Kafayı Kullanma Kılavuzu XXIII – Mezuna Kalmak

Bodrum Anadolu Lisesi görev yaptığım üçüncü orta öğretim kurumu ve 12. sınıflar son yedi yıldır girdiğim sınıflar arasında hep yer aldı. 12. sınıflarda en çok duyduğum ifade “Hocam, biz mezuna kalacağız” oldu. Pekiyi, nedir bu mezuna kalmak, nasıl kalınır, niçin kalınmaz? İşte bu sorulara KKK XXIII’te cevap bulacağız.

İsminde Anadolu/Fen Lisesi geçen tüm okulların akademik başarıyı ön planda tuttukları ve hedeflerinin öğrenciyi dört yıl sonra bir üst kurum olan üniversiteye yerleştirmek olduğunu düşünürsek Türk Eğitim Sisteminin sınıfta kaldığını istatistiksel olarak ispatlayabiliriz: 2019 yılında TYT’ye 2 milyon 390 bin 491; AYT’ye 1 milyon 880 bin 800 aday girdi. TYT’de 150 barajını geçen adayların sayısı 1 milyon 761 bin 392; 180 barajını aşmayı başaranların sayısı ise 1 milyon 275 bin 957 oldu. Demek ki sınava girenlerden 1.114.534 aday baraj altında kalarak direkt mezuna kaldı. Pekiyi, barajı aşan ve tercih yapanların kaçı yerleşti? Yükseköğretim Kurumları Sınavı (2019-YSK) yerleştirme sonuçlarına göre 753 bin 461 aday tercihlerinden birine yerleşti. Tercih yapmaya hak kazanan, tercih yapan ya da yapmayan öğrenci sayısı da 522.496 olarak 1.114.534 rakamına eklenebilir. (Kaynak olarak https://dokuman.osym.gov.tr/pdfdokuman/2019/YKS/sayisalbilgiler18072019.pdf inceleyebilirsiniz).

Daha lise birin başında çiçeği burnunda liseli öğrencimiz üniversiteye gideceğini kafaya koymalı ve 4 yıllık süreci ona göre inşaa etmeli. Meslek liselerini bu gruba dahil etmiyorum çünkü onların hedefi öğrenciyi üniversiteye yollamak değil belli bir alanda meslek sahibi yapmak. Haa, bu konuda ne kadar başarılılar tartışılır ancak, Anadolu/Fen Liseleriyle aynı kategoriye koymuyorum.

Lise 1 bitti, lise 2 bitti, lise 2’nin sonunda sayısal, eşit ağırlık, sözel ve yabancı dil olarak bölüm seçtiniz. Lise 3 de bitti ve geldiniz lise 4’e yani otobana girmeden önceki son çıkışa: D. Lise son sınıfın daha başında haziran ayının ikinci veya üçüncü haftasonu üniversite sınavının olacağından haberdardınız. Amacınız yıl sonunda TYT/AYT’yi geride bırakarak bir an önce kapağı üniversiteye atmaktı. Ancak gördüğüm kadarıyla bir çoğunuz için bu planlar suya düştü ve üniversite kazanma hayali bir sonraki seneye ertelendi. Tabii, üniversiteyi (bkn. Dokuz Eylül Üniversitesi Almanca Öğretmenliği) 22 yaşında kazanmış biri olarak bu yazıyı kaleme almak kendimle çelişiyor gibi görünse de liseden mezun olduğum yıl (2003) ilk girişte üniversiteyi kazanmıştım (bkn. Ege Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı).

Pekâlâ, öğrenci nasıl ve neden mezuna kalır? 4 yılda kateteceği mesafeyi bir yılda katetmeye çalışır da ondan. Lise 1-2 ve 3’te gerekli öğrenmeler gerçekleşmemişse, sadece not için çalışıp sınıfı geçmek veya takdir/teşekkür almak için ezber yaparak geçmişseniz, son sınıfta hem okul dersleri hem üniversite sınav hazırlığı (dersane, kurs vs.) size ağır gelebilir. O halde, bunun sorumlusu lise müfredatı veya üniversite sınav sistemi midir? Elbette hayır! Bunun sorumlusu sizsiniz. Kendi tembelliğinizin sorumluluğunu sisteme atarak başkalarını kandırabilirsiniz ancak kendinizi kandıramazsınız. Lise sonda da pekâlâ istediği üniversiteyi ve bölümü kazanan birçok öğrenci var. Onlar başardığına göre siz de başarabilirsiniz!

Pekiyi, ben mezuna kalır mıydım? Ya da neden kalmazdım? Ben mezuna kalmazdım çünkü 1 yılımı daha ders çalışarak geçireceğime hedefim üniversite ise bir an önce üniversiteye başlardım. “Ama hocam, ben istediğim puanı alamadım, TYT’de baraj altında kaldım, 4 yıllık bir bölüm gelmiyordu” gibi serzenişlerde bulunacaksanız size soracağım soru şu olurdu: “Lise hayatınız boyunca ne yaptınız?”

Mezuna kalmazdım çünkü eğer hazırlık olan bir bölüme yerleşirseniz 1 yılda oradan gidecek, etti mi size 2 yıl. Dahası, dört yıllık bir bölümü yıl kaybetmeden bitirseniz bile mezuniyetten sonra KPSS ile hemen atanacağınızın veya özel sektörde iş bulacağınızın bir garantisi var mı? Erkek öğrenciler için sürece bir de askerliği eklerseniz ülkemizde çalışma hayatına başlama yaşı gittikçe sonraki yıllara kayıyor.  

Şimdi çözüm önerilerine gelecek olursak… Şapkanızı önünüze koyun ve mezuna kalmadan üniversite sınavına kazanmak için kolları sıvayın. Tarihler henüz 24 mart’ı gösteriyor ve YKS 20-21 haziranda gerçekleştirilecek. Her kriz yeni bir fırsat yaratır: Hazır Corono virüs salgınından dolayı okullar eğitime ara vermişken evinizi/odanızı, masanızı bir dersaneye çevirin. Kalan yaklaşık 3 ay’ı en iyi şekilde değerlendirmeye çalışın.

Üniversite sınavına ilk girişinizde 4 yıllık (lisans) bir fakülte yerine 2 yıllık (önlisans) bölüm veya açık öğretim fakültesinden (uzaktan eğitim) bir bölüm de kazanabilirsiniz. İnanın bana dünyanın sonu değil, hayat bir şekilde devam ediyor. 2003’te üniversiteyi kazanmama rağmen kayıt bile yaptıramamıştım ve 2007’de tekrar kazanıp üniversiteye başlayana kadar geçen yıl bana farklı bir kulvar açtı, bunun sonucunda ve turizmle ve iş hayatıyla o şekilde tanıştım. Geriye dönüp baktığımda kayıp diye düşündüğüm şeylerin aslında kazanç olduğunu gördüm. Buraya kadar ifade ettiklerim ilk girişinde üniversite sınavı kazanma hedefi olanlara yönelikti. Şimdi gelelim “kesin mezuna kalırımcılara, saldım çayıra mevlam kayırıcılara…”

Gençler, en güzel yıllarınızı boşa harcamayın. Lise son sınıftayken ve üniversite hayalinizi bir sonraki seneye ertelediyseniz dâhi bir yılınızı çöpe atmayın, kendinize yatırım yapın. Özellikle Bodrum gibi denizin ve doğal olarak turizmin, limanın olduğu bir şehirde birçok iş imkanının farkına varın. Liman başkanlığına gidin, gemi adamı belgesi nasıl alınır, kaptanlık kursu var mı, koşulları nelerdir gibi şeyleri araştırarak meslek sahibi olmak için üniversite diplamasını almadan önce kendinizi yetiştirmeye bakın. Kaptanlık, denizde bir iş hayatı ilginizi çekmiyorsa ilginizi çeken bir alanda bir meslek/yetiştirme kursu bulun. Örneğin, halk eğitim merkezinde aşçılık kursuna gidin, dalış brövesi alın, yelken sporu için kurs bulun vs. Yok, illaki üniversiteye gidecekseniz ve iş hayatına üniversiteden sonra başlayacaksanız bile dediklerimi gerçekleştirirseniz daha üniversitede okurken birçok fırsat karşınıza gelecektir.

