Kafayı Kullanma Kılavuzu XXV – Yurt Dışı vs. Türkiye

Birçok öğrencimin ve onların velilerinin aklındaki en büyük sorulardan bir tanesini ele alacağım bu yazıda. Üniversiteyi bitirdikten sonra diplomayla alanında iş bulabilir mi mezun öğrencimiz? Bulamazsa yurt dışında yaşaması daha mı iyi? Yurt dışında iş bulması ve yaşaması ne kadar mümkün?

Yazının başında uyarayım, kesinlikle ürün yerleştirme olmadığı için beyin göçü reklamı yapmayacağım, ayrıca Amerika şöyle iyi, Almanya böyle güzel; Türkiye tu kaka demeyeceğim. Yapmaya çalışacağım şey sahip olduğum tecrübeyi sizlere faydalı olacak şekilde paylaşarak benim geçtiğim yollardan geçecek gençlerimize örnek olmak.

Bu yazıda yurt dışında eğitimden bahsetmeyeceğim çünkü daha önceki Kafayı Kullanmak Kılavuzu X – Yurt Dışında Eğitim’de bu konuya detaylı yer vermiştim. Hangi ülkede ne amaçla bulunduğumu ise Kafayı Kullanmak Kılavuzu XXI – Neden Work and Travel, Erasmus & EVS Yaptım’ta paylaşmıştım.

Kafayı Kullanma Kılavuzu XXV – Yurt Dışı vs. Türkiye’nin amacı daha önce yurt dışına hiç çıkmamış ancak üniversiteden mezun olduktan sonra yurt dışına göç ederek orada çalışmayı düşünenlere ayna tutmak. Tecrübelerimi Amerika ve Almanya’ya dayandıracağım çünkü yurt dışında en uzun süre yaşadığım yerler orası: 2011’de Amerika’da Work and Travel, 2012-2013 Almanya’da Erasmus ve EVS. Eminim, benden daha uzun süre Amerika ve Almanya’da yaşamış insanlar benden daha farklı fikirler de beyan edebilirler, sonuçta herkes hayatı kendi penceresinden gördüğünden deneyimlerimiz de nesnel değil özneldir.

O halde başlayalım. Nasıl ki bir binayı, o binayı hiç görmeyen birine tasvir etmemiz gerektiğinde binanın içinden dışarı çıkmamız, binanın sadece ön cephesini görmek yeterli olmadığı için arka cephesini, sağını solunu ve her şeyden öte çatısını görmek için daha yüksek bir binanın üzerine çıkmak ve çevresini görmek için binadan uzaklaşmak gerekiyorsa içinde yaşadığımız ülkeyi tanımak için de ülke dışına çıkıp uzaktan bakmak gerekiyor. Ve ne kadar çok ülkeye giderseniz o kadar çok iyi tanıyorsunuz ülkenizi. Yok, efendim, bunu sadece Türkiye üzerinden değerlendirmeyelim. Herhangi bir ülkenin herhangi bir vatandaşı için de aynı durum geçerlidir. Kendi milletimizi de böyle tanırız aslında. Farklı bir ülkede yaşarken o ülkenin vatandaşlarıyla kendimizi sürekli kıyaslamaya başlarız ve onlarda olup bizde olmayan özelliklerle bizde olup onlarda olmayan özellikleri karşılaştırarak bir değer yargısına ulaşırız.

Pekiyi, üniversiteyi bitirdik, yurt dışında bir firmaya başvurduk, kabul de aldık, çalışmaya gittik. Bizleri en çok ne zorlar?

1. Yabancı dil: Anlatmaya gerek yok, hepiniz biliyorsunuz, Türki Cumhuriyetlere veya Azerbaycan’a gitmiyorsanız, çalışmaya gittiğiniz ülkenin dilini çok iyi bilmeniz sizin için şart, şart olmadığı durumlarda ise avantajdır. “Hocam, benim emmoğlu Rusya’da bir şirkette çalışıyor, tek kelime Rusça filan da bilmiyor. Ne var ki, ben de gider çalışırım” diyorsanız, yolunuz açık olsun, emmoğluna da selam söyleyin. 😀 Yurt dışında birçok Türk firması var ve orada zaten Türklerle işçi olarak mevsimlik çalışıyorsunuz ve genelde bu firmalar inşaat firmalarıdır. Benim akrabalarımdan da vardı bu şekilde çalışan ancak uzun vadede bir iş bulmanız ve o ülkede kariyer yapmanız ana dilinizle çok mümkün değildir. Benim demek istediğim Korecenizle Güney Kore’de Samsung’ta mühendis olarak çalışabilmek. O yüzden diploma köleliğini bir tarafa bırakıp bilginize yatırım yapın ve aklınızda ‘yurt dışında şu ülkede çalışım fikri‘ varsa üniversitede o dili öğrenin, hatta o ülkeye gidin, staj veya Erasmus vs. yapın.

2. İş Tecrübesi: Daha önceki birçok Kafayı Kullanma Kılavuzunda iş tecrübesinin öneminden bahsetmiştim. Size Yurt Dışı vs. Türkiye kıyaslaması yapayım: Tükiye’de üniversite öğrencisi iş tecrübesi kazanmak için üniversiteden mezun olmayı beklerken yurt dışında öğrenciler okurken çalışmaya başlar. Türkiye’de anne-babalar her ay çocuklarına para yolladığı için öğrenci bir iş bulup para kazanmaya veya iş hayatını öğrenmeye ihtiyaç duymaz. Kafayı Kullanma Kılavuzu Hayat Çok Mu Zor’da değindiğim gibi, sırf okula gidip gelerek ders dinleyerek yorulduğunu iddia eden öğrencilere acıyorum çünkü iş hayatına atıldıklarında çok zorlanacaklar. Sadece 1 gün bile herhangi bir iş yerinde veya tarlada vs. çalışmamış olanlar varsa ve mezun olduktan sonra diplomayla masa başı iş bekliyorlarsa sonları hayal kırıklığı olacak. Evet, Amerika ve Avrupa’daki veliler acımasız çünkü çocukları 18 yaşına geldiklerinde onların arkasından çekilerek hem onları okumak hem de okurken çalışmak zorunda bırakıyorlar ancak çocukları mezun olduktan sonra ışığı gören tavşan gibi bakakalmıyorlar. Daha önce de dediğim gibi okul hayatı fragmandır, iş hayatı filmdir. Siz asıl filme hazırlanın.

3. Kültür: Yabancı diliniz çok iyi olabilir, üniversitede okurken birçok işte çalışmış, stajlarınızı yapmış ve deneyim kazanmış olabilirsiniz ancak yurt dışında çalışırken aşina olmanız gereken asıl özellik kültüre aşinalıktır. Daha önce gitmediğiniz bir ülkenin kültürüne o ülkeyle ilgili dizi, film, belgesel, video izleyerek, kitap, dergi, gazete okuyarak, internetten araştırma yaparak, o ülkenin Youtuber’larını takip ederek, çevrimiçi arkadaş edinerek vs. aşina olabilirsiniz. Bu şekilde ön bilginiz olursa kültür şoku yaşamazsınız. Birkaç örnek verelim. Millet olarak bireysel özgürlükle toplumsal özgürlüğü hep karıştırırız. Bizde bireysel özgürlük “toplum içerisinde, sokakta istediğimi yaparım, kimse bana karışmaz, kural tanımamazlık olarak algılanırken toplumsal özgürlük diğer insanların eleştirilerine göre davranışlarımızı veya yaşam tarzımızı kısıtlamak anlamına geliyor. Bir Amerikalı bireysel özgürlüğü doğrultusunda istediği giyinip istediği yaşam stilini sürdürürken biz bunu toplum ne der diyerek kendimizi kısıtlamaya gidiyoruz.  Ancak toplumsal özgürlük sokağa çöp atmamayı gerektirirken biz bunu bana kimse karışamaz deyip kuralları çiğnemek olarak algılıyoruz.  Yani bir Türk kafasıyla Amerika’da ve Almanya’da sorun yaşayabilirsiniz, siz kırmızı ışıkta beklerken polis yoksa ve araç gelmiyorsa da bekleyin. Bireysel hayatınızı da istediğiniz gibi yaşayın. Merak etmeyin, konu komşu yurt dışında bir şey demez, erkeklerin küpesine, kızların etek boylarına karışmazlar. Buradaki örnekleri çoğaltmak mümkün ancak ben kısa kesiyorum. Eğer ön yargınız varsa, korkuyorsanız, gidin, görün ve yurt dışında yaşayın ancak korkularınızla kabuğunuzda yaşamayın.

