Yol Hikayeleri I 27.06-09.07.2020

1 Temmuz 2020 Çarşamba günü Ankara’da gireceğim yurt dışı öğretmenlik mülakatı için önümde iki seçenek vardı: Ya askere gitme dönemi olduğundan çok kalabalık olan otogardan bir otobüse atlayacaktım ya da motora binip yavaş yavaş gidecektim. Az uz bir mesafeden bahsetmiyorum, 730 km Bodrum-Sincan arası. Her zamanki gibi uzun yola çıkmadan evvel motorun genel bakımını yaptırdım, ön-arka lastiklerini yeniledim ve zincir takımını değiştirdim. Yolda konaklama için çadır, uyku tulumu, mat vs. kamp çantasına doldurdum.

Tabii, ben yola çıkmadan önce motorla Ankara’ya gideceğimi söyleyince birçok tepki aldım. Bunlardan ilki motorun CC’sinin küçük olmasından dolayı uzun yola çıkılamayacağı idi. Yamaha YBR 125’imi 2015 yılında 6000 km’de satın almıştım ve Ankara yolculuğuna çıkana kadar 34000 km yol yapmıştım. Bay Red ile nerelere gidilmedi ki… Muğla, Akyaka, Fethiye, İzmir, Aydın, Didim… 730 km kadar uzun yolu tek seferde yapmamış olsam da kendimce tecrübeliydim ve bir kere motorla bu mesafeyi gitmeyi kafaya koymuştum. 2. Tepki: Ya kaza yaparsan ve mülakatı kaçırırsan. Ya böyle hayat geçer mi? Kazayı şehir içinde de, Bodrum’da da, Ankara’da mülakatın yapılacağı binaya giderken de yapabilirim. Gelecekte başıma ne geleceğini nereden bilebilirim ki? Bana kötü bir şey olacak diye düşünmek zaten paranoya başlangıcı. Ben her halükarda üç gün önceden yola çıkarak önlemimi almışım zaten. 3. Tepki: Ya motor bozulursa. Arkadaşlar, ben şu ana kadar motorla hiç yolda kalmadım ancak arabayla 4 kez kaldım. Yapılacak tek şey internetten ulaşabileceğin en yakın çekicinin numarasına ulaşmak ve en yakın ustaya motoru götürüp tamir ettirmek. Yani lastik patlasaydı tamir kiti de almıştım. Başıma gelecek olumsuz bir durum için şu anda zaten bir şey yapamam. Sorun ne zaman baş gösterirse ben de kendime şu soruyu sorarım: Bu sorunun üstesinden nasıl gelebilirim? İşte o anda kafam çözüm odaklı çalışmaya başlar. Uzun yola çıkmadan evvel uykuyu iyi almalı, yolda konaklama gerekir diye kamp malzemelerini hazırlamalı, olursa olumsuz bir durumla kalınır diye su ve yiyecek yeterli miktarda taşınmalı.

Buraya kadar tamamsak geçelim gezi detaylarına. 27 Haziran sabah 06.30’da Bodrum’dan yola çıktım. 2 saat yol yaptım ve 110 km sonra Muğla merkezi çıkınca kahvaltı molası verdim. Kahvaltı molasından sonra Denizli’nin Kale ilçesine kadar hiç durmadan geldim. Sarıkavak dinlenme tesislerinde 186 km’de mola verdim ve 30 tl’lik benzin aldım, çay içtim. Planlarımda Honaz üzerinden giderek Denizli’ye girmemek vardı ancak üniversite sınavı olduğu için yollar bomboştu ve ben hiç böyle keyifli motor sürmemiştim.

Denizli Opet’te mola verdim ve km 255 oldu. Saat 13.20’de 330 km’de Dazkırı’da Vefa parkında öğle yemeği için durdum. Yolculukların vazgeçilmezi ton balığı & mısır ile karnımı güzelce doyurdum.