Sonuç: İster lisans, ister önlisans, ister açık öğretim fakültesi mezunu olun, sürekli ve inanılmaz hızlı değişen çağımızda diploma sahibi olmak da bir yere kadar. Bakın, bir epidemide tüm dünya ekonomik bir durgunluğa girdi ve birçok insan ya işini kaybedecek yada çalışma şartlarını değiştirerek evden (home-office) ve internetten (online/freelancer) çalışacak. Bu halde, nereden hangi diplomayla mezun olursanız olun en çok odaklanmanız gereken niteliğiniz UYUM YETENEĞİ olmalı. 21. yüzyıl çevremizdeki değişime yetişmekte zorlandığımz, dünyanın eskiye oranla gittikçe farklılaştığı bir dönem. İş yapma şekillerimiz, alışkanlıklarımız, günlük rutinlerimiz bu denli değişirken yapmamız gereken kendimizi değişime hazırlamak. “Hocam, ben nereden başlayayım” diye soruyorsanız, “kendinizi 21. yüzyıl vatandaşı yapmak için gerekli niteliklere yatırım yaparak başlayın” derim. Bundan önceki kafayı kullanma kılavuzlarında bunun cevabını vermeye çalıştım. O halde bu yazıyı okuduktan sonra harekete geçme zamanı…

Ahmet Hocanız

Kafayı Kullanma Kılavuzu XVIII – Başarısızlıklarım/Kendimle Yüzleşme

Merhaba sevgili öğrenciler!

Evet çok az kaldı, yarın ve sonraki gün üniversite sınavına gireceksiniz.

Bu yazımı özellikle ilk defa sınava girecekler için kaleme almak istedim çünkü biliyorum hepiniz bir o kadar heyecanlı bir o kadar gerginsiniz.

Umarım bu yazıyı okuduktan sonra kaygınız, varsa kafanızda olumsuz düşünceler yok olur. Yani rahatlamanızı sağlar.

O halde başlayalım:

1. Üniversite sınavına giderken her gün evden nasıl çıkıyorsanız o rahatlıkta çıkın. Sanki sınava her gün giriyormuş gibi beyninize telkin edin ve cumartesi ve pazar günü gireceğiniz sınavın da bir tekrar, sizin için rutin olacağını düşünün.

2. Aile bireylerinden size refakat etmek isteyenler olacaktır. Eğer sizin daha fazla strese girmenize sebep olacaklarsa tek başınıza gidin. Zaten ebevenyleri sınava almıyorlar. 1 kişinin gireceği sınava sülalecek gitmenin hiçbir mantığı yok. Ben ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite, kamu personeli seçme, yabancı dil sınavlarına hep tek başıma gittim ve girdiğim tüm sınavlara deneme sınavına giriyormuşum gibi girdim.

3. Bugün sizler için lisenin bittiği son gün ve on sekiz yaşında olanlar için yetişkinliğe adım attığınız belki de ilk gün. Artık sizler için e-okul, performans ödevleri, veli izin dilekçeleri yok. Kendi ayaklarınız üzerine durmaya başlayacağınız doğru zaman. O yüzden bir yetişkin gibi hissedin. Hayatınızın sorumluluğu alın ve sınava hak ettiği kadar değer verin, fazlasını değil.

Peki, ne olur ilk seferde üniversiteyi kazanamazsanız? Hiçbir şey olmaz, çünkü hayat hâlâ devam ediyor. Ancak anne-baba baskısı, sizlerin başkalarının çocuklarıyla kıyaslanmanız veya ağabey-ablalarınızla aynı şeyleri başarmanızın beklentisi sizlerin gözünde birkaç saat sürecek bir sınavı ölüm kalım meselesine dönüştürebiliyor. Bu hem hayattan aldığınız keyfi azaltır hem de sağlığınıza zarar verir (karnınıza ağrılar giriyor, sınav aklınıza geldikçe geriliyorsanız ve uykularınız kaçıyorsa sorun var demektir).

Sevgili gençler sizlere bu yazımda daha önce söz verdiğim gibi bu yaşıma kadar hayatta başarısız olduğum sınavlardan, kaldığım derslerden, düşük notlarımdan vesaire bahsedeceğim. Sizlerle beraber başarısızlıklarımla yüzleşeceğim ve bunun ne kadar normal olduğunu dilim döndükçe size aktarmaya çalışacağım:

İlkokulda matematiği çok sevmeme ve bu derste başarılı olmama rağmen ilkokuldan sonra başladığım Ereğli Anadolu lisesinde İngilizce hazırlık sınıfından sonra ortaokulda 3 yıl boyunca matematiği İngilizce gördüm ve hiçbir şey anlamadım, öğrenmedim ve her yazılıdan 1 (yazıyla bir) aldım. Ben daha İngilizceye tam hâkim olmamışken bir de matematiği İngilizce öğrenmem bekleniyordu. Kısaca o zaman matematikten nefret ettim ve o gün bugündür de nefret ederim. 2003 yılında liseden mezun olduktan sonra girdiğim hiçbir sınavda (ALES ve KPSS dâhil) matematik yapmadım. Tabii sadece matematik değildi sorunum ortaokulda. Fen bilgisini de İngilizce gördüğümüz için konuları anlamak yerine ezberleyip geçiyorduk. Bu yüzden fen dersleri de benim için kara listedeydi. İş bu sebepten lise birin sonunda yabancı dil bölümünü açtırdık ve ben de ilk mezunlardan biri oldum.

2003 yılında Ege Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü kazandım ama başlamak nasip olmadı. 2004 yılında yanlış tercihten dolayı yerleştirilemedim. 2005 yılıda da açıkta kaldım, tercih yapmama rağmen herhangi bir bölüme yerleştirilemedim. 2006 yılında hiç girmedim sınava. 2007 yılında girdiğim sınavda Dokuz Eylül Üniversitesi Almanca öğretmenliği bölümünü kazandım ve başladım. 2008 yılında tekrar girdim ve Anadolu Üniversitesi açık öğretim fakültesi dış ticaret bölümüne kayıt yaptırdım. Ancak matematik yapamadığım için bıraktım ve geçen yıl açık öğretim bürosuna gidip kaydımı sildirdim.

En son 2017 yılında sınava girdim ve ODTÜ İngilizce öğretmenliğini kazandım. Neden gitmediğimi soranlara “kazanıp gitmedim” demek için kazandığımı söylüyorum:D 2018 yılında Açık öğretim fakültesine 2 yıllık web tasarım ve kodlama bölümüne kayıt yaptırdım. Ve matematik de olmadığı için birinci sınıfı 2 dersten kalarak bitirdim =D Artık ikinci sınıfa geçtim.

Dokuz Eylülde okurken 1. sınıfta iki, 2. sınıfta üç dersten kaldım. Yaz okuluna da gittim, alttan da ders aldım. Yüksek notlarım da oldu gerçekten düşük notlarım da. Sonuçta bir şekilde üniversite de bitti.

Biraz geçmişe yani tekrar ortaokula dönelim: Asla müzik derslerinde sınıf önünde şarkı, türkü söyleyebilen veya herhangi bir enstrüman çalabilen bir öğrenci olamadım. Belki bu özgüven eksikliğinden belki de müzikte yeteneksiz olmamdandır. En çok flütten nefret ettim çünkü sınıfta öğretmenin önünde çalarken hep ellerim titterdi. Evde sorunsuz çalmama rağmen sınıf önünde hep sıkıntı yaşadım ve çok istememe rağmen asla koroya seçilemedim. Hâlâ da sesimin güzel olmadığını düşünüyorum ve mızıka dâhil bir şey çalamıyorum 😀

Coğrafya ve tarih derslerinde öğretmenlerimiz konuları bizim ezberlemizi ve çıkıp tahtada anlatmamızı isterlerdi. Hiç ama hiç ezberlemedim, tahtaya kalkmadım ve eksimi alıp oturdum. Bana saçma geçen bir şeyi (unutacağım şeyi ezberlemeyi) beynim almıyordu ve ben de başarısız olmayı tercih ediyordum.

Spor yapmama rağmen asla herhangi bir dalda lisansa sahip olmadığım gibi takımda da  oynamadım. Bunun sebebi benden çok belki içinde yetiştiğim ailenin spora bakış açısıyla ilgilidir. Şu an halı sahada bile oynamıyorum. Yürüyorum, yüzüyorum, bisiklete biniyorum, bana da yetiyor 😉

Üniversiteden sonra Avrupa Gönüllülük Hizmeti için Almanya’daydım. AGH esnasında Comeninus Asistanlığı programına başvurdum ancak seçilemedim. Benim için ciddi bir hayal kırıklığı oldu çünkü kendime çok güveniyordum, nitelikli ve tecrübeli olduğumu düşünüyordum. Amacım Almanya’da kalmaya devam etmekti ve ben de bunu başarmak için elimden geleni yapacaktım. Almanya’da yüksek lisans yapmaya karar verdim. Yüksek lisans için TOEFL benzeri TestDaf sınavına girmem gerekiyordu. Kesin geçerim ben bu sınavı diyerekten 2013 nisanında girdiğim sınavdan kesin kaldım 🙂 Dedim, sorun değil, bir daha denerim, bu kez kesin daha iyi sonuç alırım. Birkaç ay sonra denedim ve kesin daha iyi sonuç alamadım =D Vizem ekim sonunda bitecekti ancak ben kendimi herhangi bir yere yerleştirememiştim. Zaman aleyhime işliyordu. Ben de Alman hükümetinin finanse ettiği Bundes Freiwilligendienst’e ve Freies Soziales Jahr’a başvurayım dedim ancak koşullar uygun olmadığı için başvuramadım. Sonraki alternatifim staj ayarlamaktı. Staj yapabileceğim yerlere öz geçmişimi yolladım, kabul de aldım ancak masraflarım karşılanmadığı için staj işi de yalan oldu. Son çare olarak birini bulayım, evleneyim, formalite evlilik yapayım dedim ancak kimseyi bulamadım. Şaka lan şaka yoktu öyle bir niyetim :D:D:D

Neyse vizem bitti ve ben kıçıma baka baka Türkiye’ye dönmek zorunda kaldım. Döndüğümde beni askerlik bekliyordu çünkü yaş 28, üniversite biteli bir yıl olmuştu. Askerlik şubesine ayaklarım titreyerek gittim çünkü nerede ve ne kadar süre askerlik (uzun dönem-kısa dönem) yapacağıma dair hiçbir şey belli değildi. Şubede şansım yaver gitti ve ben askerliği bir yıl tecil ettirdim. Tabii bu duruma sevindiğim kadar üzülüyordum da. Çünkü şimdi de hayatımı idame ettirmek için bir işe ihtiyacım vardı. İlk iş olarak ücretli öğretmenliğe başvurdum ancak kontenjan olmadığı için başlayamadım. Sonrasında KPSS kursu buldum ve kayıt yaptırdım.

Eğer yaşınız 28 olmuş, üniversite bitmiş ve cebinizde para sıfırlanmış ise aile yanında yaşamak gerçekten çok zor. Resmen dibe vurmuş hissediyordum. Bir an önce para kazanmam gerekiyordu ve ben de tarım işçisi olarak tarlalarda çalışmaya başladım. O zaman yaşadıklarımı anlamanız için biraz detay vereyim. Sabah dörtte kalkıyor, kahvaltı yaptıktan sonra iş için hazırlanıyor ve beşte yola çıkıp otobüsü bekliyordum. Tarlada çalışan tek üniversite mezunu bendim. İnsanlar gelip sürekli neden KPSS’ye girmediğimi, atanamadığımı, öğretmen olamadığımı vs. soruyorlardı (Ulan Almanya’daydım, gelip KPSS’ye mi gireydim diyordum içimden) Gel de herkese laf anlat. Neyse ben akşamüstü saat dört gibi eve vardıktan sonra duşumu alıyor, bir şeyler atıştırdıktan sonra KPSS kursu için evden çıkıyordum.

KPSS kursu da bir o kadar beyin yakan süreçti. Yeminle bak kendimi embesil gibi hissediyordum. Lisede dersaneye giderken gördüğümüz konuların aynısını görüyorduk Türkçe, coğrafya, tarih derslerinde. Eğitim bilimleri dersleri de üniversitede her dönem aldığımız derslerin aynısıydı. Türkiye’de o sene 1 yıl boyunca oturup atama için dersaneye giden yaş ortalaması 23-24 olan üniversite mezunu gençleri Silikon Vadisi vari bir merkezde toplayıp fikir, proje, ürün, patent ürettirsen ülkeye kesinlike daha fazla katkı sağlatırdın. Neyse bu düşünceler içinde KPSS kursu da bitti.

Tabii sınava girene, sonuçlar açıklanana, sıralama belli olana kadar etrafımda özellikle akraba tayfası tarafından küçümsendim. Olay şuydu: “Bak, Ahmet sen bu kadar okumuşsun (üniversiteyi bitirmişsin anlamında, yoksa kitap okumakla ikisi farklı şey), yurt dışında birçok ülkeye gitmişsin, yabancı dil öğrenmişsin ancak ikimiz de işte buradayız. Yani sen adam olamamışsın” Yani üniveristeden mezun olur olmaz maaşlı bir işe giremedik diye adam olamıyoruz ve buna benim dışımda birileri karar veriyor. Hocam, “abartıyorsunuz” diyemezsiniz, emin olun sizin etrafınızda da bu tipler çokça mevcuttur: “Coğrafya kaderdir” İbn-i Haldun. Gençler, bana bu şekilde cümle kuran beş kişinin yüzünü beynime kazıdım – bu kısmı iyi okuyun – ne zaman ders çalışmaktan sıkılsam, bunalsam, masayı terk etmek istesem hemen bu beş kişinin yüzünü aklıma getirdim ve daha bir çalışasım geldi. Ben daha sınava girmemişken bana bu kadar laf söyleyenler atanamazsam neler neler söyler diyerekten yardırdım. Yani başkasının benim neyi başarıp başaramayacağımı söylemesine izin vermeyecektim. Kısacası olumsuz bir durumu olumluya çevirdim ve atanana kadar kendimi bu şekilde motive ettim.

Tekrar matematiğe dönelim: Kurs boyunca matematiğe hiç girmedim. Girdiğim ilk dersten sonra dostum Mevlüt’e dedim ki “kalk gidiyoruz kalk. Adam akıllı İngilizce, Almanca neyse öğretmenlik alan bilgisinden yapar gideriz”. O dersi de orada öylece bıraktık. Kursun sonuna doğru Konya merkezden mantık dersine giren bir hoca geldi. İlk derste tanıştık ve bizlere tek tek mezun olduğumuz bölümleri ve matematik yapıp yapamayacağımızı sordu. Ben de dedim “hocaaa, bizde matematik yok.” O da dedi ki: “Atanamazsın.”   Fark ettiniz mi, ilkokul mezunu tarım işçisinden üniversite mezunu öğretmene kadar hep birileri benim neden başarısız olduğumu yargılıyor ya da başarısız olacağıma benim adıma karar veriyor. Daha sınava girmemişiz, puanlar ve kontenjanlar belli olmamış, kimin neyi başarıp başaramayacığını bireyin kendisi zaten en iyi bilir çünkü benim dünya üzerinde tanıdığım en iyi insan kendimim.

Şimdi gençler size şöyle bir sır vereyim: Sizin her sınavdan başarılı olmanızı, tüm derslerden en yüksek notları almanızı, en iyi üniversiteleri, en güzel bölümleri kazanmanızı isteyen velileriniz ve öğretmenlerinizin benim yukarıda size açık açık yazdığım başarısızlıklarım gibi tonla başarısızlıkları vardır. Elbette kimse size bunlardan bahsetmek istemez çünkü başarısızlıklarımız bizim bildiğimiz ancak başkalarının bilmediği benliğimizin gizli kısmında yıllanmaya terk edilmiştir. Size akıl veren herkes hayatında hata yapmıştır, hayal kırıklığına uğramıştır ve muhtemelen de sizinle konuşurken bile mutsuzdur. Gerçekten şu duruma çok gülüyorum: Veli çocuğundan, öğretmen öğrencisinden yüksek beklentiler içerisinde, özellikle akademik başarılar konusunda. Ancak çocuğuna sürekli ders çalış diyen veli ömrü boyunca eline kitap almamış hadi kitaptan geçtim bir dergi, gazete, okumamış, bulmaca veya su doku dahi çözmemiş. Öğretmen dersen üniversiteden mezun olup göreve başladıktan sonra alanı dışında kendisine hiçbir şey katmamış: yabancı dil, bilgisayar, proje, yurt dışı tecrübesi, hobi vs. “İnsan öğrenmeyi bıraktığı gün yaşlanır” Henry Ford. İşte bu yüzden ülkemiz 20 yaşında beyin ölümü gerçekleşmiş insanlarla dolu.

Sonuca bağlayalım: Gençler, hayatınız boyunca sınavlara gireceksiniz ve bu sınavlardan birçoğu hafta sonunda gireceğiniz sınavdan kat be kat zor olacak. Hayatın kendisi zaten bir sınav değil mi? İnsanın başına neler geliyor ve hiçbirimiz bunları tahmin edemiyoruz: hastalık, kaza, işsizlik, ekonomik kriz, iflas, organ kaybı, terk edilmek, boşanmalar, aldatılmak, dolandırılmak, hırsızlık, ailenizden birisini, bir sevdiğinizi kaybetmek… Önemli olan tüm sınavlardan ders alarak ve mücadele ruhumuzu geliştirerek çıkabilmemiz. Yoksa kolay hayat, sorunsuz hayat, işler tıkırında hayat sadece mezarda var. Yine dramatik oldunuz hocam diyeceksiniz ancak bana göre gerçek bu. İşte bu yüzden bir an önce hayatınızın sorumluluklarını almak için evinizin işlerine ortak olun ve bir işte çalışın. Yabancı dil ve bilgisayar öğrenin. Belli bir meslek ve yurt dışı deneyimi edinin. Yanına ister bir diploma koyun ister koymayın zaten iş bulursunuz.

Yazımın son kısmını 28 Mart 2019 tarihinde motorsikletle kaza yaparak vefat eden, bugün hayatta olsaydı karnesini alacak rahmetli öğrencimiz Aydoğan Varol’u anarak bitirmek istiyorum. Aydoğan’ın cenazesinde hiç kimse ne aldığı notlarından ne de normalde yarın gireceği sınavda yapacağı netlerden bahsediyordu. Aydoğan’ın ne kadar iyi bir insan olduğu ve okulda ona verilen görevleri hakkıyla yerine getirdiğindan bahsediliyordu. Sorumluluk sahibiydi, ailesine destek olmak için hafta sonları ve yazları çalışıyor, okuluna değer katmak için sürekli sosyal etkinliklerde ve sorumluluk projelerinde görev alıyordu. Kısaca Aydoğan toprağa verilirken annesi, babası, ablası ve diğer akrabaları için hayatlarının en zor sınavlarından biriydi. Onun ölümü bana hayallerin ertelenmemesi gerektiğini, hayatın ne kadar kısa ve birçok zorlu sınavla dolu olduğunu hatırlattı. Mekanın cennet olsun güzel insan…

Sadece yarınki sınavda değil, hayatınız boyunca gireceğiniz tüm sınavlarda ve hayatın kendisinde başarılar…

Ahmet Hoca

Kafayı Kullanma Kılavuzu XV – Üniversite, Bölüm ve Meslek Seçimi

Merhabalar,

En son yazdığım Kafayı Kullanma Kılavuzu – Zaman ve Para yönetiminden sonra yaklaşık 6 hafta geçmiş. Bu süreçte yok.atlas’da epey vakit geçirdim ve sırasıyla sayısal, eşit ağırlık, dil, sözel, ve TYT puanı ile girilecek alandaki meslekleri ve devlet, vakıf, Kıbrıs, yabancı üniversite listelerini çıkardım. Yeterince veri elde edince sıra yorumlamaya geldi.

Bu yazımız biraz da tercih döneminde 1-2 haftalık zaman dilimine sıkışmadan önce bilgi sonra fikir sahibi olabilmeniz için hazırlandı. Umarım doğru tercih yapmanızda ve sonrasında tercihinizden mutlu olmanızda fayda sağlar.

Evet, konuya giriş yaptığımıza göre üç alt başlık oluşturup anlatacaklarımızı sınıflandıralım:

  1. Hangi üniversite, hangi bölüm, hangi meslek tercih edilmeli?
  2. Sevdiğin işi mi yapmalı yoksa yaptığın işi mi sevmeli?
  3. Türkiye’de işsizlik mi var yoksa kalifiye eleman eksikliği mi?

Hangi üniversite, hangi bölüm, hangi meslek tercih edilmeli?

Türkiye’de benim en çok takıldığım ve beni üzen konuların başında isim karmaşası gelmektedir. Şimdi birkaç örnek vereceğim ama tercih dönemi sıpasını kaybetmiş eşek moduna girmeden önce öğrencilerin şimdiden araştırmalarını tavsiye edeceğim birkaç nokta var: A) İkinci öğretim, B) Vakıf üniversitesi ile devlet üniversitesi farkı, C) Yatay ve dikey geçiş, D) İkinci Üniversite (Açık öğretim fakültesinden), E) Eğitim fakültesi ile fen-edebiyat fakültesi arasındaki farklar. Bu maddeler hakkında gerek Youtube’da gerek internette detaylı bilgi olduğundan bunları açıklayarak zaman kaybetmeyelim. Her tercih dönemi sağ olsun arayıp soran fikir ve yardım alan öğrencilerimiz oluyor. Ben de elimden geldiğince onların üniversite sonrası durumlarını takip etmeye çalışıyorum. Bölümlerinden, üniversitelerinden ve öğrenim gördükleri şehirlerden memnun olup olmadıklarını öğrenmeye çalışıyorum. Böylece onların deneyimlerinden faydalanarak diğer öğrencilere yararlı olmaya çalışıyorum. Gelelim yokatlas’taki istatistiklere: sayısal alanda yer alan toplam  149 bölüm var. En fazla seçenek burada. İyi, güzel ancak tercih yapan öğrencinin dikkatini çekmek istediğim nokta şurası: yokatlası’ı açıp arama motoruna örneğin matematik yazdığınız takdirde karşınıza Matematik (Fen Fakültesi); Matematik öğretmenliği & İlköğretim Matematik Öğretmenliği (Eğitim Fakültesi) ve Matematik Mühendisliği (Kimya-Metaruluji Fakültesi); Matematik-Bilgisayar(Fen-Edebiyat Fakültesi) gibi bölümler çıkacak. Yeterince dikkatli olmaz ve bu bölümler ve fakülteler arasındaki farkları bilmezseniz bölüme başladıktan sonra hayal kırıklığına uğrayıp bir yılınızı feda ettikten sonra yeniden sınava hazırlanmakla uğraşırsınız. Başka bir örnek daha: orman mühendisliği diye bir bölüm var, bir de orman endüstri mühendisliği diye başka bir bölüm var. Bunlara ek olarak ağaç işleri endüstri mühendisliği var. Tabii bir de endüstri mühendisliği diye başlı başına başka bir bölüm daha var. Sayısalda gerçekten şu bölüm geleceğe insan yetiştiriyor diyebileceğim bir tek dijital oyun tasarımı vardı. Eşit ağırlıkta 104 tane bölüm var. Birkaç örnek verelim: Uluslararası Ticaret diye bir bölüm var. Tamam, bunu anladık. Bir de şu var: Uluslararası İşletmecilik ve Ticaret. Pekala, bunu da anladık. Peki şuna demeli: Uluslararası Finans, Uluslararası Lojistik Yönetimi ve Ticaret, Uluslararası Ticaret ve Lojistik. Yahu bu isimlere karar veren yetkililerin kafası mı güzel ne? İnsan aynı içeriğe farklı farklı isimler uydurur mu? Bu bölümlerin tamamına uluslararası ticaret/finans veya uluslararası lojistik de olsun bitsin gitsin. Öğrenci farklı bir şey sanıp gidiyor, sonra da umduğumu bulamadım diyor. Şimdi sevgili gençler ve değerli veliler. Size çok gizli bir sır vereceğim: Adına tüm dünyanın “İNTERNET” dediği bir şey icat edildi. Google’ı açıp sırasıyla biraz önce ismini verdiğim bölümlerin müfredatlarına bakmanızı tavsiye ediyorum. Ben tek tek baktım ve aralarında hemen hemen hiçbir fark olmadığını gördüm. Tercih dönemi yapmanız gereken şeylerden birisi bu olmalı, yani tercih ettiğin bölümün derslerine bakarak emin olmak. Tabii bu isim karmaşasının kurbanı sizlersiniz. Her ilde ve neredeyse hemen her ilçede üniversite ve fakülte açarak eğitimin ne kalitesi artar ne de ülkenin gelişmişlik seviyesi. Yahu, tek tek tüm bölümlere erinmeden baktım, özelikle son zamanlarda açılan üniversitelerin kontenjanları dolmamış!!! Şöyle hayal edin: Elinizdeki puanla tercih yaptınız ve bir yere yerleştiniz. Eylülde kayıt yaptırdıktan sonra eğitim-öğretim hayatınız başlıyor ve sınıfınıza gidiyorsunuz. O da ne! Sınıfın yarısı yok! Başka bir açıdan bakacak olursak tercih yaptığı halde açıkta kalan binlerce öğrenci var. Sizce de burada bir yanlış yok mu? Ne ben ne de sizler bu mevcut durumu değiştirecek halde değiliz. Ben size kral çıplak diyorum, siz de önlemlerinizi alarak ona göre hareket edecek, kararlarınızı bu gerçeğe göre vereceksiniz. Dilden tercih edeceklerin bölüm sayısı 48. En az kafa karıştırıcı bölümler bizde;) Bu açıdan şanslıyız dilciler. Öğretmenlik ve dil edebiyatı farkını bilin yeter. Gelelim sözele: Sözel alandan tercih yapacaklar 67 seçeneğe sahip olmakla birlikte bu listeyi oluştururken işte bu diyebileceğim bölümleri görünce gözlerim doldu: Animasyon ve oyun tasarımı, çizgi film ve animasyon, sinema ve dijital medya. Niye gözlerim doldu? Üniversite sizi geleceğe değil de geçmişe hazırlıyor da ondan. Gözünüzde çok büyüttüğünüz, sınavı sizi strese sokan kazananla kaybedenin gladyatör savaşlarına döndüğü bu yüksek eğitim kurumunda öğreneceğiniz hiçbir şey yeni değil. Sözelden de kafa bulandıran bölümlere birkaç örnek verelim ve akabinde TYT’ye geçerek bu alt başlığı kapatalım. Radyo, televizyon ve sinema. Benzeri: Sinema ve televizyon. Bunlardan başka sinema ve dijital medya. TYT’den tercih edebileceğiniz bölüm sayısı 228! Doğal olarak en fazla isim karmaşasının yaşandığı klasmanda burası. Buyurun siz kendiniz değerlendirin: Tarım, tarım makineleri, tarımsal işletmecilik, tarımsal ürünler muhafaza ve depolama teknolojisi, tarla bitkileri. Başka örnek: Gastronomi, gastronomi ve mutfak sanatları. Fotoğraf, fotoğrafçılık ve video, fotoğrafçılık ve kameramanlık. Turizm işletmeciliği, turizm ve otel işletmeciliği, turizm ve otelcilik, seyahat işletmeciliği ve turizm rehberliği, turizm rehberliği. Bir başka örnek daha: Bilgisayar operatörlüğü, bilgisayar programcılığı, bilgisayar teknolojisi, bilgisayar destekli tasarım ve animasyon. Yeter içim baydı ya 😀 😀 😀 Liste uzar gider…

 Sevdiğin işi mi yapmalı yoksa yaptığın işi mi sevmeli?

Karadeniz’de bir laf vardır: ya sevdiğin kızı alacaksın ya da aldığın kızı seveceksin:) Valla sanırım meslek seçmek de bunun gibi. Son zamanlarda hobini meslek edinirsen mutlu olursun lafını çok duyar olduk. Ancak her hobi meslek edinmeye uygun olmayacağı gibi her meslek de hobi olarak icra edilmeye uygun değildir. Araba sürmeyi çok seviyorsun diye taksici olup mutlu olmayı düşünüyorsan başka tabii:) Sonuçta emek ve zaman harcayarak günümüzün büyük bir kısmını geçirdiğimiz bir işimizi her zaman güle oynaya yapacak değiliz. Burada gerçekçi olmakta fayda var gençler. Şöyle ki spor hobi olabilir ancak her spor yapan lisanslı birer sporcu olacak ve hayatını spordan kazanacak diye bir kural yok. Her şeyden önce bu reel değil ancak hayal olur. Ya da müziği seviyorsun diye illa hayatını müzisyen olarak kazanacak değilsin. Veya yazmayı çok seviyorsun ve yazar olup hayatını yazarlıktan kazanmayı hayal ediyorsun. Hayallerin gerçekleşmezse hayal kırıklığına uğrayacaksın. İyisi mi sen hobi olarak spor yap, müzik dinle, sanatla ilgilen ve yaz. Gerçekten her bireyin hobilere ihtiyacı olduğunu ve özellikle bölüm seçerken kendimizi tanımak adına hobilerimize ihtiyacımız olduğuna inanıyorum. Ama benim asıl dikkat çekmek istediğim nokta şu: Hayvanları sevmek başka veteriner olmak başka bir şeydir. Hayvanları seviyorsun diye gidip veteriner olursan bir ineğin doğumu nasıl olur önceden internetten izlemeni ve kendini o doğumu yaptıran veterinerin yerine koymanı tavsiye ederim:) Yine sizlerden bir örnek vereyim: Bilgisayarda oyun oynamak çağımızın en büyük hobilerinden biri oldu. Bilgisayarda oyun oynamakla oyun tasarlamak arasında farklar olduğunu biliyorum. Birini eğlence ve zaman geçirme amacı olarak görürken diğeri kişinin hayatını kazandığı, zaman, emek ve gerektiğinde o seviyeye gelebilmek adına para ve sağlığını harcadığı bir iş. Yaşlı bakım hizmetleri diye bir bölüm var. Bu bölüme sırf ben yaşlı insanları seviyorum diye gelirsen emin ol ileride epey bir zorlanacaksın. Yani bir şeyi sevmek başka o şeyden hayatını kazanarak evine ekmek götürmek başka bir şeydir. Konuya bir de şu açıdan bakalım: Tersinden bakacak olursak toplum hayatının devamı için çalışan ancak günlük hayatta kendilerini görmediğimiz belki de bizlere göre popüler olmayan işleri yapan insanlar mesleklerinden ve işlerinden mutlu olamayacaklar mı? Birkaç örnekle durumu daha iyi izah edeyim: Her sabah uyandığımızda kahvaltı soframızda hazır gördüğümüz ekmeği yapan fırıncılar her gece bizler o ekmeği yiyebilelim diye biz uykudayken sabaha kadar ayakta çalışıyor. Herhalde sabaha kadar ayakta kalkmak için can atmıyorlardır. Ya da emniyette ve orduda görev yapan güvenlik personeli sabaha kadar nöbet tutuyorlar. Belki şu ana kadar içinizde ne sabaha kadar uykusuz kalmış ne de sekiz, on iki saat olduğunuz yerde ayakta bekleyeniniz olmuştur. Kısacası hobimden meslek yapıp para kazanacağım diye kasma, yapması zor olan mesleklerle de mutlu olup hayatını devam ettireceğini unutma. Bu durumda ne yapmalı? Değerlerimiz olmalı ve dünyanın neresinde olursak olalım ve hangi mesleği, işi yaparsak yapalım değerlerimiz oldukça hem yaptığımız işi en iyi yapmaya çalışan oluruz, hem başarılı oluruz, hem para kazanırız hem de mesleki doyuma ulaşırız. Değerler insandan insana değişebilir ancak evrensel değerlerden bahsedecek olursan kendimize ilk değer olarak “iyi bir insan” olmayı koyabiliriz. Mesleğinde alın terinle terfi alıp yükselmek istersen de yeniliklere, değişime, geri bildirime (eleştiri diyemiyorum çünkü toplumda olumsuz algılanıyor) ve açık ol. Empati. Hizmet verdiğin kişinin yerine her zaman kendini koy. Örneğin, doktorsan kendini hastanın yerine koy. Sen nasıl bir doktordan hizmet almak isterdin. Ya da öğretmen olsaydın öğrencine o dersi nasıl öğretmek isterdin? Ya da bir devlet dairesinde memur olsan vatandaşa nasıl hizmet verirdin? Ya da inşaat mühendisi veya müteahhitsen senin yaptığın evde insanlar gönül rahatlığıyla oturabiliyorlar mı? Yoksa bir deprem olursa ev başımıza yıkılır korkusu içindeler mi? Kısacası o evde sen otursaydın nasıl bir evde oturmayı isterdin? Bir restoranda aşçı olarak çalışsan yaptığın yemeklerin hijyeni konusunda şüphe içinde mi olurdun yoksa güven içinde mi?

Türkiye’de işsizlik mi var yoksa iş beğenmemezlik mi?

Gerçekten çok hassas bir konu: cevabı hem hayır hem evet. Hangi açıdan baktığınıza bağlı. Bir an önce ülkemizdeki mezunları işsiz kalan bölümleri, fakülteleri hatta içerisinde öğrencisi olmayan üniversiteleri kapatmak gerekiyor. Kolay mı, hiç de değil çünkü bir bölümü, fakülteyi veya üniversiteyi kapattığınızda orada çalışan personeli nereye yollayacaksınız? İşte sorun burada yatıyor. Bu noktada Türkiye’deki devlet üniversite sayısı: 95, vakıf (özel-paralı) üniversite sayısı 34, Kıbrıs’taki üniversite sayısı 11 ve yoktatlas’tan tercih yapıp gideceğiniz anlaşmalı yabancı üniversite sayısı ise 18. Bu üniversitelerine ulaşmak için yazının sonunda paylaşacağım excel dosyasına tıklayabilirsiniz. Şimdi iki gerçeğe parmak basalım: Sizlere yurt dışından 3 üniversite ismini örnek olarak vereceğim: 1. Heidelberg üniversitesi-Almanya. 1386’da Heidelberg’te kurulmuştur. 2. Oxford üniversitesi-İngiltere. 1096’da Oxford şehrinde kurulmuştur. 3. Harvard üniversitesi-Amerika. 1636’da Boston’da kurulmuştur. O tarihlerden bu yana üniversitelerin binalarında, yerleşkelerin çevresinde çok büyük bir değişiklik olmadığı gibi ne Almanya’da  ne Amerika’da ne de İngiltere üniversite sayısı her geçen gün artmamaktadır. Artan şeyin nettir: üretilen makale sayısı, alınan patent sayısı, yetiştirilen bilim insanı sayısı, basılan kitap sayısı, hayata geçen projeler vs. Yani sürekli yeni üniversite açmak eğer o üniversitelerden mezun ettiğiniz gençleri iş sahibi yapamazsanız ancak işsizliği arttırır. Gençler, bu gerçeğin farkında olun ve ona göre karar verin.  İkincisi, bir şey bedava ise o şey kaliteli değildir gibi bir asparagas aldı başını gidiyor. Sanırım bu lafı özel okul furyası çıkardı ve amaçları devlet eğitim sistemini ve devlet okulları kötüleyip özel okullara öğrenci çekmek. Bu durumda iki soru sormak gerekiyor: 1. Vatandaşın yıllarca ödediği vergiler ne olacak? Ben bir öğrenci velisi isem belki 20 yıldır vergi veriyorum, çocuğum benim verdiğim vergiler sayesinde devletten ücretsiz eğitim almayacak da ne yapacak? Paralı bir okula öğrenci yollayacaksam o halde verdiğim ve halen vermekte olduğum vergiler ne olacak? 2. Parası olanlar çocuğunu paralı üniversitede, kolejde, okulda okutacak ya peki parası olmayan ne yapacak? Siz onu bunu boş verin gençler, vakıf veya özel üniversitede burslu okumak alternatifi dışındakileri eleyin ve gidin mis gibi iyi devlet üniversitelerinde iyi bölümlerde okuyun. Peki üniversitede hangi bölümü seçersem iş bulabilirim ya da işsiz kalmam? Valla bunun kesin bir cevabı yok, daha doğrusu cevabı size bağlı. Yani garanti bölüm veya garanti meslek diye bir şey yok. Daha önceki kafayı kullanma kılavuzlarında da bahsettiğim gibi işi siz bulursunuz, bölümünüz veya diplomanız değil. Bu açıdan okuduğunuz bölümle ilgili gerekli bilgi, beceri ve tecrübelerinize odaklanmanız önemli. Bir örnek vereyim ve kendimden bahsedeyim: Hiç kimse mezun olacağın üniversiteden alacağı diplomayla emekliliğinin sonuna kadar aynı mesleği, işi icra edeceğini düşünmesin. Neden düşünmesin? Çünkü hem dünya hem birey olarak hepimiz sürekli bir değişim halindeyiz. 40-50 yıl öncesine gidelim, insanların şarkıları gramofon yardımıyla taş plaktan çalıyordu. Sonra teypler/kaset çalarlar çıktı. Sonrasında walkman’lerle tanıştık. 2000’lerin ortalarında walkman’ler kayboldu yerini discman’ler, CD çalarlar aldı. Çok değil aradan sadece 5 yıl geçti MP3 ve MP4’ler hayatımıza girdi. Ve en son cep telefonları diğerlerini nostaljiye gömdü, şimdi diğerleri hatıralarımızda yaşıyor. Yani değişimin ne kadar hızlandığı, bu değişim rüzgarının meslekleri, iş yapış şekillerimizi ve bizleri de değiştirebileceğini görmemiz ve geleceğe ona göre hazırlanmamız lazım. Ben Dokuz Eylül üniversitesinde Almanca öğretmenliği bölümü mezunuyum. Yani diplomamda öyle yazıyor:) Şu an öğretmenliğe ek olarak Açık Öğretim fakültesinden web tasarım ve kodlama okuyorum ve bir taraftan Silikon Vadisinde bir startup olan vidIQ şirketi için evden yarı zamanlı çalışıyorum. Gelecekte belki tüm zamanlı bir web tasarımcısı/kodlamacı veya IT çalışanı olurum ya da tamamen evden çalışırım. Bana beş yıl önce ya da 10 yıl önce şu an yaptığım şeyleri yapacağımı söyleselerdi pek inanmazdım çünkü bilgisayar başında oturup bir şeyler yapmayı sevmezdim. Ancak bugün tam tersine bilgisayarda içerik üretmeyi, derste teknolojiyi kullanmayı ve internet ortamında çalışmayı çok seviyorum. Kısacası herhangi bir üniversitenin herhangi bir bölümünden mezun olup iş bulup bulmamak sizin elinizde. Elinizdekinin farkında olun. Alt başlığımıza geri dönecek olursak Türkiye’de hem işsizlik hem iş beğenmeme var hem de kalifiye eleman eksikliği var. İnternette tonla kariyer sayfası var arkadaşlar. Açın vaktiniz olduğunda inceleyin. Hangi alanlarda işverenler kimleri arıyor? Dünyanın hiçbir yerinde kimse açlıktan ölmemiştir, ölen biri varsa kesin tembellikten ölmüştür. Bugün Türkiye’deki kahve sayısının 700.000’i aştığı söyleniyor. Bir de çöpten kağıt toplayarak hayatını devam ettiren, çalmadan, başkasının hakkını yemeden, çevreye zarar vermeden evine ekmek götüren insanlar var.

Franz Kafka der ki ”Kafayı nereye takarsan orada takılı kalırsın.” Ya kafayı bahanelere takıp orada takılı kalacağız ya da çözümlere odaklanıp çözüm üreteceğiz. Kısacası siz sorunun çözümü için çizginin neresinde duruyorsunuz?

Bir sonraki Kafayı Kullanma Kılavuzu XVI – Nasıl Ders Çalışılır ve Üniversite Nasıl Kazanılır’da görüşmek üzere…

Sizlerin Ahmet Hocası…

Kafayı Kullanma Kılavuzu VIII – Neden ve Nasıl Dilci Olunur?

Sevgili öğrencilerim, merhaba.

Uzun zamandır erteleyip durduğum bu yazıyı sonunda kaleme alabildim. Bu yazımız özellikle II. dönem bölüm seçecek 10. sınıf öğrencilerini ilgilendirmekte. Şu ana kadar belki de hayatınızı etkileyecek en ciddi karar bu olsa gerek (şu anda okuduğunuz okulu saymazsak). Benim tavsiyem yabancı dile veya dillere az buçuk ilgisi olanların yabancı dil bölümünü seçmesi. Şimdi, “Hocamız niye yabancı dil bölümünü tavsiye etti?” diye soracaksınız. Yazının kalanında dilim döndüğünce ve kalemim yettiğince bu sorunun cevabını vermeye çalışacağım. Öyleyse başlayalım:

1. On birinci ve on ikinci sınıfta yabancı dil bölümünü seçen öğrencilerin haftalık ortalama 14-16 saat İngilizce dersleri olacak. Yani İngilizceniz karneye yüksek düşerse bu otomatik olarak sizin okul başarı puanınızı arttıracak. Ayrıca göreceğiniz sözel grubu dersler sizi üniversiteye hazırlayacak. Eski sisteme göre bahsedecek olursak Türkçe, edebiyat, tarih, felsefe, coğrafya, din kültürü ve ahlak bilgisi gibi dersler ya ana dilinizde ya da yabancı dilde karşınıza gelecek. Örnek vermem gerekirse üniversitede uygarlık tarihi, Türk eğitim tarihi, İngiliz, Alman vs. edebiyatı, İngiliz, Alman dili ve yapısı, karşılaştırmalı edebiyatı, dil bilgisi gibi dersler çıkacak karşınıza. Başka bir açıdan bakarsak herhangi bir sayısal öğrencisi matematik, geometri, fizik, kimya, biyoloji gibi alan derslerinin yanında Türkçe, edebiyat, tarih vs. görmek zorundayken sizlerin karşısına zaten üniversite göreceğiniz dersler çıkacak. Her şey bir tarafa yabancı dil sınavı öncesi gireceğiniz TYT’de (Temel Yeterlilik Testi) Türkçe (2017 YGS ve öncesi sözel grubunun tamamı) karşınıza soru olarak gelecek. Bana göre yabancı dil bölümündeki dersler sözel gruba girdiği için kendiniz evde oturup çalışabilir ve gerekli çabayı gösterdiğiniz takdirde okul başarı puanınızı arttırıp üniversite yerleşirken büyük bir avantaj sağlarsınız. Ve sadece 3 dersten sınava gireceksiniz: Türkçe, Matematik ve İngilizce.

2. İnternette ufak çaplı bir araştırma yaparsanız geçen sene (2017) sınava giren ve üniversiteye yerleşen öğrenci sayılarına ulaşabilirsiniz. İstatistiklere göre sınava en az öğrenci dilden giriyor. Bu da sizin rakiplerinizi azaltıyor. “Haa, hocam ya, sayısalda vs. bölüm ve kontenjan sayısı daha çok” dediğinizi duyar gibi oldum. Doğrudur, hak veriyorum ama bölüm ve kontenjan ne kadar çoksa giren öğrenci sayısı yani rakibiniz de o kadar çoktur. Yabancı dil sınavından yerleşeceğiniz bölümlere ve kontenjan sayılarına yokatlas.gov.tr’den ulaşabilirsiniz.

3. Efendim, inşallah üniversiteyi kazandınız, yerleştiniz ve eğitiminize başladınız. Sizlerle daha önce paylaştığım Kafayı Kullanma Kılavuzu I – Yurt Dışı Programları yazısındaki fırsatları hatırlıyorsunuzdur: Erasmus öğrenim, Erasmus Stajı, Mevlana, Training Course, Action 1.1, EVS, Work and Travel vb. Bu gibi yurt dışı programlarından faydalanmak için yabancı dil şart arkadaşlar. Şöyle bir örnek vereyim: Fen biligisi öğretmenliğinde okuyan bir öğrencinin Erasmus’la yurt dışına gitmesi için önce İngilizce öğrenmesi, sonra da Erasmus dil sınavını geçmesi gerekmektedir. Ama dilden üniversiteyi kazanan birisi Erasmus dil sınavını geçer ve yoluna bakar. Tüm yurt dışı programlarında dilciler hep bir adım öndedir. Nereden mi biliyorum? Cevap: Kendimden 

4. Beyler ve bayanlar, ara sıra sağda ve solda duyuyorum: Efem, neymiş, dilin önü kapalıymış! Güzel kardeşim, alt çeneyşe üst çeneyi kitlersen dilin önü kapalıdır. Onun dışında dilin önü hep açıktır. Bu savı ortaya sürenler gidip ayna önünde ağızlarını açıp sonucu kendi gözleriyle göre bilirler (Ulan sesli güldüm haa)   
            Her şeyden önce dil altın bileziktir ve çalışma alanları oldukça geniştir: Öğretmenlikten tutun turizme, dış ticaretten tutun sivil havacılığa, mütercim-tercümanlıktan tutun medyaya. Her yerde bize ihtiyaç var.

Şimdi gençler, gelelim yazımızın ikinci bölümüne: Nasıl dilci olunur? MERAK! MERAK! MERAK! Efendiler, az ve öz söylüyorum: Eğer meraklı biri değilseniz dil bölümüne gelmeyin! Çünkü bu bölüm etrafında gördüğü şeyleri araştıran, kafa yoran, merak edenlerin bölümüdür. Yine yeni bir örnek: Eğer evinizdeki televizyonun (LG: Life is good. [Yaşam güzeldir] markasının; telefonunuzdaki uygulamanın (twitter: cıvıldamak) merak edip anlamına bakmadıysanız sizden dilci olmaz! Ne olur, orasını ben bilemem işte. Dilci dediğin bilmediğini araştırmalı, öğrenmeli ve etrafıyla paylaşmalıdır. Bir kısaltma mı gördün? Aklına hemen şu soru gelmeli: What does it mean? (Bu ne ola ki?:) Hemen internetten (interconnected network: “kendi aralarında bağlantılı ağlar” demekmiş) bak! Soru sormadığınız sürece öğrenme gerçekleşmez. Tişörtünüzdeki (T-shirt: T şeklinde gömlek) slogan, yazı, marka ne demek? Bindiğiniz arabanın ya da hayalini kurduğunuz arabanın açılımı, anlamı ne demek? BMW (Bayerische Motoren Werke) (Bavyera Motor Fabrikaları). Anlamını öğreneceğiniz her bir kelime bir gün elbet karşınıza çıkacak. Nerede işime yarar demeyin.

Dil yaşayan bir varlık ve sürekli yenilenip geliştiği için onla her zaman ilgilenmeliyiz. Yani dilci olmak sürekli bir öğrenme durumudur. Çok değil bundan 15 yıl önce selfie (self:kendi), facebook (yüz kitabı) kelimeler yokken bugün bunlar günlük hayatın birer parçası. Anlamlarını bilelim ve öyle kullanalım. Mesela shazam’lamak, google’lamak gibi fiiller türedi. Neyse, liste uzar gider. . .

Yabancı dilinizi bebeğe benzetebilirsiniz. Şayet bir bebeğiniz olsa ve siz onla uzun süre ilgilenmezseniz ne olur? Birkaç gün içinde ölür. Ölmemesi için onu yedirmeli, içirmeli, giydirmeli ve korumalısınız. Yabancı diliniz için de aynı durum söz konusudur. Yabancı dilde dizi, film, televizyon izlemeli, kitap, dergi, gazete okumalı, yabancı arkadaşlar edinmeli ve yurt dışına seyahat etmelisiniz. Böyle yaparsanız diliniz gelişir.

Gelelim, tarih, coğrafya ve edebiyata. Bu alanların hiç birisi birbirinden bağımsız değildir. Merak-ilgi-okuma ve bilgi sizi bu konuda besleyecektir. Yine bir örnek: Amerika’da New York adında bir yer var. İngiltere’de de York diye bir şehir var. Bunlar arasında bir bağlantı olabilir mi? Neden diğerine yeni demişler? Ya da İngilizcede “Its raining cats and dogs” deyimi var. Türkçeye “bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor” olarak çevirebileceğimiz bu ifade İngiltere’nin coğrafi konumundan kaynaklı yağışlı ikliminden kaynaklı olabilir mi? Sürekli ve şiddetli yağmur yağmasından? Evet, öyledir. (Aşırı yağışa dayanamayan çatının içindeki kedilerle vs. aşağı inmesi) Hristiyan sözcüğünün “Christ”ten gelmesi gibi yani Hz. İsa’dan olan anlamında. (Bağladık mı buradan din kültürü ve ahlak bilgisine 😉

Neyse dilciler, sözü fazla uzatmaya gerek yok. Hayatımda verdiğim ilk ve ciddi karardı 2001 yılında Ereğli Anadolu Lisesinde yabancı dil bölümünü seçmek. O zamandan bu yana dil deryasından sadece bir damla içtiğimi hissediyorum. Daha öğreneceğim, öğreneceğimiz çok şey var. Bir zamanlar bir arkadaş matematikle ilgili bir fıkra anlattıktan sonra sayılarla aran nasıl diye sormuştu. Cevap veriyorum: Ben kelimelerin efendisiyim:)

Balığı vermediğimiz, aksine balık nasıl tutulur öğretmeye çalıştığımız bir yazı oldu yine zannımca. Her gün yeni bir kelime öğrenmeniz ve bu kelimelerin hayatınızı güzelleştirmesi dileğiyle…

Ahmet Hoca nam-ı diğer Herr Akyol