4. İklim: Son altı yıldır Bodrum’da yaşayan ve Bodrum’un hakkını veren birisi olarak böyle bir coğrafya, böyle bir doğa kolay kolay bulunmaz. Neredeyse 300 gün güneş görüyoruz, deniz mis, hava temiz. Nisanda yüzmeye, mayısta kampa, haziranda tekne turuna gidiyoruz. Pusulamızı bir anda Kanada’ya çevirelim ve altı ay kışın nasıl geçtiğini hayal edelim. 🙂 O kadar da uzağa gitmeye gerek yok aslında, örneğin Almanya’yı göz önüne getirelim. Eylül dedi mi kış başladı demektir. Aralıkta saat 14:30’da sokak lambaları yanar ve yürürken gri havadan içinizi kasvet basar. Altı ay güneşi unutun diyorum size! Çok iyi hatırlıyorum, Magdeburg’ta EVS yaparken balkona domates fidesi dikmiştim, fide büyüdü, domates verdi ancak ağustos ayına geldiğimizde bile hâlâ kızarmamıştı. Birinin kafasına taş niyetine atabilirdiniz yani. 😀 Erasmusa özellikle kış dönemi (1. Dönem) eylül ayında gidenlerin en çok zorlandığı ve geri dönüp gelmek istedikleri sebeplerinden biridir hava koşulları. “Ama hocam, Hollywood filmlerinde hep okyanus kıyılarında hava güzel, ortam güzel, kızlar güzeldi” diyorsanız Google amcayı açın ve ABD’nin kaç eyaletten oluştuğunu ve Hollywood’un yer aldığını coğrafyayı inceleyin. Akabinde bir de New York’u inceleyin. Yazın nemi, kışın ayazı sizi acı gerçeklerle tanıştırır. Hayaller Miami, hayatlar Sibirya yani. 😀

5. Yeme-İçme: Türkiye gerek coğrafi konumu gerek bünyesinde barındırdığı farklı kültürler sayesinde bence dünyadaki en geniş  gastronomiye sahip. Yani o kadar güzel yemeklerimiz var ki  UNESCO tarafından 33 ülkeden 47 şehrin içinde yer aldığı “Dünya Yaratıcı Şehirler Ağı”na gastronomi kategorisinde dahil edilen Gaziantep, Hatay ve Afyonkarahisar gibi illerimiz var. Siz bir Hataylı olarak Amerika ve Almanya’ya giderseniz ve yemek yapmayı bilmiyorsanız yandı gülüm kağıt helva! Amerika = Fast Food + Pizza. Almanya = Sosis + Patates. 😀 Ben yemek yapmayı neden Almanya’da öğrendim sanıyorsunuz? Keyfimden mi? Yahu, hadi dediniz, acıkınca giderim, dönerciye yerim mis gibi döner. O da her zaman olmuyor çünkü adamların çalışma saatleri var. Evet, evet, yanlış okumadınız. Almanya’da 7/24 açık restoran bulamazsınız. Varsa da ya pizzacıdır yada fast food. Bizim kadar zengin mutfağa sahip ülkeler yok mu? Elbette var ancak yurt dışında restoranda yemek yiyerek hayatın sonu gelmez, hem mide hem bütçe erken çöker, haberiniz olsun. Şimdi canım acayip etli etmek çekti bu kadar yemekten söz edince. 😀

6. İnsan İlişkileri: Yurt dışında bu konuda hem iyi hem kötü tecrübelerim oldu. İyi tarafı, kimse kimseye karıştığı yok gerçekten, imajınız, ilişki durumunuz… Hatta siz siz olun, samimi değilseniz kimseye maaşını, evli olup olmadıklarını, çocuk sayısını, çocuğu yoksa niye yapmadığını, evi-arabası olup olmadığını sormayınız. Ya sorup da napacaksınız zaten, nüfus müdürü müsünüz, vergi uzmanı mısınız, adamın maaşını öğrenip gelir vergisini mi hesaplayacaksınız, nedir yani? Öteki taraftan, bir Almanla arkadaş olmak için biraz süre geçmesi gerektiğini unutmayın. “Ayy, ben eve çaya davet ederim, o da beni kahve-kek’e davet eder. Komşuya bir tepsi börekle giderim, o da bana bir kutu Noel kurabiyesiyle gelir” diyorsanız, yok öyle bir şey.

7. İş Hayatı: Bu son madde ile kapanış yapacağım çünkü yazımızın amacı yurt dışında çalışmak. Gençler, “Bir tanıdık bulurum, milletvekili yakınımı ararım, belediye başkanı akrabam bana hemen bir iş ayarlar.” Lütfen bunların ülkemiz sınırları içerisinde kaldığını kabul edin ve yurt dışında “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” düsturunu belleyin. Yaptığınız işte iyiyseniz, işinizi hakkını vererek yapıyorsanız, hangi ülkede olursanız olun takdir edilirsiniz. Maalesef işin gerektirdiği bilgi, belge ve tecrübeye sahip olmadan işin sunduğu olanaklara odaklanan bir sürü niteliksiz ve ne iş olursa yaparım abilerle ablalar dolu ülkemizde. Önce bir alanda kendinizi eğitin, sonra yurt dışında çalışma hayali kurun.

Geldik nihai sorulara: “Hocam, en sevdiğiniz ülke hangisi? Hangi ülkede yaşamak isterdiniz? En rahat hangi ülkede yaşanır? Girişimcilik için doğru ülke neresi?” Sevgili gençler, hepsinin cevabı Türkiye! Şimdi diyeceksiniz, “İyi de hocam, o zaman niye herkes yurt dışına kapağı atmaya çalışıyor.” Bu, kişisel bir tercih ve her tercih bir vazgeçiştir. Yurt dışına taşınıp orada yaşamaya başlayan insanların kazandıkları kaybettiklerine değiyor demek ki. Unutmadan, Türkiye dışında hangi ülkeye giderseniz gidin, ikinci sınıf vatandaşsınız. Ayrıca, kendinizi en iyi ana dilinizde ifade edebilirsiniz, en rahat kendi kültürünüzde ve coğrafyanızda sevdiklerinizle birlikte yaşarsınız. “Eee hocam, iş yok, işsiz mi kalalım” sorusuna cevabım yurt dışına taşınmadan da yabancı firmalar için çalışabilirsiniz. Bence o ülke mi bu ülke mi Türkiye mi diye sormak yerine şu soruyu sorun: “Yurt dışında bir firma sizi niye işe alsın? Firmaya hangi değeri katacaksınız? Firmadan beklentilerin var ancak firmanın senden beklentileri ne olacak?” “Türkiye’de girişimciliğin önü kapalı, ondan yurt dışına gideceğim” diyorsanız yurt dışında olanı ülkemize getirin. Türkiye’de bir ürün geliştirip yurt dışına ihraç edin, ülkeye döviz girsin. Bunların hepsi girişimcilik. Kısaca, yurt dışında iş bulup çalışma hayali kurmadan önce yurt içinde ayaklarınız yere bassın. İş yoksa iş yaratın, herkes şikayet ediyorsa siz çözüm üretin, sorunun değil, çözümün bir parçası olun. Örneğin bu yazıyı okuyup bitirdikten sonra kariyer.net’te CV oluşturun ve biraz zaman ayırarak piyasada ne tür eleman arandığına bakın. Belki de iş çoktur ama sizde iş yoktur!