Saat 14.04’te hareket ettim. Afyonkarahisar’a kadar uzun yol beni yorar, yolu ikiye bölerim, orada kamp atarım, diyordum ki ben bu gece Ankara’ya varırım dedim. 15.20’de Sandıklı’da mola verdim 43 tl’lik benzin aldım. 409 km’de saat 15.45’te yola devam ettim. Afyonkarahisar’ı geçtim, saat 17.10’da 512 km’de mola verdim, karnım acıktı, yemek yedim. 17.38’de hareket ettim. Kalan yol Sincan’a 198 km. Sivrihisar Opet’te Saat 18.41’te 589 km’de durmuşum. Sade Nescafe içtim. 19.33’te hareket ettim. 21.30’da Sincan’a vardım. Motoru park ettiğimde km 730 idi ve toplam 120 tl’lik benzin yakmışım. 🙂 Ankara’da geçirdiğim üç günde mülakata hazırlandığım gibi açık öğretim finallerini de aradan çıkardım.

Buraya kadar gözlemlerim: I. 27 haziran günü üniversite sınavı esnasında okulların dışındaki veli sayısı sınava giren öğrenci sayısından fazlaydı sanırım ve tek bir veli görmedim ki o esnada kitap okuyan. Herkes malak gibi yan yana uzanmış yatıyordu. Sosyal mesafe mi? O da ne ola ki? II. Yolculuktan gerçekten keyif almak istiyorsanız plan yapmayın, canınız nerede isterse durun, dinlenin, yolun tadını çıkarın. Aşırı plancı olmak ve detaya boğulmak işler istediğiniz gibi gitmediğinde sizi strese sokar. (Hayatla yolculuk arasındaki bağlantıyı gördünüz mü?) =D III. “Korku sizi tutsak eder, umut ise özgür bırakır.” Esaretin Bedeli filminden. Nice işler vardır ki şehrinden taşınmadığı için iş arayanlara nasip olmayan. Konfor alanınızı terk etmediğiniz sürece yaşamın hakkını verdiğinizi söyleyemezsiniz.

1 Temmuzda mülakattan çıktıktan sonra eşyalarımı topladım, tekrar yola düşmeden önce Etimesgut’ta bir ustaya motoru gösterdim. “Her şey tamam, yola devam” dedi. 😀 Niyetim o gece Tuz Gölünde kamp atmaktı ancak 1 temmuz olmasına rağmen göl henüz tam kurumamıştı. Halbuki hayalimdi Tuz Gölünde gazlamak ve yıldızlar altında kamp kurmak. Napalım, dedim, yola devam ettim. Damla dinlenme tesislerinde (?) mola verdim, km 915 idi, çay içtim. Saat 17.05’te tekrar yola çıktım, Şereflikoçhisar’ı geçince 47 tl’lik benzin aldım, km 970 oldu. Bor’a gitmeye karar verdim, yola çıkmadan yemek yedim ve 18.55’te yola devam ettim. 1049 km’de saat 20.08’de Aksaray’da mola verdim, buradan direkt 20.20’de Bor’a hareket ettim. Saat 22.00 gibi 1182 km’de Bor’a vardım.

Bor’a en son 2015’te ara tatilde gelmiştim, 5 yıl geçmiş, vay ki vayyyy… Bor’da 2 gün halamın misafiri olduktan sonra 3 Temmuz Cuma saat 8.15’te Bor’dan Ereğli’ye doğru yola çıktım. 1 saat 15 dakikada Zengen-Akhüyük üstünden Ereğli’ye vardım. Km 1222 ve ne zamandır hayalini kurduğum YBR ile memleketim Ereğli’de dolaşma hayalimi gerçekleştirdim.

Birkaç saat dinlendikten sonra bilgisayardaki günlük işlerimi hallettim. Kuzenimin köyde düğünü olduğu için evde kimse yoktu. Corona sebebiyle kalabalık ortamlardan uzak kalmaya çalışıyordum. O yüzden düğüne gitmedim. Evde de sıkılınca İvriz barajına kamp kurmaya gittim. Kamp yerine varıp çadır kurduğumda saat 22.00’ydi, etraf sessiz, karanlıktı. Ve ben ilk defa motorla solo kamp atıyordum. Şimdi aklınıza şu sorular gelebilir: “Korkmuyor musunuz?” İnsan, bilmediğinden korkar. Daha önce barajda kamp kurmuştum elbette. “Gece tek başınıza kampta sıkılmaz mısınız?” Herkesin yalnız kalmaya ihtiyacı vardır. Günlük hayattan uzaklaşmak, kendi içimize dönüp üzerinde pek durmadığımız konular hakkında düşünmek için yalnızlık müthiş bir velinimet. “Ya yabani hayvan gelirse?” Doğada zarar vermediğiniz sürece hiçbir canlı size zarar vermez. Korkacaksanız iki ayaklı (!) hayvanlardan korkun! Özellikle avcı takımına dikkat edin! Silah kullanmayı bilmeyen acemilerle her hareket eden canlıya ateş eden yaratıklarla dolu ülkemiz!

