya ayak basan insan hayvanlarının tavşanları zamanla öldürdüklerini söylediler. Doğaya karşı işlenen cinayet ne zaman durdu ki?

   Sezon ilerleyip giderken hava sıcaklığı da artıyordu. Mayıs ve Haziran ayları hızla geçmiş sezonu yarılamıştık ki adaya çıkıp Türk Bayrağı’nı dikmek için harika bir fırsatın yakında geleceğini anladım. Evet, 30 Ağustos! Yanlış anlaşılmasın, niyetin yeni bir Kardak krizine sebep olmak değil, sadece adanın Türk kara sularında olduğunu turistlere somut bir şekilde ispat etmek.

  Ve Temmuz, Ağustos derken beklenen an geldi. 30 Ağustos’ta adaya çıkma fikrinden diğer arkadaşlara bahsettim, Özkan ve Aziz’den söz alıp o gün içinde yeterince büyük bir Türk Bayrağı satın aldım. 29 Ağustos Çarşamba sabahı Özkan, : “Bu gece sahilde yatalım, macera olur; yarın sabah da kanolara atlar, adaya çıkarız” dedi. Fakat Özkan’ın macera olarak nitelediği sahilde yatma fikri benim için daha çok sivrisineklerle sabaha kadar boğuşma mücadelesine dönüştüJ. Özkan yorgunluğun etkisiyle tüm gece o enfes uykusunun keyfini çıkarırken ben  sivrisinekler eşliğinde sabahladımJ. Saat sabah sekizdi ve kalkıp kanoları alma vakti gelmişti. Aziz’le lojmanların önüne geldik. Kısa bir kahvaltıdan sonra sahile inip su sporlarından üç kişilik tek bir kano alıp on dakikalık kürek çektikten sonra adaya vardık. Ben ilk kez ayak bastığım içim heyecanlıydım. Özkan ve Aziz daha önce gelmişlerdi. Ada; sevimli bir kumsalı olan, yeşil, deniz seviyesine yakın bir kara parçasıydı. Tavşanlardan geriye kalan ise kemiklerdi. Adanın ortasındaki çıkıp bayrağı asacağımız direği yerinden söktük. Elbirliğiyle direği yerine yerleştirip, bu anı sonsuza taşımak için yüzlerce resim çektik. Arkadaşlarım bana katılıp 30 Ağustos’ta Türk Bayrağını dalgalandırırken adada, ben bir hayalimin gerçekleştirmenin verdiği mutlulukla adayı dolaştım. Dahası otelden bizim görenleri bizi tebrik etti, orada kalan turistler bile… Mesaj amacına ulaşmıştı.

   Sonraki günlerde bizim bayrak diktiğimizin yerin “Tavşan Adası” olmadığını, asıl “Tavşan Adası”nın Kadıkalesi’nin diğer tarafındaki Gümüşlük köyünde olduğunu öğrendim. Otel müşterilerimizden birçoğu dalış için oraya gittiklerini , Tavşan Adası’nın bulunduğu antik şehir olduğunu özellikle belirttiler. Bir an önce orayı da görme arzusu içimi kapladı fakat otelle ada arası uzaktı ve yürüyerek en az bir-iki saati bulurdu. Doğru zamanda doğru hareket edip oraya da bir şekilde ayak basmalıydım. Ve sadece bekledim.

   Hürriyet Gazetesinde Tavşan Adası’nın resmini gördüğüm ve hakkındaki yazıyı okuduğum zaman aylardan Ekimdi. Ve yazıda yüzlerce turistin bu adada doğal ortamda yaşayan tavşanları görmek için adaya akın ettiğini okuyunca artık yola çıkmam gerektiğini anladım.

   Ramazan ayına isabet eden bu sezonun son günlerinde sahura kalkmak ve sonra tekrar yatmak uykusuz kalmamıza, böylece gün içinde sarhoş gibi gezmemize sebep oluyordu. Bu yüzden ya sahura hiç kalkmamak ya da kalktığımız zaman yatmamak gerekiyordu. Bundan nasıl yararlanırım diye düşünürken aklıma Tavşan Adası’na sahurdan sonra gitmek geldi. Fikrimi Aziz’e açıkladığımda tek cevabı :” Takılırız moruk!” oldu. Bir gece sahurdan sonra Aziz’le benim marketin önünde buluşup güneş doğmadan yola düştük. Saat 5.30’u gösteriyordu ve hava serindi, fakat muhabbet ederken ne havanın serinliğine ne de havanın karanlığına aldırıyorduk. Yaklaşık iki saat böyle geçti, Gümüşlük köyünün içine vardık. Köyün içindeki tabeladan köy hakkında bir yazı okuduk. Tabelaları izleyerek sahile vardık. Hava hâlâ karanlık, ortalıkta kimse olmadığı için sessiz sessiz ilerliyorduk ve mutlu finishJ: Tavşan Adası sabah serinliğinin altında bizi bekliyordu. Adaya ulaşmak için yaklaşık 50 metre, 30-40 cm derinliğindeki antik bir yoldan geçmek gerekiyordu. Buz gibi suya girince insan önce bir ürperiyor sonra geceden kalan son uyku damlacıklarını gözünden siliyor.

   Daha adaya adım atar atmaz resim çekmeye ve doğal ortamın yalnızca bana ve Aziz’e sunduğu o cömert güzelliğin keyfini çıkarmaya başladık. Şakalaşıyor, sağa sola bakınıyor, çığlık atıyorduk( Allahtan orada yalnızdıkJ) Çok şirin ve bir o kadar da ünlü olan bu balıkçı köyü hâlâ o saatlerde uykudaydı. Bırakalım onlar uyuyadursun, bizimle beraber uykusundan kalkmış ve bizim gibi adada dolaşmaya çıkmış dostlarımız vardı: Tavşanlar… Önce bir tanesini gördük, “Aaa, tavşan!” dedik, sanki bir at çiftçiliğindeydik de tavşan görünce şaşırmış gibi davrandık. Ama bu şaşkınlık yerini heyecana bıraktı çünkü bir,iki,üç, dört ve beş derken tam 12 adet tavşan saydık. Yaban tavşanı olmalarına rağmen insandan ürküp kaçmıyorlar, oldukları yerlerde duruyorlardı. Tavşanlarla yan yana resim çekinmek istedik ama nasıl çağıracağımızı bilmiyorduk. Aziz’le beraber denemekten bir şey kaybetmeyiz dedik ve kedi gibi miyavladık, “ gel pisi pisi” dedik ama anladık ki bu tavşanlar farklı bir yabancı dille anlaşıyor. Sonra köpek çağırır gibi gel kuçu kuçu dedik ama yine tavşan kardeşlere yaranamadık, bunlar köpekçe de bilmiyormuş. Sonra bilmem nedendir garip sesler çıkarmaya başladık ki ne ben ne Aziz çıkardığımız bu seslere bir anlam veremedik ve konuşa konuşa anlaşamayacağımızı anlayınca dedim: “ Koklaşma ; pardon yaklaşma yolunu deneyelim.” İlk olarak Aziz ilerledi ve bir tavşanı sevmeye başladı, sonra diğerleri de Aziz’in şefkatli ellerine bıraktılar kendilerini. Aziz de bağırdı :” Çek, çek, resim çek!” Sıra bana gelmişti, o kadar uysaldı ki tavşanlar, bir adada değil de sanki bir sirkte yaşıyorlardı. Birkaçı dışındakiler o kadar zayıftı ki… Yanımızda onlar için su ve yiyecek getirmediğimize çok üzüldük ama bizi böyle bir süprizin beklediğini bilmiyorduk. Tavşanları yakın markaja aldıktan sonra adayı dolaşmaya başladık. İnsanlar bu yaratıkların doğal yaşam alanını da çöplüğü çevirmiş durumdaydı. Her taraf bira şişeleri ve sigara izmaritleriyle doluydu. Aziz’le aramızda şöyle bir konuşma geçti: -Aziz : ” Aaa, bunlar Ramazan filan dinlemiyor, bak akşam kafaları çekmişler!” ben ise : “ Heee, bir de tiryaki olmuşlar, hem de marka içiyorlar” dedim. Ağlanacak halimize güldükL. Adanın tepesine tırmandığımızda güneş doğmak üzereydi. Doğmakta olan güneşin altında rüzgârın eşlik ettiği bu huzur dolu doğa harikasında son resimlerimizi çekindikten sonra Aziz’le yola çıktık. Bu kez daha önce geldiğimiz yoldan farklı bir rota izleyerek, tarla yolundan gittik. Otele döndüğümüzde saat 9.30 olmuştu. Duş ve kahvaltıdan sonra marketi açtım ve günün  kalan kısmında maceranın tadını dinlenerek çıkardım. Böyle bir günde yanımda olduğu ve benimle o günü paylaştığı için Sevgili arkadaşım Aziz’e yürekten selamlarımı gönderiyorum.

                   AHMET AKYOL

         12.04.2007 Çarşamba

AKHÜYÜK

   Bu sabah gerekli malzemeleri yanıma alarak sabah 10 sularında evden çıktım. En son geçen Nisan ayında geldiğim Akhüyük’te beni nasıl bir gün bekliyordu, kesin bir şey söyleyemiyordum fakat gezi sonunda içimin rahat olacağını sanıyordum ve öyle de oldu.

   Akhüyük’e ilk olarak 1993 yılında Yeni Zengen’e motosikletle giderken uğramıştık. O zaman bu sevimli ve sıra dışı yer bana büyüleyici gelmişti çünkü buradaki kaynakların suyu her ne kadar içme suyuna benzese de kokusu bir tuhaftı. Sebebini suyun isminden anlıyoruz: Kükürtlü su. İnsanlar uzun zamandan beri bu suyun şifalı olduğuna inanıyorlardı. Ben de bu inanışa uyup elimi, yüzümü ve ayaklarımı kükürtlü suyla yıkamıştım. Buradaki taşlarda farklıydı. Pamukkale travertenleri gibiydi. Bembeyaz ve dinlendirici…

   İkinci ve üçüncü gelişim birer hafta arayla 1999’da oldu. Eskiye nazaran sular çok olmasa da her yerden sızan ve insanı alıp farklı mekanlarda dolaştıran su sesleri duyuluyordu. Mağaraların ağzı genişti ve içleri girilecek kadar temizdi, su seviyesi de yüksekti. Uzun bir aradan sonra geçen yıl(2006) tekrar geldim. Ailecek gelmiş olmanın ve piknik yapmanın zevkini tattım. Bol bol dolaştım ve eskiden görüp de uzun zamandır göremediğim güzellikleri görerek güzel bir bahar günü yaşadım. Bu güzelliklere rağmen su seviyesinde gözle görülür bir düşüş olduğu meydandaydı. Akhüyük’e daha önce gelmemin verdiği tecrübeyle aileme rehberlik de yaptım. Yaklaşık bir yıl sonra tekrar Akhüyük’teydim. Bu yıl tüm Dünya’da ve Türkiye’de su seviyesinde düşüş olması sebebiyle Akhüyük’teki su seviyesinde azalma olacağını tahmin etmiştim. Bu kış fazla kar düşmedi, o yüzden Akhüyük geçen yılki kadar yeşildi diyemem ama doğayla iç içe bir gün geçirmek gayet güzeldi. Mağaralar eskiye oranla daha fazla kirli olduğu için giremedim ama yine de içeriyi gözetlemek mağaralar hakkında fikir sahibi olmamı sağladı. Tepedeki kaynaklarda su belli belirsiz çıkıyordu ama mezarlığın sağ tarafına dolaşınca, su deposunun hemen yanında daha önce hiç görmediğim büyük ve fokurdayan kaynak keşfettim. Elimi içinde gezdirmek mükemmel bir duyguydu. Kaynak yaklaşık 75 cm çapında ve 50 cm derinliğindeydi. Suyu normal sıcaklıkta, kaynağın fokurdadığı yerdeki taşlarda siyah renkteydi. Bu kaynağa ulaştığımda rüzgâr şiddetini artırmıştı. Rüzgâr şiddetini artırdıkça suyun fokurtusu da artıyordu. Bu da benim Akhüyük’le ilgili teorimi güçlendiriyordu. Rüzgâr basıncının etkisiyle bu tepenin altındaki mağaralardan yükselen su bulabildiği çatlaklardan yeryüzüne sızıyordu. Toprağın kükürtlü olması suyun tadını ve kokusunu değiştiriyordu. En son bulduğum kaynakta gümüş yüzüğümü de suya soktum ve bir zaman sonra renginin değiştiğini gördüm. Bu da suyun içeriğinin değişik olduğu anlamına geliyordu. Saat dört gibi ayrıldığım Akhüyük’te güzel zaman geçirdim. Şimdi huzur içinde yatağıma uzandım ve gözlerimde uyku, burnumda o suların kokusu var.

   AHMET AKYOL

   21.03.2007 ÇARŞAMBA

Can Abi’ye

Merhaba Can Abi,

   Bu mektubu sana içimden geldiği gibi, günlük hayatta kullandığım sözcüklerle yazıyorum.O yüzden derin bir içerik ve edebi bir üslûp taşımıyor. Ama bazen hissederiz ya içimizde taşıyamacağımız o manevi ağırlığı; ancak yazarak ve paylaşarak hafifletebiliriz.

   Yüreğim sıkışıyor Can Abi…

   Bir haftadır dolaşmakta olduğum Türkiye’nin doğusundan dün geldim İç Anadolu’ya. Vizemi almak için giderken elçiliğe, otobüste okuyordum gazeteyi. İki haber vardı ki yüreğimi yakan. İki haber yüreğimi tonlarca ağırlık altında bırakan…

   Memleketim Konya’da kaçak bir Kuran Kursu çökmüş; 18 can, 18 fidan yığınlar altında kalmış. Ve Antalya’daki orman yangınları… 4000 hektar yanmış, bilmem kaç milyon ağaç. Benim de yüreğim yandı be Can Abi. Yüreğimi sızlatan, içimi daraltan başa gelen felaketler değil, alınmayan derslerdir. Daha atamadan yüreğimizden trafik canavarı ve ihmalkârlığa kurban verdiğimiz Zafer İlköğretim Okulu öğrencilerini, şimdi de uğurladık 18 sekiz genci. Daha hafızamdan silinmemişken geçen yıl Bodrum Yarımadası Kızılağaç mevkiinde yanan ağaçlardan kalan siyah toprağın kokusunu, bir daha yeşil görmeyecek tepeleri…Şimdi de yanıyor yurdumun en nadide ciğerleri… Ve bu son olmayacak, işte ben de buna yanarım be abi!

   Yüreğimize kazınmış 17 Ağustos depreminde yitirdiklerimiz, Konya merkezde çöken Zümrüt Apartmanı altında can verenlerimiz. Söyle Can Abi, insan canı bu kadar mı kıymetsiz? “Can” olan sensin abi, can’ı olmayan topraktan medet beklenir mi?

   Bu kadar mı fakiriz ve de sorumsuz: yangın söndürme uçaklarımız yetersiz, denetimler üstünkörü? Daha kaç canla ödeceğiz insanların görevlerini ‘mış gibi’ değil de adam gibi yapmalarını sağlamak için? Torunlarımıza göstermek yerine sadece anılarımızda mı bahsedeceğiz Türkiye’nin yok olup gitmekte olan doğa harikalarını? Bir Meke’yi, Manyas’ı, Gediz’i, Porsuk’u… Daha neler feda etmek zorunda kalacağız Can Abi? Harekete geçmek için yetkililerin, kalması mı gerekir akrabası göçen binanın altında, şehit düşmesi mi gerekir bu ülkenin en güzel dağlarında,  yanması mı gerekir bu ülkenin en güzel ormanlarında? Ormansız mı kalacağız bir gün ve de susuz, genç nüfusundan yoksun? Yazıyor gazeteler “Ormanlar satılıyor, peşkeş çekiliyor” diye ya da “sabotaja kurban gidiyor, köylülerin işi” deniliyor. Ormansız dağ, balıksız göl ve denizler ne işe yarar Can Abi?

   Bana soruyorlar: “Neden çok geziyorsun?” diye. Cevabım her zaman ” Kaybetmeden güzelliklerini ülkemin, doyasıya görmek gelir içimden!” oluyor.

   Neden yabancı elçiliklerin önünde bekletiliriz be Abi? İnsan yerine konmadan ama hayvan muamelesi yapılarak? Yoksa biz daha insan olmayı ve insan gibi yaşamayı hak etmedik mi be Abi? Bu ülkeden çok doktor, öğretmen, komutan, bakan, milletvekili çıkar da gerçekten insan olan insanlar da çıkar mı be Abi?

   Yüreğim sıkışıyor Can Abi…