Saygılar,

Ahmet Hoca

Kafayı Kullanma Kılavuzu XXII – Almanca Kaba Mı?

Bu soru bana kaç kere soruldu, inanın bilmiyorum ancak “Almanca kaba” diyenlere ben de şunu sormak istiyorum: “Siz kaç kelime Almanca biliyorsunuz?” Ne oldu, ses gelmiyor. 😀 Uğur Mumcu boşuna dememiş, “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz” diye. Ancak ülkemizde her konuda olduğu gibi yabancı dil konusunda da durum aynı: bilgi yok, fikir çok!

Efendim, ben konuya Almancadan girdim ama şu ana kadar aynı duruma Fransızca, Rusça veya Arapça için de şahit oldum. Filanca dil çok fantastik ama şu dil çok dandik. Bu cümleleri kuran kişilere sorulacak soru belli: Kıyaslama yapabilecek o kadar o yabancı dile hakim miyiz? Ya da şöyle soralım: Kendi ana dilimizi ne kadar iyi okuyor, yazıyor, anlıyor, Türkçede kendimizi yazılı ve sözlü ne kadar iyi ifade edebiliyoruz? En son okuduğu kitap ilkokuldaki Cin Ali serisi ya da üniversite sınavına hazırlanırken çözdüğü test kitaplarından ibaret olanlar yabancı dil konusunda profesör öz güvenine sahipler, kendilerinden çok eminler. (Evet, evet, bir cahil gördüm sanki.) 😀

Bir anımdan bahsedeyim: Yine bir gün öğretmenler odasında bir öğretmen arkadaşımız (branşı Türkçe/Türk Dili ve Edebiyatı), “Fransızca çok kaba bir ve Fransızlar da çok kaba insanlar” demişti. Ben de kendisine şu iki soruyu sordum: 1. “Hocam, siz hiç Fransızca biliyor musunuz? 2. “Siz kaç Fransız tanıdınız?” Oduna vursam ses gelirdi ancak hocamızdan ses soluk çıkmadı. (Dikkat, Ahmet Akyol lafı koyabilir!) 😀 O halde kaba dil yoktur, efendime söyleyeyim, hiç bir dil kaba değildir. Dil bir iletişim aracıdır ve konuşmaya yarar. Bir dili bilmediğimiz onun bize kaba gelmesi anlamına gelmez. Örnek vermek gerekirse, bir Amerikalı, “Oh God, Turkish is too tough (Tanrım, Türkçe çok kaba) ” dese ne hissederdik? Hemen savunmaya geçerdik değil mi? Hayır, Türkçe öyle değil böyle, böyle değil şöyle, bla bla bla…

Pekiyi, Türkler Almancaya neden kaba diyor? Çünkü Türk milleti olarak çok savaş filmi izliyoruz da ondan. Şimdi şunu sorabilirsiniz: “Hocam, savaş filmlerini Almancaya nasıl bağladınız?” Sebebi basit: İkinci Dünya Savaş filmlerini izleyen tarih ve savaş meraklısı vatandaşlarımız Almancayı fimlerde duyduklarından ibaret sanıyor. 🙁 Örnekleyeyim, Alman komutan bir askere emir veriyor: “Halt (dur), Achtung (dikkat), Feuer (ateş).” Sizce savaş psikolojisinde olan birinin normal ses tonuyla ve sakin bir şekilde konuşmasını mı beklersiniz? Adı üzerinde Dünya savaşı oluyor, herhalde komutan avazı çıktığı kadar bağıracak. Velhasıl Almanca bundan ibaret değil.

Bir başka iddia ise Almancanın köpek dili olması. Vallahi bunu da öğrencilerimden duydum ve çok şaşırdım. “Ne demek bu” diye epey kafa yordum. Sonra sebebini buldum: Yeteneksiz Türkiye gibi televizyondaki programlarda eğitmenler köpeklere Almanca komutlar veriyormuş: setz (otur), fass (yakala), kriech (sürün), bleib sitzen (oturmaya devam et), aus (bırak), komm (gel) vs.  Malumunuz, Almanlarda da köpek cinsi çok olduğundan (bkz. Alman kurdu, Rottweiler, Dobermann vb.) eğitim dilinin Almanca olması normal değil mi?

Şimdi iti köpeği bir tarafa bırakalım da önümüze bakalım. Neden Almanca öğrenmeli, nasıl Almanca öğrenmeli, Almanca ne işime yarar gibi sorunların cevaplarına odaklanalım. İlk sorunun cevabından başlamak gerekirse Alman hükümeti 1 Mart 2020 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere nitelikli işçi göçmen yasasını Meclisten geçirdi. Bu şu demek: Almanya belli başlı alanlarda nitelikli iş gücüne ihtiyaç duyuyor. Bu açığını da yurt dışından nitelikli işçi alımı yaparak kapatmaya çalışacak. Hâl böyleyken her krizin (Almanya için) bir fırsat (Türkiye gençliği için) yarattığının farkında olun.

Şöyle bir örnek vermek gerekirse, Türkiye’de herhangi bir bölümden mezun oldunuz ancak iş bulamadınız. Ya da iş buldunuz ancak maaşınız umduğunuz gibi değil. (Şu anda eğitim sisteminde bulunan herhangi bir öğrenciyi/genci böyle bir son bekliyor olabilir.) Ülke değiştirin arkadaşlar! Geleceğinizi bugünden yaratmak için harekete geçin.

Pekiyi, nasıl Almanca öğrenilir? Dil kursuna gidilmesi gerekir mi? Bu soruyu genelleştirelim: herhangi bir dili öğrenmek için dil kursuna gitmek gerekir mi? Dil kursunun artı ve eksilerini ortaya kolayım: 1. Dil kursları öz disiplini olmayanları disipline edebilir, öğretmenin verdiği ödevleri yapmak, belli gün ve saatte belli bir konuya çalışmak gibi. 2. Sınıfta bir rekabet ortamı oluşursa daha fazla çalışma isteği duyabilirsiniz. 3. Etkileşim: Kursta öğretmen ve sınıf arkadaşlarınızla etkileşime geçer, başkalarının yaptığı hataları görür, kendi hatalarınızı düzeltirsiniz. Öğretmeninizle soru cevap yapma şansınız olur. İyi bir öğretmen size dili sevdirebilir, dil öğrenmek için merak duygunuzu harekete geçirebilir veya dil öğrenmenin püf noktalarını gösterip deneyimlerini sizinle paylaşabilir. Olumsuz taraflarına gelecek olursak… 1. Dil kursları en nihayetinde birer ticarethanedir, kâr amacı güderler ve sizin bir dili öğrenmenizden çok cebinizdeki parayı almaya bakarlar. 2. Para vererek ve dil sertifikası veya diploması aldığınızda akıcı bir şekilde dil konuşacağınızı düşünüyorsanız hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. 3. Dil kursları ne en iyi ne de en kötü öğrenciye göre ders anlatır, orta yolu bularak yola devam ederler. 4. Öğrenme bireyseldir ve herkes kendi öğrenme şekline göre öğrenir ancak kurslarda ana ders materyali olarak kitaplar kullanılır. Ve daha önceki kafayı kullanma kılavuzunda (XII) bahsettiğim gibi hiçbir dili konuşmayı kitaplardan öğrenemezsiniz.

Gelelim özel derse. “Ahmet Hocadan ders alırım, altı ay sonra onun gibi konuşurum.” Yok ya! Biz bu işe yıllarımı vermişim, daha da veriyorum, her gün materyal ve konu hazırlığı yapıyorum, bilmediğim kelimelerin anlamlarına bakıyorum, Almanca radyo-şarkı dinliyorum, dizi-film izliyorum. Yani arkadaşlar, bu işin formulü hamur yoğurmak gibi, malzemeyi koyup işin içine girmeniz gerekiyor. Birisi size iddialı sözler veriyor, şu kadar sürede kesin bül bül gibi şakırsın diyorsan, ben şunu sorarım: “Madem yabancı bir dili konuşmasını bu kadar öğretebiliyordun, neden kendin başka yabancı dilleri öğrenmedin?”