Gece güzelce kamp ateşimi de yaktım ve uykum gelinceye kadar dolunayı izledim, barajın sularını seyre daldım. Sanırım halamlar beni ilk kez 1992 yılında İvriz’e getirdiklerinde görmüştüm barajı ve şöyle demiştim “Lan, barajda bu kadar su varsa denizlerde kim bilir ne kadar su vardır!” (Bknz. Su gören masum Gonyalı =D).

Sabahın ilk ışıklarıyla beraber kalktım ve kamp yerini aydınlıkta bir güzel inceledim, incelerken de epey bir odun topladım. Geceden kalan közü körükledim ve kahvaltı için ateşi harladım. Köz hazır olunca kampın vazgeçilmezi sucuğu şişlere dizerek taş ocağa oturttum. Kısa sürede cızırdamaya ve yağını salmaya başlayan sucuğun kokusu beni daha da bir acıktırdı. Ekmeğimi de bir güzel ısıttıktan sonra tek kişilik mütevazi soframda kendimce mideme ziyafet çektim (Mehmet Yaşin etkisi 🙂 ).

Hava biraz daha ısınınca çadırı topladım ve ne yapsam ne yapsam diye düşünüp dururken Karapınar’daki Acıgöl’e yüzmeye gitmeye karar verdim.

Değerli Acıgöl’daşım kamp yoldaşım Ersin bana bu sefer eşlik edemese de ben tek başıma gittim ve bir güzel yüzme keyfi yaptım. Acıgöl’e kadar gitmişken Meke’ye uğramadan olmazdı. Ve Meke Tuzlası gerçekten tamamen kuruduğu için bir zamanlar su dolu alanda motorla tam bir tur attım.

Meke ziyareti de tamamlandıktan sonra tekrar Ereğli’ye döndüm ve akşamında Ersin’le buluştum. Bir sonraki gün düğün dağıldığına göre köye uğrayıp akrabalarımı göreyim dedim ve bu sefer de öğlen saatlerinde köye gittim. Köyde hızlı bir akraba ziyaretinden sonra akşam Ereğli’ye döndüm.

7 Temmuz Salı günü saat 8 civarı 1454 km’de Ereğli’den ayrıldım. İlk hedefim Karaman il sınırları içerisindeki Taşkale Tahıl Ambarlarını görmekti. Ereğli-Karaman yolundan ayrılıp Taşkale yoluna saptım ve Taşkale’ye gelmeden Manazan mağaralarını görüp mola verdim.

Burası gerçekten bonus oldu ve epey gezdim. Yola devam ettiğimde de Akköprü’yü gördüm. Taşkale Tahıl Ambarları gerçekten efsaneydi, daha önce Ayrancı barajına kampa gittiğim halde burayı neden atlamışım, anlamadım. Taşkale  Tahıl Ambarlarına mutlaka gidin, gittiğinize değecek ve kuş sesleri sizi mest edecek.

Taşkale’den sonra Karaman’a kadar durmadım, Karaman’da bir petrolde benzin alıp yemek molası verdim. Karaman-Mut-Silifke-Taşucu güzergahından ilk defa gidecektim. Onur hocanın tavsiyesi üzerine Yerköprü şelalesini görmeden oradan gitmemeliydim. Mut’a girmeden sağa saptım ve Yerköprü şelalesi tabelalarını takip ederek girişi buldum. Belli bir yere kadar yol iyiydi, sonra stablize oldu ki çok severim böyle yolları. 😉 Yerköprü giriş ücreti 7 tl ancak aracınızla girmek isterseniz otopark parası alıyorlar. Ben motoru girişte bir ağacın altına bıraktım ve yürüyerek şelaleye yollandım. 😀 Öyle sıcağı iyice bastırınca çareyi şelalenin altına girmekte buldum. Bir sonraki ziyaterimde şelalenin arkasındaki mağaraya maske-şnorkel-paletle dalacağım. Motorla seyahat etmenin en büyük dezavantajı her istediğinizi yanınıza alamıyorsunuz. Ama olsundu, tekrar gelmek için bir bahanem daha oldu (Bknz. Motorcu Polyanna) 😀

Şelaleden sonra sonra motora atladım ve Mut merkezde motorcu Mustafa ustayı buldum. Hem motorun yağını değiştirdim hem de Meke’de fotoğraf çekerken düşen motorun sağ aynasını burada buldum (Ereğli’de olmamasını da esefle kınıyorum). Ustanın hoş sohbetiyle birlikte içtiğim çay çok iyi geldi. Ancak usta henüz Yerköprü şelalesini görmediğini söyleyince bir daha güldüm. Böyledir ülkemiz insanı. Burnunun ucundaki yere imkanı olsa da gitmez, yurt dışından turistler gelince de “Bizim ülkenin tadını yabancılar çıkarıyorlar” diye içlenirler. Ayna+yağ+çay+sohbet faslı bittikten sonra motora atladım ve Göksuyu izleye izleye Mersin’in Taşucu ilçesinden beni selamlayan Akdeniz’e ben de bir selam çaktım. Akdeniz, merhaba!

Akdeniz kıyısında ilerlerken yolda kamp kuracağım yer bakınmaya başladım. Ben Bodrum yönüne gittiğim için deniz diğer tarafta kalıyordu, bu da ana yolu geçip uygun yer bulmamı engelliyordu. Hava hafiften kararmaya ben de yorulmaya başladık. Bir petrolde benzin aldım, mola verdim. O esnada benim motoru süzen bir abiyle sohbete başladık ve bana Aydıncık Tabiat parkını tavsiye etti.

Dediği yeri gecenin bir yarısı buldum. Ücretsiz olması, duş ve tuvalet imkanlarıyla denize sıfır olması beni benden aldı (Teşekkürler Mersin Belediyesi). Çadırı kurup bir şeyler atıştırdım, duş alıp sabaha kadar deliksiz uyudum. Sabah kalkınca Akdeniz’de bir yüzeyim dedim. 2014’ten beri hasret kaldığım Akdeniz’in de tadını çıkardım. Duş alıp geceden kalma kavunumu kemirirken bana acıyan (!) ve yanına çağıran Adanalı bir teyze semaverde demlenmiş taze çay ikram etti. Bir önceki gün Mustafa ustanın çayından sonra gerçekten yol ne güzel sürprizlere gebe dedim. Çay faslından sonra malzemeleri topladım ve kaldığım yerden yola devam ettim. Gün içinde Alanya’ya uğrayacak ve 5 yıldır görmediğim arkadaşım Sema’yı görecek, gezilecek yerleri ziyaret edecektim.

Alanya’daki dükkanlarında (bknz. Sema Optik) Sema ve eşi Murat beni çok iyi ağırladı. Gönül isterdi ki daha çok kalmak ve sohbet etmek ancak Alanya kalesini, Damlataş mağarasını ve Kleopatra plajını görmek istiyordum. Önce Damlataş mağarasına gitim. Motorla girişe kadar gelebiliyorsunuz, motorcular otopark ücreti de ödemiyor. Oradan Bodrum’un aç gözlü otoparkçı tayfasına ufaktan bir saydırdım! Mağara girişi 10 tl, müzekart geçmiyor ve öğretmen indirimi vs. de yok. Damlataş güzel ama Milas’taki İncirliin Mağarasını gördükten sonra burası bana maket gibi geldi. 😀 Beklentileriniz çok büyük olmasın.