Pekâlâ, “Nereden başlayayım” diye düşünüyorsanız “Netflix’ten başlayın” derim. Arkadaşlar, Netflix’ti taradım ve sizin için şu dizi, film ve programları çıkardım: Dark, Perfume, Skylines, Dogs of Berlin, How to sell drugs online, tehlikeli oyun, Criminal Almanya, Holiday secrets, Freud. Filmler: Kidnapping Stella, Berlin Calling, Motti Wolkenbruch, 3 Türken 1 Baby, O geri döndü, Isi & Ossi, Sessiz bir dans. Program: Nail it: Almanya.  (isimlerin Türkçe veya İngilizce olduğuna bakmayın, hepsi orijinal Alman yapımları). İnternette başka dizi, film ve programlar var ancak Netflix bize güzel bir hizmet sunuyor. Her gün bir bölüm dizi izleyin ancak ilk izlediğinizde (orijinal dil Almanca) alt yazıyı kapatın. Sezonu bitirdikten sonra Almanca alt yazılı izleyin. Daha sonra tekrar izlediğinizde Türkçe alt yazılı izleyebilirsiniz.

 Netflix’ten sonra sıra podcast’e geldi. Hangi dili öğrenirseniz öğrenin akıllı telefonunuza Spotify’ı indirin ve Spotify’dan bol bol kulaklıkla Almanca dinleyin. Spotify’da neler mi derseniz: Deutschlandfunk, DW langsam Gesprochene Nachrichten, Deutsch lernen Audio, Learn German with Lingua Boost (İngilizce Anlatım). Liste uzar gider… İyisi mi siz arama çubuğuna Deutsch, German, Almanca yazarak size en uygun olanından başlayın.

Youtube: Arkadaşlar, Almancada en baba konu anlatımlı kitabı sıksanız öğrenmeniz gereken 100 konu çıkar. Günde sadece 1 konuyu yazarak çalışsanız ve o konuyla Youtube arama çubuğuna yazarak çıkan videoları izleseniz dahi 1 saatinizi alır. Denemesi bedava. 🙂 Ben biraz önce Youtube’a Zahlen (sayılar) yazdım ve ilk sayfada çıkan 10 kadar videonun toplam süresine baktım, 38,42 dakika. 24 saatimizin 1 saatimizi hayatımızı değiştirecek bir dil öğrenmeye ayırabiliriz, değil mi? 😛

Netflix cepte, Spotify cepte, Youtube cepte. Pekiyi, ya pratik? Valla, size size şöyle yurt dışına tatile gidin, böyle Malta’da bir dil okuluna gidin, Cambly’e şu kadar para bayılın demeyeceğim. Tüm dünyanın adına internet dediği aleme giden Google hazretlerini açıyoruz ve oradan interpals.net’e tıklıyoruz (interpals’i hiç kullanmadım ancak kullanan insanların tavsiyesi üzerine yazıyorum), profil oluşturuyoruz ve bizimle pratik yapacak insanları ekliyoruz. Özellikle çevrimiçi oyun oynayarak gruplarda başka milletlerden insanlarla discord üzerinden konuşuyor (siz hâlâ Skype’de mi kaldınız?) 😀 Benim tavsiyem Google hangouts. Sosyal medyadan edineceğiniz arkadaşlarla görüntülü de olsa konuşun. Dil kurslarına, yurt dışı dil okullarına vereceğiniz parayla evinize internet bağlatın, Netflix’e abone olun. İnanın, size aylık maliyeti 100 TL gibi cüzi bir rakamdır. Zaten herkesin cebinde akıllı telefon var, ben daha ne diyeyim…

Sevgili dostlar, ben Almanca üzerinden yazımı devam ettirdim ancak siz hangi dili öğrenmek isterseniz isteyin, yöntem aynı: Yeter ki gerekirse 1 saat erken kalkın ve düzenli olarak (yani her gün) yabancı dil öğrenmek için çaba harcayın. Almanca için kaynak isteyenler bana ulaşabilir. Bilgi, belge ve tecrübelerimi seve seve paylaşabilirim. Pekiyi, bunu neden mi çok önemsiyorum? Yabancı dil (İngilizce ve Almanca) benim hayatımı tamamen değiştirdi ve bana daha iyi bir yaşam sundu. Benim hayatımı değiştirdiyse sizinkini de değiştirebilir.

Beni var eden dillerin anısına…

Ahmet Hocanız

EVS’de Almanlar hakkındakı gözlemlerim

  • Almanlar yaptığın işi takdir ediyor.
  • Dernek çalışanları kendi içlerinde iletişim kuruyorlar.
  • Technik Kalender, Technik Lager ve Raum Kalender uygulamalarını kullanıyorlar.
  • Proje ortaklığı şeklinde çalışıyorlar.
  • Proje odaklı çalışıyorlar.
  • Bütçeyi projelerden elde ediyorlar.
  • Kurumsallar: Zaman yönetimi, takvim ve program odaklı çalışma, duvar takvimi, online takvim kullanılıyor ve sorumlulukları çok iyi paylaşıyorlar.
  • Çalışanlar genç.
  • Gönüllü sayısı çok az, buna rağmen onlar da proje sayesinde buradalar: EVS, FSJ, BFD.
  • Oturumlardan önce konuşulacak konular belli (gündem).
  • Her ay başında çalışanlar toplanıyor ve projelerdeki gelişmeleri aktarıyorlar.
  • Detaylar üzerinde duruluyor.
  • Her toplantıda tutanak tutuluyor.
  • Calışanlar ajanda kullanıyor.
  • Her şeyi yazıyorlar.
  • İnsanlar hep bir ağızdan konuşmuyor, konuşan dinleniyor.
  • Konuşacakları zaman söz hakkı alıyorlar.
  • Dernek çalışanları yaptıkları işin alanını okumuşlar.
  • Almanlar teknik donanımı bir gün önceden kontrol ediyorlar.
  • Almanya sadece Almanlarla ana yemek gibi kalırdı: yani sıkıcı. Yabancılar yemeğin tuzu biberi yani baharatı. Bense naneyim 🙂
  • Kışın Almanya’da yapılacaklar listesi: yürüyüş, bisiklet, kütüphane, yüzme, film.
  • Kışın Almanya’da yapılamayacaklar: fasıl, çimme, açık hava konseri, piknik, kamp.
  • Almanya’nın en çok can sıkan yönleri: Youtube, kamp yasak, ateş yakmak yasak, balık tutmak yasak, pazar günü her yer kapalı.
  • Almanya’nın en iyi yönleri: Mitfahrgelegenheit, Couchsurfing, ucuz alkol, bisiklet yolları, insan yerine konma.
  • Almanlar yasam tarzlarını iş yaşamlarına çok iyi aktarıyorlar: randevu, zamanlama, planlama.
  • Alman’a işkence çektirmek istiyorsan plansız iş yaptıracaksın 🙂
  • Almanlar çok güzel görev dağılımı yapıyorlar.
  • 2013 yılı başında bir yıl sonraki takvimin çıktısını alıp, çıktıda tatil günlerini işaretleyip toplantıya öyle gelmiş arkadaş! Bense dumur:D
  • Almanlar post-it’lerle calışıyor.
  • PATHFINDER gibi bir proje yazmışlar ama hedef kitleyi nasıl bulacaklarını atlamışlar. Bence proje başarısız. Hedef: 145, ulaşılan rakam: 20. Gönül Hocanın da dediği gibi „Basarı, ulaşılabilir hedef koymaktır.“
  • Almanların düz mantiği beni öldürecek. Örnek: Yağmurlu havada ağaç sulayan park görevlisi.
  • Almanlar her şeyi daha önceden detaylı planlıyor ama bu her zaman başarıyı getirmiyor. En azından bizim procede bu böyle. Doğaçlamaya hiç firsat tanımadıkları için planlar yolunda gitmeyince apışıp kalıyorlar.
  • Almanya’da sistem var ama esnek olmadıkları için kaybediyorlar. Eğer hükümet fabrika sahiplerinden bu kadar çok vergi almasaydı fabrikatörler fabrikalarını Çin’e tasımazlardı.
  • Almanlar doğum günlerine önem veriyor, yemek ve kahve molalarını atlamıyorlar.
  • Almanlar sosyal hizmete büyük önem veriyorlar ve farklı organizasyonlar kendi aralarında paslaşıyorlar.
  • Almanya’da merkezi bir sistem yok, dernekler farklı çatılar altında yaşıyor.
  • Oyunu kurallarına göre oynamalısın: Almanya’da Alman gibi (kurallara uyma, kültüre ayak uydurma), Türkiye’de bir Türk gibi yaşar ve kimseyi incitmezsen önyargılar doğal karşılanır. Türkiye’deki bir Alman da önyargılarla karşılaşacaktır. Örnek: Almanya’da yüksek sesle burun temizlemek normal. Türkiye’de burun çekmek normal.
  • U-18 seçimleri on numara bir uygulama 🙂
  • Almanya çalışma odaklı bir ülke.
  • Proje arşivi: Derneğin sitesinde önceki yıllarda gerçeklestirilen projelerin linkleri mevcut.
  • İnsanlar işini iyi yapmadığı zaman sistemde sorun oluşuyor. Lkj → PATHFINDER → Nikolas Klein → Median! Parayı alıyor, katılımcı bulmuyor, hata bizimkilerde. Katılım filan ortada yokken anlaşma yapmışlar.
  • Janine ve Laura mükemmeller. İşleri birbirinin üstlerine yapmak yerine seve seve üstleniyorlar.
  • Almanya mücadeleci ruhumu köreltiyor çünkü burada her şey güllük gülistanlik.
  • Türkiye’ye dönüp biraz dinlenip bomba gibi döneceğim. Ön yargısız, güleryüzlü, sağlıklı, arkadaş canlısı, meraklı, ilgili, mutlu, girişimci, stressiz, 😉
  • Almanlar yaşadıkları şehirlerle bütünleşmişler, kentlilik bilinci oluşturmuşlar ve şehirleriyle gurur duyuyorlar.