Mağarada çok oyalanmadan teleferiğe atladım Alanya kalesine çıkmak için. Teleferik gidiş dönüş bileti 27 tl’idi, ben 22 tl’ye tek yön alıp dönüşte yürüye yürüye indim. İner inmez de kendimi Kleopatra plajından Akdeniz’e saldım. Akdeniz’e aynı gün ikinci kez farklı bir noktada yüzerek serinledim ve Alanya’yı da gezilecek yerler listemden çıkardım. Turizm potansiyeli, üniversitesi filan derken Alanya Türkiye’deki birçok ilden büyük ve üniversite okumak için tercih listesine eklenebilecek bir şehir. Semaların dükkanına uğrayıp eşyalarımı aldım, onlarla vedalaştım ve tekrar düştüm yola. Kamp atacak bir nokta bakına bakına Göynük Milli Parkını buldum ancak park kapalı olduğu için oradan döndüm ve Kemer’e gideyim dedim. Kemer sahilde çadır kurmak ne mümkün, her yer işletme, işletmelerden yükselen cıstak cıstak müzik sesleri… Sahilden biraz uzaklaştım, insanlara uzak, doğaya yakın bir yer aramaya başladım. Ağaçlık bir yerde bakınırken karşılaştığım emekli bir kaptan “Bu taraflarda kalma, motorla geçemezsin, gel benim kızağa çekilmiş teknenin üstünde kal” dedi ama sabah güneşinin direkt teknenin üstüne vuracağını hesap edip teklifini kabul etmedim. Kaptanın motorla geçemezsin dediği alana yürüyerek bir keşif yaptım ve uygun bir yer belirledikten motora atlayıp orman içinde nehir kenarında bir yer buldum. Ne kadar muhteşem bir yer bulduğumu sabah fark ettim.

Dağın yanı başında nehir kıyısında bir antik limanın yanında uyumuşum. Güne bundan daha iyi başlangıç olamazdı. Eşyaları topladıktan sonra motora atladım ve gece eve varmak üzere yola çıktım. Bir iki saat yol gittikten sonra karnım acıktı ve Kumluca’da alışveriş yaptıktan sonra adını bilmediğim harika bir kumsal buldum.

Eğer burası Kumluca plajı ise gerçekten isminin hakkını veren bir sahildi, kimsecikler yoktu. Kahvaltımı yapıp bol bol yüzdükten sonra tekrar yola düştüm. Kumluca’yı geride bıraktıktan sonra Finike’yi geçip Demre’ye geldim. Demre ismini Noel Baba’nın mekanı olarak duymuşsunuzdur. Burada kendisine ait bir kilise de mevcut ama ben kiliseye gitmek yerine bir zaman deniz kıyısında bir liman olan ancak zamanla Çayağzı nehrinin kumlarla doldurması sonucu önemini kaybeden Andriake antik kentine gittim.

Müze kartla giriş yapılabilen bu antik kentte ayrıca Likya Uygarlıkları Müzesi mutlaka görülmeli. Demre’yi de gördükten sonra Kekova körfezine sürdüm. Kekova körfezine günlük tekne turlarıyla gidebilirsiniz. Ancak benim tekne turu için zamanım yoktu, ben de motorla gidebildiğim kadar en yakın noktaya kadar gittim: Kaleüçağız.

Burası henüz kitle turizmine açılmamış bir köy diyelim, konaklama için pansiyonlar mevcut ve burada konaklayanlar teknelerle ücretsiz bir şekilde Kekova körfezine götürülüyor. Konaklamasanız da kendiniz ücretini ödeyerek mutlaka Kekova körfez turu yapın derim. Kekova’dan sonra Kaş’a geçtim.

Kaş’ta yüzmesem olmazdı, merkezi geçip sahil yolundan sola doğru sürdüm. Sahilin sonunda helikopter pistine motoru park edip aşağıya indim. Harika bir koyda denizin tadını çıkardım. Kaş’tan yola çıktıktan sonra hiç durmadan Kaputaj plajına kadar sürdüm.

Kaputaj plajı çok yoğundu, yoldan aşağıya inmeyi bile düşünmedim. Bir turist çiftinden fotoğrafımı çekmesini istedim, sonra motoru park edip plajın tam üstünden birkaç fotoğraf çekip Kaputaj plajını da geride bıraktıktan sonra Kalkan’a ve ardından Muğla’ya sürdüm. Muğla’ya yakın bir noktada benzin aldım, tuvalet molası verdim ve soda içtim. O esnada beni birisi aradı ve kendisinin Kaş-Kalkan Jandarma Karakolu komutanı olduğunu söyledi. Niçin aradığını da hemen ekledi de şaşkınlığım kısa sürdü. Meğersem benim motorun ruhsatı Kaputaj plajında telefonu çantadan çıkarırken düşmüş, vatandaşın biri de bulup jandarmaya teslim etmiş. Meke tuzlasında kırılan aynadan sonra yol boyunca başıma gelen en kütü olay buydu. Kaş’ta düşürdüğüm ruhsatımın bana ulaşmasını sağlayan Yiğit & Özer Konya’ya buradan tekrar teşekkür ederim. Güzel insanlar bu güzel turumu daha da güzelleştirdi. 😉