AHMET AKYOL

2013 Magdeburg, Almanya

EVS’İN KATTIKLARI

Merhaba,

Okulumuzda Bodrum Dans Kulübü tarafından 22 Mayıs 2019 tarihinde gerçekleştirilen Erasmus+ gençlik projeleri sunumundan sonra sizlerden pek çok soru aldım. 2012 – 2013 yıllarında Almanya’nın Magdeburg kentinde yaptığım EVS (European Voluntary Service, Türkçesi: AGH, Avrupa Gönüllülük Hizmeti) ile ilgili tecrübelerimi paylaşmak istedim. Keyifli okumalar 

Kıçımın üstünde oturmayı ve sabretmesini öğrendim. (bkz. Ahmet Akyol’un bilgisayarla mücadelesi:)

İnsanlarla yaşadığım sorunları kişisel olarak algılamamayı öğrendim.

Farklılıklara ve farklı kişiliklere saygı duymayı öğrendim.

Hayatımda daha önce hiç yapmadığım şeyleri yaptım: yemek yapmak, şal takmak, müzikale gitmek, suşi yemek vs.

Yeni ülkelere, yeni şehirlere seyahat ettim, yeni insanlar tanıdım.

İnsanlara ön yargısız yaklaşınca onlardan çok şey öğrenebileceğimi ve onlara çok şey katabileceğimi gördüm.

Araştırdıkça ve okudukça yeni gereksinimlerimin farkına vardım.

Tecrübeyi kullanmanın ne kadar önemli olduğunu gördüm. Zira tecrübe kullanınca değerli oluyor, yoksam at gitsin çöpe. Erasmus’tan sonra EVS, antrenmandan sonra maça çıkmak gibiydi  Yani hazırlıklıydım. Bu kapsamda havuza ve kütüphaneye yıllık üyelik yaptırdım, laptopa format attırıp getirdim, 1 valiz 1 sırt çantasıyla geldim (Geçen sene [2012 Nisan] çantanın birini havalimanında unutmuştum, evet) Çok yerinde kararlardı!

Ana dilin önemini anladım! „Konuşmazsam çıldıracaktım“ boyutuna geldiğim anlar oldu!

Projeciliğin ne kadar önemli olduğunu ve proje yönetimindeki en önemli üç şeyin „Plan, Program ve Personel (İnsan ilişkileri -İnsan Kaynakları Yönetimi)“ olduğunu gördüm.

Sorunların değil çözümün bir parçası olma yaklaşımı hayatımı değiştirdi ve buradaki projemde de bu yaklaşım, çevremdeki insanların dikkatini çekti ve artı puanları haneme yazdırmamı sağladı. (Bu bakış açısını kazandırdığı için ÇYDD’ye ne kadar teşekkür etsem azdır!)

Hayata değer katan insanların, çözümün bir parçası olan insanlar olduğunu gördüm.

Hayat başarısı = insan ilişkileri basarisi + risk almak. Risk almak: millet Mersin’e giderken tersine gitmek.

Yazılı basında (Almanya’da) her gün karşıma çıkan kelimeler: Gençlik, proje, kültür ve eğitim.

Ön yargıları kırmanın en iyi yolunun neye karşı olumsuz ön yargınız varsa onla yüzleşmek olduğunu söyleyebilirim. Örneğin bir ülkeye karşı ön yargınız varsa o ülkeye gidin. Bir insana karşı ön yargınız varsa o insanı tanımaya çalışın, arkadaş olun 

Dil öğrenmek demek yeni bir kültürü öğrenmek demektir ve bu en iyi o dilin konuşulduğu o kültürde, o dilin kültürün insanlarıyla öğrenilir. Örneğin Almanca kuralcı bir dil. Neden? Almanya’ya gelirseniz anlarsınız nedenini J Ya da Türkçe çok esnek bir dil. Valla öyle kural neyim tanımaz aynı toprağımız insanı gibi, her kalıba uyar. (bkz: nah bu kadar: uzunluk birimi, vay pezevenge bak: beğenme olarak, senin araba kaç basıyor: hız birimi, anasının şeyinde: uzaklık birimi, bu da göt kadarmış: küçüklük birimi, gâvur şeyi gibi ya: sıcaklık birimi, götüm dondu: soğukluk birimi) J

Koca bir yılı yabancılara bizi, Türkiye’yi anlatmakla geçirdim, başkalarının ülkemiz ve İslam dinine karşı önyargılarını duymak ve bunları kırmak zor olsa da gönüllü görevlerimden birisiydi ki şöyle: biri çıkar Bizans temsilciğinden bahseder, İstanbul’a Konstantinopolis der. Türkiye haritasında Küre dağlarına Pontus dağları yazar. Türkiye’de Arapça mı konuşuyorsunuz? Deveyle mi seyahat ediyorsunuz? Çölde mi yaşıyorsunuz? Erkekler birden fazla eşle mi evli? Kadınlar burka mı giyiyor? İçki içiyor musunuz? Teröristler (eli silahlı El-Kaide terör üyelerini vs. kastediyorlar) var mı? Sarışın, mavi gözlü Avrupalı kadınları kaçırıp tecavüz mü ediyorsunuz? Sabah, öğle ve akşam döner mi yiyorsunuz gibi sorularla hep karşılaştım. O değil de teknolojisine yandığım, Avrupa’da en fazla interneti kullanan memleketin üniversite öğrencisi (uluslararası ilişkiler bir de) bile bu soruları sorunca “O diplomayı alınca münasip yere as” (bkz. Münasip yer: duvar) diyesim geliyor. Yani nedir, varsa bu kadar ön yargın git yavrum, kendi gözlerinle gör, sene de dünyanın her yerinden 30 küsur milyon turist geliyor, gidip beş yıldızlı otelde malak gibi yatsan da, manda gibi yiyip içip sıçsan da git gör!!!

Politikam: Plan, program, proje oldu.

Gönüllülük keyfiyet değil bir iştir (teşekkürler Orkun Özen).

Bir buçuk yıl boyunca ismi Hans veya Helga olan bir Almana rastlamadım! 

Aylık 300 Euro’yla yaşamasını öğrendim. Bu parayla Almanya’da 10 şehir ( Kassel, Osnabrück, Halle, Witzenhausen, Göttingen, Berlin, Braunschweig, Aachen, Dresden, Hannover) ve Avrupa’da 6 ülke (Macaristan, Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Polonya, Hollanda, Belçika,) 7 şehir gördüm (Budapeşte, Viyana, Prag, Varşova, Krakow, Maastricht, Eupen ). Üstüne iki kez TEST DAF’a 350 Euro bayıldım ve hiç birikim yapmadım J

Gurbetteysen telefonunda her zaman kontör bulunduracaksın, zira çoğu zaman ihtiyacın olan şey sadece dost muhabbeti olacak!

Yıllar yıllar sonra yeni bir yabancı dil (İspanyolca) öğrenmenin hazzını yaşadım, her ne kadar sonradan bırakmak zorunda kalsam da (bkz. Sağlık her şeyin başıdır!)

EVS boyunca mentorlarım için yaptığım seminer hazırlıkları el işi becerilerimi geliştirdi. Öğretmenlikte çok işime yarayacağını düşünüyorum (6 yıl sonra gelen edit: valla yaradıJ)

Her ne kadar bilgisayarda çalışmaktan nefret eden biri olsam da bilgisayar kullanma becerim de gelişti ister istemez. (bkz: Ya seve seve ya da …) (Anladınız siz onu :D)

Kendi kendine yeten bilen bir insan oldum 😛

Düşünmek için çok vaktim oldu. İşi „düşün düşün boktur işin’e kadar götürdüm;)

Televizyon alsaymışım iyi olurmuş.

İki şeyi gözümde büyütmemek gerekiyormuş: 1. İşleri. 2- İnsanları.

EVS’in özeti: „Eğer bir düşün varsa düşünü kovala!“

Gönlü zengin gönüllü gezgin Ahmet Akyol.

Kafayı Kullanma Kılavuzu XV – Üniversite, Bölüm ve Meslek Seçimi

Merhabalar,

En son yazdığım Kafayı Kullanma Kılavuzu – Zaman ve Para yönetiminden sonra yaklaşık 6 hafta geçmiş. Bu süreçte yok.atlas’da epey vakit geçirdim ve sırasıyla sayısal, eşit ağırlık, dil, sözel, ve TYT puanı ile girilecek alandaki meslekleri ve devlet, vakıf, Kıbrıs, yabancı üniversite listelerini çıkardım. Yeterince veri elde edince sıra yorumlamaya geldi.

Bu yazımız biraz da tercih döneminde 1-2 haftalık zaman dilimine sıkışmadan önce bilgi sonra fikir sahibi olabilmeniz için hazırlandı. Umarım doğru tercih yapmanızda ve sonrasında tercihinizden mutlu olmanızda fayda sağlar.

Evet, konuya giriş yaptığımıza göre üç alt başlık oluşturup anlatacaklarımızı sınıflandıralım:

  1. Hangi üniversite, hangi bölüm, hangi meslek tercih edilmeli?
  2. Sevdiğin işi mi yapmalı yoksa yaptığın işi mi sevmeli?
  3. Türkiye’de işsizlik mi var yoksa kalifiye eleman eksikliği mi?

Hangi üniversite, hangi bölüm, hangi meslek tercih edilmeli?

Türkiye’de benim en çok takıldığım ve beni üzen konuların başında isim karmaşası gelmektedir. Şimdi birkaç örnek vereceğim ama tercih dönemi sıpasını kaybetmiş eşek moduna girmeden önce öğrencilerin şimdiden araştırmalarını tavsiye edeceğim birkaç nokta var: A) İkinci öğretim, B) Vakıf üniversitesi ile devlet üniversitesi farkı, C) Yatay ve dikey geçiş, D) İkinci Üniversite (Açık öğretim fakültesinden), E) Eğitim fakültesi ile fen-edebiyat fakültesi arasındaki farklar. Bu maddeler hakkında gerek Youtube’da gerek internette detaylı bilgi olduğundan bunları açıklayarak zaman kaybetmeyelim. Her tercih dönemi sağ olsun arayıp soran fikir ve yardım alan öğrencilerimiz oluyor. Ben de elimden geldiğince onların üniversite sonrası durumlarını takip etmeye çalışıyorum. Bölümlerinden, üniversitelerinden ve öğrenim gördükleri şehirlerden memnun olup olmadıklarını öğrenmeye çalışıyorum. Böylece onların deneyimlerinden faydalanarak diğer öğrencilere yararlı olmaya çalışıyorum. Gelelim yokatlas’taki istatistiklere: sayısal alanda yer alan toplam  149 bölüm var. En fazla seçenek burada. İyi, güzel ancak tercih yapan öğrencinin dikkatini çekmek istediğim nokta şurası: yokatlası’ı açıp arama motoruna örneğin matematik yazdığınız takdirde karşınıza Matematik (Fen Fakültesi); Matematik öğretmenliği & İlköğretim Matematik Öğretmenliği (Eğitim Fakültesi) ve Matematik Mühendisliği (Kimya-Metaruluji Fakültesi); Matematik-Bilgisayar(Fen-Edebiyat Fakültesi) gibi bölümler çıkacak. Yeterince dikkatli olmaz ve bu bölümler ve fakülteler arasındaki farkları bilmezseniz bölüme başladıktan sonra hayal kırıklığına uğrayıp bir yılınızı feda ettikten sonra yeniden sınava hazırlanmakla uğraşırsınız. Başka bir örnek daha: orman mühendisliği diye bir bölüm var, bir de orman endüstri mühendisliği diye başka bir bölüm var. Bunlara ek olarak ağaç işleri endüstri mühendisliği var. Tabii bir de endüstri mühendisliği diye başlı başına başka bir bölüm daha var. Sayısalda gerçekten şu bölüm geleceğe insan yetiştiriyor diyebileceğim bir tek dijital oyun tasarımı vardı. Eşit ağırlıkta 104 tane bölüm var. Birkaç örnek verelim: Uluslararası Ticaret diye bir bölüm var. Tamam, bunu anladık. Bir de şu var: Uluslararası İşletmecilik ve Ticaret. Pekala, bunu da anladık. Peki şuna demeli: Uluslararası Finans, Uluslararası Lojistik Yönetimi ve Ticaret, Uluslararası Ticaret ve Lojistik. Yahu bu isimlere karar veren yetkililerin kafası mı güzel ne? İnsan aynı içeriğe farklı farklı isimler uydurur mu? Bu bölümlerin tamamına uluslararası ticaret/finans veya uluslararası lojistik de olsun bitsin gitsin. Öğrenci farklı bir şey sanıp gidiyor, sonra da umduğumu bulamadım diyor. Şimdi sevgili gençler ve değerli veliler. Size çok gizli bir sır vereceğim: Adına tüm dünyanın “İNTERNET” dediği bir şey icat edildi. Google’ı açıp sırasıyla biraz önce ismini verdiğim bölümlerin müfredatlarına bakmanızı tavsiye ediyorum. Ben tek tek baktım ve aralarında hemen hemen hiçbir fark olmadığını gördüm. Tercih dönemi yapmanız gereken şeylerden birisi bu olmalı, yani tercih ettiğin bölümün derslerine bakarak emin olmak. Tabii bu isim karmaşasının kurbanı sizlersiniz. Her ilde ve neredeyse hemen her ilçede üniversite ve fakülte açarak eğitimin ne kalitesi artar ne de ülkenin gelişmişlik seviyesi. Yahu, tek tek tüm bölümlere erinmeden baktım, özelikle son zamanlarda açılan üniversitelerin kontenjanları dolmamış!!! Şöyle hayal edin: Elinizdeki puanla tercih yaptınız ve bir yere yerleştiniz. Eylülde kayıt yaptırdıktan sonra eğitim-öğretim hayatınız başlıyor ve sınıfınıza gidiyorsunuz. O da ne! Sınıfın yarısı yok! Başka bir açıdan bakacak olursak tercih yaptığı halde açıkta kalan binlerce öğrenci var. Sizce de burada bir yanlış yok mu? Ne ben ne de sizler bu mevcut durumu değiştirecek halde değiliz. Ben size kral çıplak diyorum, siz de önlemlerinizi alarak ona göre hareket edecek, kararlarınızı bu gerçeğe göre vereceksiniz. Dilden tercih edeceklerin bölüm sayısı 48. En az kafa karıştırıcı bölümler bizde;) Bu açıdan şanslıyız dilciler. Öğretmenlik ve dil edebiyatı farkını bilin yeter. Gelelim sözele: Sözel alandan tercih yapacaklar 67 seçeneğe sahip olmakla birlikte bu listeyi oluştururken işte bu diyebileceğim bölümleri görünce gözlerim doldu: Animasyon ve oyun tasarımı, çizgi film ve animasyon, sinema ve dijital medya. Niye gözlerim doldu? Üniversite sizi geleceğe değil de geçmişe hazırlıyor da ondan. Gözünüzde çok büyüttüğünüz, sınavı sizi strese sokan kazananla kaybedenin gladyatör savaşlarına döndüğü bu yüksek eğitim kurumunda öğreneceğiniz hiçbir şey yeni değil. Sözelden de kafa bulandıran bölümlere birkaç örnek verelim ve akabinde TYT’ye geçerek bu alt başlığı kapatalım. Radyo, televizyon ve sinema. Benzeri: Sinema ve televizyon. Bunlardan başka sinema ve dijital medya. TYT’den tercih edebileceğiniz bölüm sayısı 228! Doğal olarak en fazla isim karmaşasının yaşandığı klasmanda burası. Buyurun siz kendiniz değerlendirin: Tarım, tarım makineleri, tarımsal işletmecilik, tarımsal ürünler muhafaza ve depolama teknolojisi, tarla bitkileri. Başka örnek: Gastronomi, gastronomi ve mutfak sanatları. Fotoğraf, fotoğrafçılık ve video, fotoğrafçılık ve kameramanlık. Turizm işletmeciliği, turizm ve otel işletmeciliği, turizm ve otelcilik, seyahat işletmeciliği ve turizm rehberliği, turizm rehberliği. Bir başka örnek daha: Bilgisayar operatörlüğü, bilgisayar programcılığı, bilgisayar teknolojisi, bilgisayar destekli tasarım ve animasyon. Yeter içim baydı ya 😀 😀 😀 Liste uzar gider…

 Sevdiğin işi mi yapmalı yoksa yaptığın işi mi sevmeli?

Karadeniz’de bir laf vardır: ya sevdiğin kızı alacaksın ya da aldığın kızı seveceksin:) Valla sanırım meslek seçmek de bunun gibi. Son zamanlarda hobini meslek edinirsen mutlu olursun lafını çok duyar olduk. Ancak her hobi meslek edinmeye uygun olmayacağı gibi her meslek de hobi olarak icra edilmeye uygun değildir. Araba sürmeyi çok seviyorsun diye taksici olup mutlu olmayı düşünüyorsan başka tabii:) Sonuçta emek ve zaman harcayarak günümüzün büyük bir kısmını geçirdiğimiz bir işimizi her zaman güle oynaya yapacak değiliz. Burada gerçekçi olmakta fayda var gençler. Şöyle ki spor hobi olabilir ancak her spor yapan lisanslı birer sporcu olacak ve hayatını spordan kazanacak diye bir kural yok. Her şeyden önce bu reel değil ancak hayal olur. Ya da müziği seviyorsun diye illa hayatını müzisyen olarak kazanacak değilsin. Veya yazmayı çok seviyorsun ve yazar olup hayatını yazarlıktan kazanmayı hayal ediyorsun. Hayallerin gerçekleşmezse hayal kırıklığına uğrayacaksın. İyisi mi sen hobi olarak spor yap, müzik dinle, sanatla ilgilen ve yaz. Gerçekten her bireyin hobilere ihtiyacı olduğunu ve özellikle bölüm seçerken kendimizi tanımak adına hobilerimize ihtiyacımız olduğuna inanıyorum. Ama benim asıl dikkat çekmek istediğim nokta şu: Hayvanları sevmek başka veteriner olmak başka bir şeydir. Hayvanları seviyorsun diye gidip veteriner olursan bir ineğin doğumu nasıl olur önceden internetten izlemeni ve kendini o doğumu yaptıran veterinerin yerine koymanı tavsiye ederim:) Yine sizlerden bir örnek vereyim: Bilgisayarda oyun oynamak çağımızın en büyük hobilerinden biri oldu. Bilgisayarda oyun oynamakla oyun tasarlamak arasında farklar olduğunu biliyorum. Birini eğlence ve zaman geçirme amacı olarak görürken diğeri kişinin hayatını kazandığı, zaman, emek ve gerektiğinde o seviyeye gelebilmek adına para ve sağlığını harcadığı bir iş. Yaşlı bakım hizmetleri diye bir bölüm var. Bu bölüme sırf ben yaşlı insanları seviyorum diye gelirsen emin ol ileride epey bir zorlanacaksın. Yani bir şeyi sevmek başka o şeyden hayatını kazanarak evine ekmek götürmek başka bir şeydir. Konuya bir de şu açıdan bakalım: Tersinden bakacak olursak toplum hayatının devamı için çalışan ancak günlük hayatta kendilerini görmediğimiz belki de bizlere göre popüler olmayan işleri yapan insanlar mesleklerinden ve işlerinden mutlu olamayacaklar mı? Birkaç örnekle durumu daha iyi izah edeyim: Her sabah uyandığımızda kahvaltı soframızda hazır gördüğümüz ekmeği yapan fırıncılar her gece bizler o ekmeği yiyebilelim diye biz uykudayken sabaha kadar ayakta çalışıyor. Herhalde sabaha kadar ayakta kalkmak için can atmıyorlardır. Ya da emniyette ve orduda görev yapan güvenlik personeli sabaha kadar nöbet tutuyorlar. Belki şu ana kadar içinizde ne sabaha kadar uykusuz kalmış ne de sekiz, on iki saat olduğunuz yerde ayakta bekleyeniniz olmuştur. Kısacası hobimden meslek yapıp para kazanacağım diye kasma, yapması zor olan mesleklerle de mutlu olup hayatını devam ettireceğini unutma. Bu durumda ne yapmalı? Değerlerimiz olmalı ve dünyanın neresinde olursak olalım ve hangi mesleği, işi yaparsak yapalım değerlerimiz oldukça hem yaptığımız işi en iyi yapmaya çalışan oluruz, hem başarılı oluruz, hem para kazanırız hem de mesleki doyuma ulaşırız. Değerler insandan insana değişebilir ancak evrensel değerlerden bahsedecek olursan kendimize ilk değer olarak “iyi bir insan” olmayı koyabiliriz. Mesleğinde alın terinle terfi alıp yükselmek istersen de yeniliklere, değişime, geri bildirime (eleştiri diyemiyorum çünkü toplumda olumsuz algılanıyor) ve açık ol. Empati. Hizmet verdiğin kişinin yerine her zaman kendini koy. Örneğin, doktorsan kendini hastanın yerine koy. Sen nasıl bir doktordan hizmet almak isterdin. Ya da öğretmen olsaydın öğrencine o dersi nasıl öğretmek isterdin? Ya da bir devlet dairesinde memur olsan vatandaşa nasıl hizmet verirdin? Ya da inşaat mühendisi veya müteahhitsen senin yaptığın evde insanlar gönül rahatlığıyla oturabiliyorlar mı? Yoksa bir deprem olursa ev başımıza yıkılır korkusu içindeler mi? Kısacası o evde sen otursaydın nasıl bir evde oturmayı isterdin? Bir restoranda aşçı olarak çalışsan yaptığın yemeklerin hijyeni konusunda şüphe içinde mi olurdun yoksa güven içinde mi?

Türkiye’de işsizlik mi var yoksa iş beğenmemezlik mi?

Gerçekten çok hassas bir konu: cevabı hem hayır hem evet. Hangi açıdan baktığınıza bağlı. Bir an önce ülkemizdeki mezunları işsiz kalan bölümleri, fakülteleri hatta içerisinde öğrencisi olmayan üniversiteleri kapatmak gerekiyor. Kolay mı, hiç de değil çünkü bir bölümü, fakülteyi veya üniversiteyi kapattığınızda orada çalışan personeli nereye yollayacaksınız? İşte sorun burada yatıyor. Bu noktada Türkiye’deki devlet üniversite sayısı: 95, vakıf (özel-paralı) üniversite sayısı 34, Kıbrıs’taki üniversite sayısı 11 ve yoktatlas’tan tercih yapıp gideceğiniz anlaşmalı yabancı üniversite sayısı ise 18. Bu üniversitelerine ulaşmak için yazının sonunda paylaşacağım excel dosyasına tıklayabilirsiniz. Şimdi iki gerçeğe parmak basalım: Sizlere yurt dışından 3 üniversite ismini örnek olarak vereceğim: 1. Heidelberg üniversitesi-Almanya. 1386’da Heidelberg’te kurulmuştur. 2. Oxford üniversitesi-İngiltere. 1096’da Oxford şehrinde kurulmuştur. 3. Harvard üniversitesi-Amerika. 1636’da Boston’da kurulmuştur. O tarihlerden bu yana üniversitelerin binalarında, yerleşkelerin çevresinde çok büyük bir değişiklik olmadığı gibi ne Almanya’da  ne Amerika’da ne de İngiltere üniversite sayısı her geçen gün artmamaktadır. Artan şeyin nettir: üretilen makale sayısı, alınan patent sayısı, yetiştirilen bilim insanı sayısı, basılan kitap sayısı, hayata geçen projeler vs. Yani sürekli yeni üniversite açmak eğer o üniversitelerden mezun ettiğiniz gençleri iş sahibi yapamazsanız ancak işsizliği arttırır. Gençler, bu gerçeğin farkında olun ve ona göre karar verin.  İkincisi, bir şey bedava ise o şey kaliteli değildir gibi bir asparagas aldı başını gidiyor. Sanırım bu lafı özel okul furyası çıkardı ve amaçları devlet eğitim sistemini ve devlet okulları kötüleyip özel okullara öğrenci çekmek. Bu durumda iki soru sormak gerekiyor: 1. Vatandaşın yıllarca ödediği vergiler ne olacak? Ben bir öğrenci velisi isem belki 20 yıldır vergi veriyorum, çocuğum benim verdiğim vergiler sayesinde devletten ücretsiz eğitim almayacak da ne yapacak? Paralı bir okula öğrenci yollayacaksam o halde verdiğim ve halen vermekte olduğum vergiler ne olacak? 2. Parası olanlar çocuğunu paralı üniversitede, kolejde, okulda okutacak ya peki parası olmayan ne yapacak? Siz onu bunu boş verin gençler, vakıf veya özel üniversitede burslu okumak alternatifi dışındakileri eleyin ve gidin mis gibi iyi devlet üniversitelerinde iyi bölümlerde okuyun. Peki üniversitede hangi bölümü seçersem iş bulabilirim ya da işsiz kalmam? Valla bunun kesin bir cevabı yok, daha doğrusu cevabı size bağlı. Yani garanti bölüm veya garanti meslek diye bir şey yok. Daha önceki kafayı kullanma kılavuzlarında da bahsettiğim gibi işi siz bulursunuz, bölümünüz veya diplomanız değil. Bu açıdan okuduğunuz bölümle ilgili gerekli bilgi, beceri ve tecrübelerinize odaklanmanız önemli. Bir örnek vereyim ve kendimden bahsedeyim: Hiç kimse mezun olacağın üniversiteden alacağı diplomayla emekliliğinin sonuna kadar aynı mesleği, işi icra edeceğini düşünmesin. Neden düşünmesin? Çünkü hem dünya hem birey olarak hepimiz sürekli bir değişim halindeyiz. 40-50 yıl öncesine gidelim, insanların şarkıları gramofon yardımıyla taş plaktan çalıyordu. Sonra teypler/kaset çalarlar çıktı. Sonrasında walkman’lerle tanıştık. 2000’lerin ortalarında walkman’ler kayboldu yerini discman’ler, CD çalarlar aldı. Çok değil aradan sadece 5 yıl geçti MP3 ve MP4’ler hayatımıza girdi. Ve en son cep telefonları diğerlerini nostaljiye gömdü, şimdi diğerleri hatıralarımızda yaşıyor. Yani değişimin ne kadar hızlandığı, bu değişim rüzgarının meslekleri, iş yapış şekillerimizi ve bizleri de değiştirebileceğini görmemiz ve geleceğe ona göre hazırlanmamız lazım. Ben Dokuz Eylül üniversitesinde Almanca öğretmenliği bölümü mezunuyum. Yani diplomamda öyle yazıyor:) Şu an öğretmenliğe ek olarak Açık Öğretim fakültesinden web tasarım ve kodlama okuyorum ve bir taraftan Silikon Vadisinde bir startup olan vidIQ şirketi için evden yarı zamanlı çalışıyorum. Gelecekte belki tüm zamanlı bir web tasarımcısı/kodlamacı veya IT çalışanı olurum ya da tamamen evden çalışırım. Bana beş yıl önce ya da 10 yıl önce şu an yaptığım şeyleri yapacağımı söyleselerdi pek inanmazdım çünkü bilgisayar başında oturup bir şeyler yapmayı sevmezdim. Ancak bugün tam tersine bilgisayarda içerik üretmeyi, derste teknolojiyi kullanmayı ve internet ortamında çalışmayı çok seviyorum. Kısacası herhangi bir üniversitenin herhangi bir bölümünden mezun olup iş bulup bulmamak sizin elinizde. Elinizdekinin farkında olun. Alt başlığımıza geri dönecek olursak Türkiye’de hem işsizlik hem iş beğenmeme var hem de kalifiye eleman eksikliği var. İnternette tonla kariyer sayfası var arkadaşlar. Açın vaktiniz olduğunda inceleyin. Hangi alanlarda işverenler kimleri arıyor? Dünyanın hiçbir yerinde kimse açlıktan ölmemiştir, ölen biri varsa kesin tembellikten ölmüştür. Bugün Türkiye’deki kahve sayısının 700.000’i aştığı söyleniyor. Bir de çöpten kağıt toplayarak hayatını devam ettiren, çalmadan, başkasının hakkını yemeden, çevreye zarar vermeden evine ekmek götüren insanlar var.

Franz Kafka der ki ”Kafayı nereye takarsan orada takılı kalırsın.” Ya kafayı bahanelere takıp orada takılı kalacağız ya da çözümlere odaklanıp çözüm üreteceğiz. Kısacası siz sorunun çözümü için çizginin neresinde duruyorsunuz?

Bir sonraki Kafayı Kullanma Kılavuzu XVI – Nasıl Ders Çalışılır ve Üniversite Nasıl Kazanılır’da görüşmek üzere…

Sizlerin Ahmet Hocası…