Petrolden sonra Milas’a kadar hiç durmadım ve Milas merkeze gece 11 gibi vardığımda hem yorgunluktan uyku bastırıyordu hem de açlık sürüş keyfi vermiyordu. Milas’ta bir restoranda karnımı doyurdum ve tüm tur boyunca ikinci kez bir restoranda yemek yemiş oldum. İlki Kemer’de kamp kurmadan önceydi. Yemek yedikten sonra motora atladım ve artık o gece Bodrum’da kendi evimde kendi yatağımda uyuyayım dedim. Gazla gazla 9 temmuz Perşembe gece yarısı Bodrum’a vardım. Motoru park edip eve çıktığımda 2900 km yol yapıp geri geldiğime kendim de inanamadım. Çok yoruldum, motor+çadır+motor kıyafetleri+kask bana temmuz sıcağında resmen cehennemi yaşatsa da aynı turu yine yapar mıydım? Kesinlikle! 😉

Gelelim sonuca. Türkiye’yi, Avrupayı veya Dünyayı gezmek mi istiyorsunuz? Yakından uzağa ilkesini uygulayın ve yaşadığınız/üniversite okuduğunuz kentten başlayın. İlçenizdeki müzeyi gezin. Örneğin Bodrum’daysanız kaleyi, antik tiyatroyu, mozoleyi, deniz müzesini gezin. Sonra biraz merkez dışına çıkıp Mindos kapısını, Konacık’taki Pedasa’yı, Gümüşlük’teki Mindos antik kentini, görün. Sonra atlayın dolmuşa, en yakın ilçeye gidin. Milas’ı, Milas’tan sonra Muğla’yı, böyle böyle gezdikçe hem kendinize güveniniz gelecek hem de gezdikçe daha da çok gezesiniz gelecek. Gezmenin çok parayla/parayla çok ilgisi yok. Sabah evden çıkarken çantanıza suyunuzu, yiyeceğinizi doldurun ve tabii bir de kitap alın. 🙂 Size eşlik etmek için birilerinin size katılmasını da beklemeyin, siz yola çıkın, yalnız olmadığınızı göreceksiniz ve tüm kararları tek başınıza alacağınız için kafa rahat gezeceksiniz. Asla ve asla koşulların dört dörtlük olmasını beklemeyin! Ne öğretti bize corona? Hayat sandığınızdan daha kısa sürebilir, bugün hayatınızın son günü olabilir.

Doğayı ve doğada motor sürmeyi çok sevdiğimi gören/bilen dostlar “Abi, sana bir enduro/cross çok iyi gider” diyorlar. Tamam, ben de biliyorum BMW GS alıp dağ bayır gezmeyi de o kadar parayı motora verirsem benzine parayı nereden bulacağım? La, YBR neyime yetmiyor! Az yakar çok kaçar, tam bir memur motoru! 🙂 Paranız motor almaya yetmiyorsa bisiklet alın. Bisiklete almaya da yetmiyorsa dolmuşa binin. Dolmuşa verecek paranız da yoksa evinize, işinize, okulunuza yürürken farklı bir sokaktan gidin.

Son olarak her motorla her yere gidilir ama sizde o göt var mı?

Saygılar,

Ahmet AKYOL

3 comments on “Yol Hikayeleri I 27.06-09.07.2020

  1. “Hava hafiften kararmaya ben de yorulmaya başladık.” dikkatle okuduğumu kanıtlamak için, milyonlarca harften oluşan bu enfes yazıdan bulduğum tek hata bu. İlham veren ve insanda gezme isteği uyandıran bir yazı olmuş.

  2. -Şu çılgın gezgin Türk- Ahmet Hocadan öğrenecek çok şey var. Yapamazsın denilenleri, yapabilir olmayı en iyi örnekleyen yazılardan biri. Okudukça içim gezmek çekti.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *