Kafayı Kullanma Kılavuzu XXXIV – Almanya’yı Kullanma Kılavuzu

Herkese merhaba,

Kafayı Kullanma Kılavuzu XXXIV – Almanya’yı Kullanma Kılavuzunda sizlere Almanya’ya öğrenci olarak veya uzun süreli geldiğinizde halletmeniz gereken bürokratik işlemlerle alışma sürecini kolaylaştıracak tecrübelerimi paylaşmak istiyorum. Almanya konusunda net bilgi vermek bir yana dursun kişisel tecrübelerin kişiden kişiye değişebileceği ve Almanya’nın 16 eyalatten oluştuğu aklınızın bir köşesinde bulunsun lütfen. Uygulamalar, fiyatlar, istenen belgeler, kurumların isimleri, bürokratik işlemler eyaletten eyalayete değişiklik gösterdiğinden “Bu, kesin böyledir” demek yerine bilgiyi teyit etmenizi tavsiye derim. O halde başlayalım.

Türkiye’den yurt dışına bakınca her ne kadar ülkemiz kötü, diğer ülkeler iyi görünse de her ülkenin iyi ve kötü yönleri olduğunu unutmayın lütfen. Yurt dışına taşınınca her şeyin güllük gülistanlık olacağını ve her şeyin yolunda gideceğini düşünüyorsanız pembe gözlüklerinizi çıkarın ve gerçeklik gözlüklerinizi takın, derim. Sorunsuz, her şeyin mükemmel olduğu ve yolunda gittiği bir ülke yok arkadaşlar! Öyle bir ülke olsa olsa ütopya zaten. Benim kimseye “aman yurt dışına gitmeyin, orada yaşamayın” gibi bir cümle kurmaya hakkım olmadığı gibi “mutlaka gidin görün bakın Avrupa şöyle, Amerika böyle” gibi cümleler de kurmaya hakkım yok. Ben tecrübelerimi aktarayım, olur da bir gün Erasmus, EVS, Au-Pair, yüksek lisans, doktora, iş gibi farklı sebeplerle yolu Almanya ile keşisenler olursa bir faydam olsun. 🙂

1. Anmeldung: Almanya’da resmi dairelerde işinizi kolaylıkla halletmek istiyorsanız Türkiye’de ikametgâh kaydı dediğimiz belgeyle işlemlere başlamanız gerekiyor. Bu belgeyi almak için oturacağınız evin bulunduğu semtteki yetkili kuruma (Bürgerbüro, Bezirksamt vb.) gitmeniz gerekiyor. İlk haftalarda hangi resmi daireye giderseniz gidin, pasaportunuz, vesilalık ve biyometrik fotoğraf, bir miktar para mutlaka yanınızda olsun. Anmeldung için de mutlaka pasaportunuzu ve konakladığınız yerden alacağınız belgeyi (bu kira sözleşmesi olabilir, öğrenciyseniz yurttan aldığınız belge olur) ibraz etmeniz ve bir miktar para ödemeniz (Hamburg için 6€) gerekir. Siz siz olun, randevu almadan Almanya’da ne bir doktora ne de resmi bir daireye gidin. İnternetten randevunuzu aldıktan sonra vaktinde orada olursanız memurlar/çalışanlar sadece sizinle ilgilenir ve sakin sakin sadece sizin işlemlerinizi yaparlar. Adres kaydı işlemini hallettiyseniz insanlık için küçük, kendiniz için büyük bir adım attınız demektir. Almanca bilmiyorsanız, İngilizceyle idare etmeye çalışın. İngilizce de bilmiyorsanız yanınıza Almanca bilen birini alın. Almanca bilen bir tanıdık yoksa derdinizi yazın, internetten Almancaya çevirin. “Yabancı dil gerçekten çok önemli, Almanya’ya gelmeden önce yabancı dil öğrenin” vs. dememe gerek yok herhalde. 😀

Anmeldung’tan birkaç gün sonra evinize bir posta gelecek, bu postada size ait vergi numarası yer alacak. Bu numara banka hesabı açtırırken sizden istenecek, bilginiz olsun. Sonraki günlerde ise evinize bir de Türkiye’deki TRT payına benzer Rundfunkbeitrag mektubu gelecek. Almanya’da hane başına düşen bu vergiden (17.50€) kurtuluş yok gibi ancak evinde kaldığınız arkadaş veya kira sözleşmesine imza atan kişi bu vergiyi ödüyorsa mektuba o kişinin işlem numarasını yazıp geri yollamanız gerekmektedir.

2. Banka Hesabı: Anmeldung’u hallettikten sonra sırada banka var. Türkiye’deki bankacılık sisteminin kıymetini Almanya’ya gelince nasıl anladım, anlatamam be dostlar. 😀 En son 2013’te Almanya’da Sparkasse’de hesabım vardı. 8 yıl aradan sonra tekrar banka hesabı açtırmam gerekti ve Alman bürokrasisi beni kanser etti. 🙁 Altı üstü bir banka hesabı değil mi? Yok, öyle değil! Hesap açtırmak için randevu alın, randevu saatinde orada olun, yanınızda Anmeldung ve pasaportunuz olsun. Hesap açıldıktan sonra size hesap cüzdanı vs. veriyorlar ve bankamatik kartınızın postayla evinize gelmesini bekliyorsunuz. Buraya kadar sorun yok. Ancak postayla önce bankamatik şifresi geliyor, sonra da kart. Yani, neden, niye, nasıl? Aynı anda yollasalar olmaz mı? Yok, olmaz. Sistem bu! Dijital bankacılık kullanayım, işlerimi hemen halledeyim dedim, onda da adamlar iki defa posta yolladılar, biri uygulamayı kurduktan sonra hesabı doğrulamak için diğeri ise şifre için. Evet, evet, yanlış okumadınız, cep bankacılığı şifresini mektupla ulaştırdılar. Ulan, Mars’a koloni kuracak yıla geldik, postayla şifre yollamak nedir, ya? Almanya’nın dijitalleşme yolunda çok acil ve büyük adımlar atması gerekiyor. Bu yüzden de şirketler deli gibi yazılımcı ithal ediyor. Temennim, devlet dairelerine de dil bilen yazılımcı gençlerin istihdam edilmesi ancak Alman bürokrarisi buna hazır mı sorgulamak lazım. Bir de bizdeki e-devlet, e-nabız, mebbis, e-okul gibi uygulamaların hayatımızı nasıl kolaylaştırdığını bir daha anladım. Neyse, bu kez n26 denen dijital bankadan banka hesabı da açtım ki birçok avantajı var, özellikle PayPal hesabı da açın ve işlerinizi hızlandırın. n26’nın şubesi olmadığı için hesabı internetten kendiniz açıyorsunuz ve kimlik doğrulaması için video görüşmesi yapıyorsunuz. Yine pasaportunuz yanınızda olsun. n26 bankamatik kartını kredi kartı gibi kullanma şansınız da var. Ben çok ama çok sevdim, size de tavsiye ederim (hesap açmak ücretsiz ve aylık aidat vs. yok). Buraya tıklayarak hesap açarsanız bana da ufak bir katıkınız olur: https://app.n26.com/referral/ahmeta4578 (bknz. Hocaya sahip çıkalım) =D

3. Sağlık Sigortası: Arkadaşlar, yurt dışında sağlık sigortası çok ama çok önemli ve 80 küsur milyonluk Almanya’da sağlık sigortası olmayan yoktur herhalde. Sağlık sigortası olmadan herhangi bi doktora veya eczaneye gittiğinizde masraflar çok çıkacağı için bunu yaptırmanız Almanya’da atacağınız en önemli adımlardan biridir. Ben Erasmus öğrensiyken AOK denen bir sigorta yaptırmıştım (aylık 75€) ancak ebeveynlerinden birisi Türkiye’de SSK’lı olan üniversite öğrencileri SSK Müdürlüğünden alacakları T/A11 belgesiyle Almanya’da da ücretsiz olarak sigortadan yararlanabiliyorlar. Ya da benim gibi şu an yurt dışı öğretmenliğine gelen memurlar da TA6 belgesiyle tüm aile üyeleriyle birlikte bu imkandan yararlanıyorlar. Buna nasıl seviniyorum, tahmin ederseniz. Yurt dışında yaşarken gerçekten en kötü durumlardan biri hastaneye düşmek, herhangi bir ameliyata vs. ihtiyaç duymaktır. Böyle bir durum herkesin başına gelebileceğinden sağlık sigortası olmazsa olmazdır. Bunun dışında özel sigortalar vs. var ancak araştırın, ondan sonra yaptırın derim. Çok da ucuza kaçmayın. Sağlık sigortasıyla ilgili olarak şunu da ekleyeyim, burada çalışıyorsanız gelirinizden kesilen bu rakamı alenen bilirsiniz, bu rakam gelirinize göre değişir ve maalesef size çok gibi görünebilir. Ancak Türkiye’de net maaşımız bize verildiği için aylığımızdan yapılan kesintilerin ne kadar olduğunu veya nereye gittiğini genelde bilmeyiz. Almanya bu konuda daha şeffaf olduğu için maaşınızdan yapılan kesintiler yol, su elektrik olarak size geri dönecektir. 😀 Sağlık sigortası yaptırmak için yine randevu alın ve randevuya giderken pasaport, Anmeldung, fotoğraf vs. yanınızda olsun. Sağlık sigorta kartınız postayla evinize gelecektir. Kart hemen gelmezse ve öncesinde fotoğrafınızı yapıştırıp tekrar geri yollamanız gereken bir mektup gelirse şaşırmayın, sebebini sormayın. Mektubu doldurup geri yollayın. Er ya da geç sağlık sigorta kartınız gelecektir.

4. Oturum izni: Evet, başımızın belası, yurt dışında ve özellikle Almanya’da size göçmen olduğunuzu, daha doğrusu ikinci sınıf vatandaş olduğunuzu köküne kadar hissettiren kurum-devlet dairesi. Türkiye’den yurt dışına çıkmak zaten dert (pasaportuydu vizesiydi, uçak biletiydi, euro-dolar kuruydu) bir de Almanya’da üstesinden gelmeniz gereken bir sürü işlem ve kaçılmanız son Ausländerbehörde (yabancılar dairesi). “Ne yani, o kadar ecnebinin yaşadığı Almanya’da ne kadar kötü olabilir” diye sorabilirsiniz. Yani, cevabım: “Düşmanım bile düşmesin” olurdu. Türkiye’den Almanya’ya vize alarak geliyorsunuz ve vizeniz bittikten sonra da burada konaklama süreniz devam ediyorsa genelde ya vizenizi uzatmanız ya da oturum izni almanız gerekiyor. Buraya kadar sorun yok, çünkü yasalar ortada, bu işlemi halletmeniz gerekiyor. Yine randevu almanız gerekiyor, randevu saatinde yabancılar dairesinde olsanız bile, saatlerce ayakta beklemeniz gerekebilir, tonla evrak istenecek, hepsini eksiksiz götürseniz bile memurdan dolayı sorun çıkabilir, memur sizi geri çevirebilir. Bunlar artık olağan şeyler, o yüzden kişisel algılamayın, sabırlı olun. Almanya’nın bu kadar göçmen kabul edip hem de bu şekilde işleri zorlaştırması tarafımca hâlâ anlaşılamayan bir durum. Bu yüzden yabancılar dairesi ve oradaki memurlar açık ara Almanya’da en fazla nefret edilen devlet dairesi ve devlet dairesi çalışanları. Randevu almayı başardıysanız oturum iznine başvurmak için pasaport, kira sözleşmesi, Anmeldung, banka hesap cüzdanı, sağlık sigortası, iş sözleşmesi, son üç aylık bordro, biyometrik fotoğraf, bir miktar para (140€ civarı), öğrenciyseniz öğrenci belgesi vs. hazırlamanız gerekiyor. Tüm evrakları teslim ettiyseniz ve oturum izni aldıysanız tebrikler, Türkiye’deki kimlik kartı büyüklüğündeki kartı cebinize koydunuz demektir. Artık, pasaportunuz yayınınızda olmadan rahat rahat dolaşabilir, başka ülkelere seyahat edebilir, Türkiye’ye giriş çıkış yapabilir, Türkiye’den çıkışta yurt dışı harcı (50TL) ödemekten kurtulursunuz. 😉

5. Ulaşım & Telefon Hattı: Buraya kadar zaten epey koşturmanız ve belki de bir sürü telefon görüşmesi yapmanız gerekiyordu. Biraz sona kalsa da bu madde de önemli. Eğer ufak bir Alman şehrine gitmişseniz yukarıdaki işlemleri halletmek için herhangi bir toplu taşıma gerekmediği gibi resmi daireler arası yakın mesafe olduğu için aynı gün içerisinde birçok işinizi halledebilirsiniz (bknz. Kassel, bknz. Magdeburg). Ancak Berlin veya Hamburg gibi büyük Alman şehirlerinde toplu taşıma kullanmadan bir yerden bir yere ulaşmak ve işlemleri halletmek sorun olabilir. İlk anda yapmanızı tavsiye ettiğim şehrin birçok noktasında bulunan ücretsiz bisikletleri kullanmanız. Bunun için banka hesabı açtırdıktan sonra uygulama indirip, hesap oluşturmanız. Gerçekten müthiş bir uygulama ve şehir içinde bu bisikletlerle ulaşım sorununuzu bir nebze olsun çözebilirsiniz.  Gideceğiniz mesafe gerçekten uzaksa veya bisiklet sürmesini bilmiyorsanız aylık ulaşım bileti almanız gerekecek. Erasmus öğrencileri için adı sömester bileti olan ulaşım kartı için 200€ ödüyorsunuz ve 6 ay boyunca sınırsız olarak o şehirdeki otobüs, banliyö, tramvay, metro, vapur tüm toplu taşıma araçlarını gönlünüzce kullanabiliyorsunuz. Bununla birlikte öğrenci değilseniz, aylık abonelik kartı almanız mantıklı olabilir, Hamburg’ta kişi başı 94€ bu kartlarda tüm eyaletde bütün toplu taşıma araçlarını sınırsız kullanma hakkı sunuyor. “Hocam, Almanya’da araba ucuz değil mi, hemen gider araba alırım” diyorsanız bilmeniz gereken Türkiye ehliyeti Almanya’da sadece 6 ay geçerli. Sonrasında ehliyetinizi Almanya ehliyetine çevirmeniz gerekiyor ki bu da ilk yardım kursu almanızı (50€), göz testi yaptırmanızı (8-9€), yazılı ve uygulama sınavlarına girmenizi ve başarılı olmanızı gerektiriyor (toplam masraf 650€).

Telefon hattına gelince Almanya’da Aldi, Lidl, Penny, Netto gibi A101, Şok, BİM vari marketlerde satılan ön ödemeli (kontörlü) hatlar satın alabileceğiniz gibi Ayyıldız, Türkei-SIM, vb. hatlar da satın alabilirsiniz. Almanya operatörlerini kullanan bu anlaşmalı şirketler Türkiye’yi cep telefonundan tarifeler kapsamında aramanızı sağlıyor. Ben Erasmus zamanında Türkei-SIM hattı almıştım, hâlâ aynı hattı kullanıyorum ve aylık 25€.

6. Free Walking Tour, Buddy Program, Stammtisch, Kütüphane ve Havuz: Evet, gurbetin en zor kısımlarından biri de yalnızlık çekmektir. Bürokratik işlemler, konaklama, ulaşım vs. bir şekilde halledilir ancak çevre edinmek ve sosyalleşmek özellikle Almanya gibi bir ülkede oldukça zordur (Erasmusçu tayfa hariç). Almancanızın veya İngilizcenizin çok iyi olması, dünyayı gezmiş olmanız, alanınızda uzman olmanız, mesleki tecrübeniz, hayat deneyiminiz, cebinizdeki paranızın sizi Almanların kankası yapacağını filan düşünüyorsanız şimdiden büyük bir hayal kırıklığı yaşayacaksınız haberiniz olsun. Yok, hayır, bunun sizin Türk olmanızla filan alakası yok, daha çok yabancı olmanızla alakası var. Tabii zaman her şeyin ilacı ve şimdi vereceğim tavsiyelerle bir nebze de olsa şehri ve insanları hızlı tanıyabilirsiniz.

Free Walking Tour (ücretsiz şehir turu) ile o şehrin yerlisi ve sizin gibi yeni olan diğerleriyle veya turistlerle birlikte belli bir yerde ve saatte buluşarak şehrin tarihi yerlerini önemli noktalarını 1 gün boyunca geziyorsunuz. Bu şehir turlarına ulaşmak çok kolay, internetten kayıt yaptırmanız yeterli. Farklı insanlar tanımak için her hafta farklı ekiplerle bu turları yapmanızı mutlaka tavsiye ederim.

Sırada Almancası Stammtisch/Sprach Cafe/Conservation Club vs. olan buluşmalar var. Buradaki mantık belli bir mekanda belli bir saatte buluşan insanların değişik dillerin konuşulduğu masaların etrafında buluşarak hem tanışmaları hem de pratik yapmaları. Siz Almanca masasına oturduysanız Almanca, İngilizce masasına oturduysanız İngilizce, İspanyolca masasına oturduysanız İspanyolca konuşmalısınız. Türkiye’de yaygın olmasa da Almanya’da gerçekten yaygın ve arkadaş bulup Almanca konuşmak için iyi bir yöntem. 🙂

Buddy Programına yine internet sitelerinden bulabileceğiniz gibi özellikle Erasmus için Almanya’ya geldiyseniz üniversite binalarının girişindeki panolara ilan bırakarak başvurabilirsiniz. Buddy programının mantığı şu: Almanca öğrenmek isteyen siz ve Türkçe öğrenmek isteyen bir Alman haftada bir iki kez bir cafede vs. buluşarak karşılıklı dil öğrenmeniz ve öğretmeniz.

Buraya kadar şehri tanıdık, çevre edindik, bol bol pratik yaptık. Şimdide uzun vadeli yurt dışında yaşamak isteyen ve yabancı dilini daha da geliştirmek isteyenlere en önemli tavsiyem şehir kütüphanesine yıllık abone olmaları. “Bu devirde kim kütüphaneye gider hocam, internetten ben öğrenirim” de diyebilirsiniz ancak Almanya’daki halk kütüphanelerinde sadece kitap yok, yüzlerce DVD, CD, öğrenme materyalleri gibi Türkçe, İnglizce ve daha birçok dilde sınırsız kaynak var. Özellikle gürültüsüz ortamda ders çalışmak isteyenler veya etrafında ders çalışan insanların olduğu yerlerde daha da motive çalışanlar için kütüphaneler biçilmiş kaftan ve öğrenciler için yıllık 20€, yetişkinliker için 45€.  

Almanya’nın soğuk kış aylarında açık havada spor yapmak zor, spor salonları da bana göre değil diyenlerdenseniz havuza yıllık abonelik yaptırın. Yetişkinler için yıllık abonelik fiyatı en fazla 150€ ve aboneliğiniz tek bir havuz için değil o şehirdeki tüm açık-kapalı/yazlık-kışlık havuzlar için geçerli. Türkiye’de en ucuz belediye spor salonunun bile aylık 250TL olduğuyla kıyaslarsak Almanya’da havuza gitmeyi dövüyorlar arkadaşlar! 😀 Öğrenciler için yine yüzde elli indirim var. 😉

Almanya’da ve yurt dışında yaşamaya dair aktaracak çok şeyim var ancak şimdilik burada kalalım. Daha önce hiç yurt dışına çıkmamış insanların dünyanın geri kalanıyla ilgili ahkâm kesmeden önce mutlaka hayatlarının bir bölümünde yurt dışında yaşamalarını gönülden dilerim. Yurt dışında yaşadıktan sonra Türkiye’ye dönüp tekrar yaşamaya başladıklarında ancak kıyaslama yapabileceklerini düşünüyorum. 1-2 haftalığına turist olarak Almanya’ya gelmek veya akrabaları ziyaret etmekle Almanya’yı filan çözdüğünü inananlarla 1-2 haftalığına Antalya’da her şey dahil otelde kalarak ülkemizi deniz-kum-güneşten ibaret sanan Almanlar arasında hiçbir fark yok. Bir ülkede yaşadım demek için ev ve iş arayın, ne demek istediğimi anlarsanız.

Ve eğer uslu bir çocuk olursanız bir gün Almanya’yı bile görebilirsiniz.

Saygılar,

Ahmet AKYOL

KKK XXXIII Hangi Dili Öğrenmeliyim?

Kafayı Kullanma Kılavuzu XXXIII Hangi Dili Öğrenmeliyim?

Öğrencilerimden ara sıra bana yöneltilen bir soruya cevap vereceğim bu yazıda: “Hangi dili öğrenmeliyim?” Bana bunu soran öğrencilerime ben de şunu soruyorum: Otogara gittiğinde “Hocam, hangi otobüse bineyim” diye soruyor musun? Hangi otobüse bineceğin nereye gideceğinle ilgili değil mi? Yani, amacın, aracı belirliyor. “Toplu taşımayla giderim” diyorsan otobüse bin, zaman senin için değerli ve hızlı gitmek istiyorsan uçağa bin, toplu taşıma kullanmak istemiyorsan araç kirala, araba kullanmayı bilmiyorsan taksiye bin, paran yoksa yürüyerek git. 😀

Gelelim ikinci soruya: “Hocam, Çince hakkında ne düşünüyorsunuz?” Çince tabii ki bir örnek burada, siz Korece, Fransızca, Rusça, Arapça, İspanyolca olarak da düşünebilirsiniz soruyu. Cevabım “Güzel bir dil”. 😀 Yani benim Çince hakkında ne düşündüğümden çok sizin Çinceyi ne kadar bildiğiniz ve onunla ne yaptığınız önemli değil mi? Bir dili öğrenmeye karar vermeden önce o dil ile ne yapacağınızı düşünmeye de biraz zaman ayırmak faydalı olur diye düşünüyorum. Yok, sadece izlediğiniz dizileri veya filmleri orijinal dilinde izleyip anlamak için Çince öğrenmek istiyorsanız o dil sizin için hobi olur. Bir dili öğrenmek için zaman, emek ve gerektiğinde de para harcamanız gerektiği gerçeğinden yola çıkarak sırf zevk için dil öğrenenlere helal olsun! Bence dil öğrenme olayına yatırım olarak bakalım ve ileride biz bu dilden ekmek yiyelim. 🙂 Ben yabancı dillerden konuya girdim ancak siz bunu Pascal, Basic, C, C#, C++, Java, JavaScript, Cobol, Perl, PHP, Python, Ada, Fortran, Delphi ve Swift vs. yazılım dilleri olarak da düşünebilirsiniz.

Gelelim şimdi dille ilgili kafalardaki sorulara. “Dil öğrenmenin önündeki en büyük zorluk nedir?” Karar! Evet, bir dil öğrenmeye karar vermek bu sürecin ilk ve en zor adımıdır. 20-30 yıldır ana dilinden farklı bir dilin konuşulduğu bir ülkede yaşadığı hâlde o ülkenin dilini öğrenmemiş bir sürü insan var ve bunun sebebini gerçekten çok merak ettim ve en sonunda bu sonuca ulaştım: Kişi kendi ana dilinde günlük ihtiyaçlarını karşılıyor (alışveriş, berber, terzi, tamirat, iş vs.) ve sosyalleşmesini sağlayabiliyorsa içinde yaşadığı ülkenin dilini öğrenme ihtiyacı duymuyor veya bilinçli veya bilinçsiz o dili öğrenmemeye karar veriyor. Karar vermek en zor kısmı dedim çünkü karar verdikten sonra eyleme geçmek ve dil öğrenmenin gereklerini yerine getirmek gerekiyor. Bu da kişinin alışkanlıklarını değiştirmesi, bir anlamda konfor alanını terk etmesi ve dirsek çürütmesi demek. Kısaca, öğrenmek acı veren bir süreçtir, dil öğrenmek zevkli desek bile pek çok fedakârlık yapıp belli bir seviyeye gelene kadar tabiri caizse tırmalamak gerekiyor.

Pekiyi, herkes her dili öğrenebilir mi? Evet, hemen herkes her dili öğrenebilir. Sonuçta, beynimiz doğuştan dil öğrenmeye kodlanmış olarak geliyor ve hangi dili duyarak büyürseniz otomatik olarak o dilin konuşulduğu kültürle birlikte dilin kurallarını da öğreniyoruz. Örneğin, henüz ilkokula başlamamış, okuma yazma bilmeyen ve doğal olarak bilgisi dersleri almamış bir çocuk şöyle bir cümle kurmaz: “Bu sabah tost içtim, çay yedim.” Çocuk, bu cümlenin yanlış olduğunu bilir, otomatik olarak doğrusunu kullanır, yanlış kullanan birisini ise uyararak doğrusunu söyler. “Dil öğrenmek zor değilse neden her dili öğrenemiyoruz?” İşte bu bizi yukarıdaki otogar örneğimize geri getiriyor: Amaç belli ama araçlar birden fazla olduğu için amaca giden yolda doğru aracı kullanmak gerekiyor. Otobüs: dil kursu; taksi: özel ders; uçak: o dilin konuşulduğu ülkede yaşamak; yürümek: evde tek başına. 😀

Yabancı dil öğrenme sürecini gözlemlediğim kişileri iki gruba ayırabilirim: Okullular ve alaylılar. Okullular, belli zaten, kendimin de içinde olduğu dili teorik yani gramer kısmından öğrenerek başlayanlar. Tamamen okul ortamında kitaplardan ve öğretmenlerden öğrenenler. Bu yöntemle öğrenenler yazma (dil bilgisi) ve okuma ile daha çok dile maruz kaldığından gramer konusunda iyi olmalarına rağmen iş, konuşmaya ve konuşulanı anlamaya yani dinlemeye geldi mi sıkıntılar baş gösteriyor. Özellikle hazırlık sınıfında okuyan öğrencilerin veya mükalatlarda yabancı dil konuşması gereken adayların karnına ağrılar gidiyor, boncuk boncuk terliyor ve zekalarını konuşamadığı bir yabancı dil üzerinden değerlendiriyorlar. 🙁 Yapmayın!

Madalyonun diğer yüzünde ise dil öğrenmeye dinleme ve konuşmayla (taklit yöntemi) başlayanlar var. Bu gruptakiler dili öğrenmeye direkt pratik kısmından başlayıp pragmatist öğrenenler, yani faydacılar. Bodrum’da veya birçok turizm kentimizde sadece bir sezon hotelde vs. turistlerle çalışanlar herhangi bir üniversite öğrencisinden çok daha iyi İngilizce konuşur ancak bu İngilizceyi bildikleri anlamına gelmez. Örneğin kişi, kendisine sorulan “How much (ne kadar)” sorusunu anlar ancak bunu yaz desen muhtelemen “hav maç” yazar. Ya da bir para üzerindeki “twenty pounds (yirmi sterlin)” yazısını okumaya geldi mi duyduğu gibi okur: “tventiy pounds (?)”. Her iki durumda göz önüne alındığında hangi yöntem mantıklı diye düşüneblirsiniz. Bana sorarsanız her iki durumda iki ucu boklu değnek. 😀 İlk durumda dinleme ve konuşma cahiliyken ikinci durumda da okuma ve yazma cahilisiniz. En iyi yöntem ortaya karışık, hepsinden olmalı, eşit olmalı. Bir masa gibi düşünün, dört bacağından biri eksik olursa veya bacaklarından birinin uzunluğu diğerlerine göre kısaysa işlevini tam olarak yerine getiremiyor yani topallıyor. 😀 Dilinizi topallatmak istemiyorsanız dinleme, konuşma, yazma ve okuma etkinliklerini gerçekleştirerek öğrenelim.

Kaptırdık madem devam edelim: “Filanca kursa gittim, C1 seviyesinde sertifika aldım.  C1 seviyesinde konuşabilir miyim?” Hahaha, hiç güleceğim yoktu. 😀 Yahu, bu gözler ne sertifikalar gördü ama bu kulaklar ne işkenceler çekti. Yahu, kurstan aldığınız sertifikanın konuşmanızla ne alakası var? Bir de bu kurslarda farklı farklı kurlar var ve öğrenci (pardon müşteri diyecektim) ilk geldiğinde seviye tespit sınavını çoktan seçmeli (test) yapıyorlar. Yani A-B-C-D-E şıklarından doğru olanı seçerek İngilizce seviyene göre kur’a başlatıyorlar. 1 yıl sonra tüm kurlar bittikten sonra da o kur’a göre dili konuşmanı bekliyorlar. Arkadaşlar, samimi söylüyorum ben İngilizce veya Almancamın hangi kur’da olduğunu bilmiyorum, böyle bir kursa filan da gidip belge filan da almadım. Şahsi görüşüm şu: Ben bu dilleri ne kadar biliyorum ve bu diller ne işime yarıyor? Bu dillerden para kazanabiliyor muyum? Bitti. Mesela, Türkçem hangi seviyede? Ana dil seviyesinde. Pekiyi, Türkçeden para kazanabiliyor muyum? Bu sorunun cevabını da sona bırakalım madem. Bu arada arkadaşlarımdan veya öğrencilerimden bana şu soruyu da çok soran oldu: “İngilizcen mi daha iyi Almancan mı?” Cevap veriyorum: Türkçem. =D Yahu, benim İngilizce veya Almanca seviyemi bırakın da siz bu dillerden hangisini biliyorsunuz, bana onu söyleyin hele!

Gelelim ideal dil öğrenme yaşına. Arkadaşlar, bildiğiniz gibi bir şeyi öğrenmenin yaşı yoktur, bu dil öğrenmede de geçerlidir. Elbette kritik evreler vardır, bu evreler geçildikten sonra öğrenmede güçlükler oluyor. Yani 60 yaşındaki bir dedenin İngilizce öğrenme hızı ve seviyesiyle 6 yaşındaki bir torunun İngilizce öğrenme hızı ve seviyesi aynı olmaz. Pekiyi, ne kadar erken o kadar iyi mi? Ben bu konudaki trend’e çok katılmıyorum çünkü özellikle ilkokulda veya ilkokuldan önce çocuklarına yabancı dil derslerinden özel ders aldıranlara katılmıyorum. Çocuk, her şeyden önce kendi ana dilini iyice bir oturtmalı, ondan sonra diğer dillere geçmeli. Kreşlere giden çocuklara da İngilizce ders koyuyorlar ancak çocuk dili gerçekten öğreniyor mu yoksa ezberliyor mu tartışmak lazım. Ayrıca yabancı dil derslerinde yazılı yapılması ve öğrenciler düşük not aldığında dile karşı ön yargı geliştirmesi öğrenme sürecinin önündeki en büyük engel. 🙁 Çözüm basit, yabancı dil dersleri performansa dayalı (dinleme, konuşma, yazma, okuma) değerlendirilmeli. Neyse, bu konu bizi aşıyor. 😀 İdeal dil öğrenme yaşı ortaokul ve lisedir (kendim de bu gruptayım).

Sona doğru geliyoruz, yani çözüm önerilerimize. Uzun pandemi günlerinde evlerimize kapandık ve çok sıkıldık, değil mi? İşin daha da kötüsü pandemi devam ettikçe daha da evlerimize kapanacağız. Yapacak işi olmayanlara, sürekli dil öğrenmeyi erteleyenlere veya yurt dışı hayali kuranlara bundan daha iyi bir fırsat kolay kolay denk gelmez herhalde. Ben de korona sürecinde evinde zaman geçirenlerdenim. Zamanımın çoğunu elimdeki ders materyallerini güncellemeye ayırdım ve Almanca öğrenecekler için Deutsch für Türkische Anfänger ve İngilizce öğrenecekler için Basic English for Beginners’ı sizler için güncelledim. Sunumlar, okuma metinleri cevap anahtarlarına blogumdan ulaşabilirsiniz. “Hocam” internette o kadar kaynak varken siz niye oturup baştan kaynak oluşturdunuz” diye sorabilirsiniz. Bence, dil öğrenmenin önündeki sıkıntılardan bir diğeri de bu: kaynak bolluğu, kişiden nereden başlayacağı konusunda kararsızlığa düşürüyor: Hangi kitap, hangi konu, hangi yöntem vs. Ben sadece tünelin sonundaki ışığı göstermek istiyorum. 🙂 Yani sizler istedikten sonra öğrenmenin önünde herhangi bir engel olduğunu düşünmüyorum.

Nihai soru: “Hocam, ben İngilizce ve Almanca öğrendim ancak İngiltere’ye, Amerika’ya veya Almanya’ya gidemiyorum. Malumunuz, korona var ve vize almak vs. zor. Bu kadar çabam çöpe mi gidecek?” Gerçekten güzel soru! Son bir yıl içerisinde çok fazla remote (uzaktan), home office (evden) veya freelancer (serbest) kavramlarını duyduk. Özellikle internet, bilişim, yazılım alanında çalışanlar için hangi ülkede olduğunun artık bir önemi kalmadı. Yani, Amerika’daki bir şirkette çalışmak için illa ki Amerika’da, Almanya’da bir şirkette için çalışmak için illa ki Almanya’da yaşamanıza gerek yok. “Hocam, o kadar Amerikalı ve veya Alman varken neden Türkiye’den birini seçsinler” diye merak edebilirisiniz. Sonuçta, Türkiye’den birini çalıştırmak şirket için daha ekonomikken, Türkiye’de dolar/avro üzerinden para kazanmak bir çalışan için daha caziptir. 😉 Ve evet geldik Türkçeye. Türkiye’de yaşarken bizim için sıradan gelse de yurt dışında yaşarken ana dilimizi konuşan vatandaşlarımızın olduğu her yerde  gerçekten artı değer. Uygulamalarda, web sitelerinde, ürünlerin kullanma kılavuzlarında, açıklamalarda Türkçe dil seçeneği görmek insanı gülümsetiyor. Ve sonra da “İleride ben de bunun bir parçası olabilirim” dedirtiyor. İngilizce+Almanca+Türkçe, yanına da kodlama+programlama+web tasarım koyunca al sana fırsat. 😉

 Son söz: “Bugünümü, dün yaptıklarım belirledi. Yarınımı, bugün yaptıklarım belirleyecek.”  

Saygılar,

Ahmet Hoca…

Kafayı Kullanma Kılavuzu XXXII Nasıl Almancı Oldum?

Gerçekten tuhaf bir milletiz! Yurt dışında yaşayan bir vatandaşına o ülkenin uyruğuyla hitap eden başka millet yoktur herhalde şu dünya üzerinde: Almanya → Alman → Almancı. Diğer tuhaflık ise Almanya dışında başka ülkelerde yaşayan vatandaşlarımıza yaşadıkları ülke isimlerinden bir isim türetilmemesi. Örneğin, Fransa’da yaşayan vatandaşlarımıza Francı, İngiltere’de yaşayanlara İngilizci, Amerika’da yaşayanlara Amerikancı gibi bir isim türetilmediği hâlde Almanya’da yaşayan vatandaşlarımıza bu isim Türkiye’dekiler tarafından verilmiş. Yani, ismin yakıştırıldığı kişi bu isme kendi karar vermemiş. Bu da bir diğer tuhaflık.

Efendim, ben konuya “Almancı” kelimesinden girdim, şimdi de Almanya’dan devam edeyim. “Almanya” kelimesini çocukluğumda tarlasında çalıştığımız, traktörle işini yaptığımız tanıdıklardan duymuştum. (Bu tanıdıklara yazının sonunda tekrar geleceğim). O zamanlar onların anlattıklardan yola çıkarak Almanya’yı çocuk aklımda havası gerçekten kötü olan, herkesin istisnasız fabrikalarda işçi olarak çalıştığı ve mark (hey gidi günler hey) biriktirdiği bir yer olarak hayal ederdim. Ta kii 2012’de Erasmus’la Almanya’ya gidene kadar. 😀

Benim ilgimi çeken bir diğer nokta ise hiçbir akrabamın, aile büyüğümün ya da köyümüzden bir tanıdığın misafir işçi olarak Almanya’ya gitmemesiydi. Bunu araştırdığımda misafir işçi alımı bizim köye (bknz. Belkaya) gelmeden iki önceki köyde durmuş olmasıymış (bknz. Beyören). Hâl böyle olunca 2012’de Erasmus ve EVS ile başlayan benim Almanya serüvenim 8 yıl aradan sonra kaldığı yerden yurt dışı öğretmenlikle devam etti. Bu maddeyi sona bırakaraktan sizlere Almanya’ya gidiş yollarından bahsetmek istiyorum.

Detaylara geçmeden önce bu yazıyı ithaf etmek istediğim kimseler var. Okul idarecileri, veliler, meslektaşlarım ve öğrenciler. İşte bu yazı onlara kapak olsun! Sırf üniversite sınavında Almanca çıkmıyor diye ciddiye alınmayan bir branşın/yabancı dilin öğretmeni olarak bundan önceki kafayı kullanma kılavuzlarında hep bir şeye değindim: Girilen sınavlar, alınan notlar ve elde edilen diplomalar gerekli olsa da bireyi iş hayatına hazırlamakta yetersizdir. Daha fazlası için bize imkân sunulduğunda lise sıralarında Almancadır İngilizcedir öğrenelim, iş hayatına girince sıpasını kaybetmiş eşek gibi ortalarda dil kursu aramayalım. Bir de çocuk gelişimi, sosyal hizmetler, yaşlı bakım hizmetleri, aşçılık, veteriner laborantlığı gibi bölümleri küçümseyenler vardı. Bu bölümleri küçümseyenler ve gözleri hep daha yüksekte olan arkadaşlar Almanya’da bu işlere olan talebi ve aylıklarını araştırsınlar derim. Liseden mezun olurken yabancı dili cebine koyan, bir üniversite diplomasıyla kendisini taçlandıran ve iş yok diye ağlayıp sızlamak yerine “ben kendi iş imkânlarımı yaratabilirim” diyen gençler, size dünyanın her yerinde ekmek vardır. 😉

1. AUSBILDUNG: Türkçeye “mesleki eğitim” olarak çevirebileceğimiz Ausbildung’u üniversite eğitimi ile karıştırmayalım lütfen. Kafayı Kullanma Kılavuzu X – Yurt dışında eğitim yazısında yurt dışında üniversite eğitimiyle ilgili detaylı bilgi vermiştim zaten. Ausbildung, kişinin belli bir alanda mesleki eğitim alarak iş hayatına staj yaparak ve standart bir eğitimden geçerek hazırlanmasını sağlıyor. Ausbildung’un bir öğrenci için en güzel tarafı, okurken stajını da birlikte yapıyor olmak ve bunun karşılığında aylık ortalama 500 euro 3 yıl boyunca almak ve eğitimini tamamladığında staj yaptığın yerde tam zamanlı olarak işe girmek. Yani öğrenciliğinde ekonomik kaygıların olmadığı gibi mezun olduktan sonra da gelecek belirsizliği ortadan kalkıyor. 🙂 “Hocam, bizi aydınlatın da bir yolumuzu görelim” diyorsanız şöyle ki Türkiye’de liseden mezun oldunuz ve Almanya’da Ausbildung yapmaya karar verdiniz. Her şeyden önce lise bitmeden Almancayı B1 seviyesinde öğrenin ve bunu belgeleyin (Almanya her zaman belgeye bakar). Liseden mezun olmadan önce araştırmanızı çok iyi yapın, önce bilgi sahibi sonra fikir sahibi olun: Nerede okumak istiyorsunuz ve hangi Ausbildung’u yapacaksınız. Ausbildung gerçekten çok geniş alanlarda yapılabiliyor: Büro yönetimi ve sekreterlik, perakende satış görevlisi, satış görevlisi, otomobil teknisyeni, endüstriyel ticaret görevlisi, tesisat teknisyeni, restoran servis uzmanı, gözlükçü, sistem  astronomi uzmanı, camcı, rüzgar enerji santrali tesisatçısı, hasta bakıcı, yaşlı bakıcısı, bilgi işlem – bilgi işlem uzmanı, bilgisayar sistemleri uzmanı,  aşçı vb. Kendinizi tanıyorsanız ve ben bu alanda hem okulda hem meslek hayatında başarılı olabiliyorum diyorsanız kararınızı verin ve akabinde kağıt kürek işlerine dalın.

Türkiye’den kalkıp Almaya’ya gelecek bir kişinin önündeki en büyük engel Türk pasaportu! 😀 Bu, sizin vizeye başvurmanızı gerektiriyor, vize başvurusu için Almanya’da bir okuldan kabul almalı, dil sertifikası sunmalısınız ama her şeyden önemlisi hesabınızda belli bir miktar para olmalı. Maalesef sürecin en sıkıntılı kısmı ve insanın gerçekten uğraşması gerekiyor. 🙁

2. ALMANYA GÖÇMEN YASASI: Korona tüm dünyada gündeme oturduğundan Almanya’da 1 Mart 2020 tarihinde hayata geçen göçmen yasası biraz satır aralarında kaldı. Ancak Youtube camiası boş durmadı ve yasadan yararlanan yararlanmayan kim var kim yoksa hepsi konuyla ilgili video attı ve abone ve izlenme süresi kastı. 😀 Ben konuyla ilgili araştırmalarımı Almanya’nın resmi haber sitelerinden yaptım ve sizlere de sadece internetteki videolara bağlı kalmak yerine resmi kurumların sitelerinden bilgi toplamanızı tavsiye ederim. 🙂

Pekiyi, o halde nedir bu göçmen yasası? İsmi biraz mültecileri anımsatsa da bu yasa tamamen nitelikli iş gücünün yasal çerçeveler dahilinde Almanya’ya gelmesi, iş araması ve işe girme sürecini kapsıyor. Nitelikli ifadesini biraz daha açalım: Üniversite mezunu, alanında iş deneyimine sahip, Almanca bilen ve bunu belgeleyebilen. Dil konusundaki tek esneklik bilişim/yazılım alanında olabilir çünkü yeteri derecede İngilizceniz varsa şirketler Almancanız olmasa da sizi işe alabilirler. Ancak iş alım sürecinde hem İngilizce hem de alanınızda mülakata alınırsınız.

“Pekiyi, hocam, Almanya’da üniversite mezunları yok mu, neden Türkiye’den nitelikli iş gücü (beyin göçü) ithal etsinler” sorusu aklınıza gelebilir. Elbette Almanya’da üniversiteden mezun olan ve iş hayatına atılan gençler var ama arz talebi karşılamıyor. Almanya gibi gelişmiş ülkelerde doğum oranları az olduğu için genç nüfus sayısı ülkemizdeki kadar fazla değil. Ayrıca, bazı iş alanları çok hızlı gelişiyor ve eleman açığı ortaya çıkıyor: yazılım, dijitalleşme, web tasarım, veri analizi, yapay zeka, bilişim, e-ticaret (korona bu süreci çok daha hızlandırdı), alternatif enerji, otomotiv (elektrikli araçlar), fizyoterapi, sosyal hizmetler, evde bakım hizmetleri yani kısaca sağlık vs.

Almanya’ya gelmeden iş başvurusu yapabileceğiniz gibi vize alıp geldikten sonra buradan da şirketlere başvuru yapabilirsiniz. Bu şekilde işe giren tanıdıklarım şirketlerle yüz yüze yapılan mülakatlarda başarılı olma şansının internet üzerinden yapılan mülakatlara oranla daha fazla olduğunu söylediler. Bununla birlikte benim burada birkaç paragrafta özetlediğim bu maddenin de doğal olarak kendince zorlukları var ve bunun başında diplomanızın denkliği geliyor. Bir örnekle açıklayacak olursam, Almanca öğretmeni olarak ben Almanya’ya gelip çalışamıyorum ancak bir hemşire gerekli koşulları yerine getirdikten sonra Almanya’ya gelip çalışabiliyor.  Bu arada Türkçe Almanya’da benim ne işime yarayacak diye düşünenler olabilir. Unutmayın, Almanya’nın ikinci dili Türkçe çünkü Almancadan sonra en fazla kullanılan dil Türkçe. 🙂 (Almanya’daki Alman sayısı: 60.300.000 Almanya’daki Türk sayısı: 2.900.000. Veriler 2009 yılın ait bu arada). Almanya’daki Türk nüfusu, çocuk parası ve devam etmekte olan göçten dolayı gittikçe artıyor. Uzun lafın kısası Almanlardan sonraki ikinci en büyük topluluk Türkler. Ve 30-40 yıldır Almanya’da yaşadığı halde Türk mahallesinden çıkmayan ve doktora, hemşireye, belediyeye gittiğinde derdini anlatamayan Türk teyzemize Türkiye’den gelen ve İstanbul Türkçesi konuşan bir Türkten başkası daha iyi yardımcı olamaz. =D Kısaca Nitelikli İş Gücü Göçü Yasası her mesleği, her diplomayı ya da her bölümü kapsamıyor. Hayal alemine dalmadan önce belli bir süre ayırıp şartları araştırmanız ve ayaklarınızın yere basması gerekiyor.

3. ÇALIŞAN VİZESİ: Efendim, mutlaka sizler de birilerinden duymuş olabilirsiniz. “Bir tanıdık Almanya’daki bir firmadan iş teklifi aldı ve gitti” diye. Bu şekilde sadece Almanya’ya değil dünyanın birçok yerine gidip çalışan insanlar var ve bu grubun temsil ettiği insanlara “expat” deniyor. Türkiye’de çalıştığınız kurum sizi başka bir ülkedeki şubeye gönderebilir. Biz yine Almanya’dan açıklamaya devam edelim. Almanya’da herhangi bir firma sizi işe alabilir, sizi Almanya’ya davet edebilir, siz de gidip çalışmaya başlayabilirsiniz. Bu firmanın illa bir Alman firması olması da gerekmez. Örneğin, Almanya’da Türklere ait olan bir oyun şirketi de sizi işe alabilir. Ancak, bu yolla gitmek genelde sosyal çevre sayesinde olur. Türkiye’de çalışmakta olduğunuz ithalat-ihracat firmasından gelen Alman temsilcilerle diyalog kurdunuz ve muhabbeti ilerlettiniz diyelim. Onlar, “Bizde çalışmak ister misin” diye sorarlarsa süreç şöyle işliyor: Firma, size ve size en yakın Alman konsolosluğuna çalışan vizesi alabilmeniz için bir sürü evrak yolluyor. Ayrıca sizin de hazırlamanız gereken bir sürü başka vize evrakları da oluyor. Önceki maddelerde de belirttiğim gibi davulun sesi uzaktan hoş geliyor ancak iş resmiyete döküldüğünde ve işinizi, evinizi, ailenizi ve dostlarınızı geride bırakarak daha önce hiç yaşamadığınız, ana dilini ve kültürünü bilmediğiniz bir ülkede çalışmaya gitmenin konfor alanınızı terk etmek olduğunu hep aklınızda bulundurun. “Pekiyi, Almanya’daki bir şirket sizi neden işe alsın?” İşte bu, kendinize sormanız gereken asıl soru!

4. AİLE BİRLEŞİMİ: Almanya ithal damat veya gelin dolu desek yanlış olmaz herhalde. 🙂 Bu sadece Türkiye ile de ilgili bir mevzu bahis değil, burada yaşayan göçmenler, eş tercihlerini ana vatanlarından yapıyor çoğunlukla (yabancıya gitmesin?) 😀 Bunu yapmalarının birçok farklı sebebi olabilir ancak evlenerek yurt dışına yerleşmek Almanya için eskisi gibi kolay değil artık. Her şeyden önce yine bir sürü vize prosedörü var ancak bence en önemli koşul Almancayı A1 seviyesine getirmek. Maalesef, ülkeyi terk etmek için “ben her türlü gider evlenirim” diyenler oluyor. Yukarıda saydığım maddeler içerisinde bence belki en kolayı ancak en risklisi de bu! İyi ama neden? Bir ülkeye turist olarak gitmek farklı, öğrenci olarak gitmek farklı, o ülkede çalışmak farklı ve de kesinlikle evli olarak yaşamak farklı. Aile birleşimi vizesi alıp gidenler, gittikleri şehirdeki mahalleyi ve topluluğu çok iyi araştırsınlar, derim. “Almanya’nın başkenti Berlin’e gideceğim ve orada Almancamı çok iyi geliştireceğim” gibi bir cümle kurmadan önce iki semt hakkında araştırma yapmanızı rica edeceğim:1-Kreuzberg. 2.-Moabit. Çok büyük beklentilerle Türkiye’den evlilik yoluyla Almanya’ya gelen ve hayal kırıklığına uğrayan çok insan tanıyorum. Bunun en büyük sebebi gelin/damadın evlilik yoluyla katıldığı ailelerin gerçek yüzünü Almanya’da görmesi. 🙁 Yani düğüne kadar her şey reklam, düğünden sonra asıl film başlıyor. Konu hakkında daha fazla detaya girmeden bu maddeyi de özetleyelim. Daha önce Almanya’ya Erasmus, EVS, turist olarak gelmiştim ve şimdi çalışan ve evli bir insan buradayım ve bunların hepsi birbirinden farklı yaşantılar ve her yaşantı farklı bir deneyim.

5. YURT DIŞI ÖĞRETMENLİK: Evet, son maddeye geldik. Gerçi bu madde daha çok meslektaşlarımı ilgilendiriyor ancak ben öğrencilerim için de bilgi vermiş olayım çünkü halihazırda eğitim fakültelerinde öğretmenlik okuyan ve atandıktan sonra yurt dışında görev yapmak isteyen var. 😉 Önce doğru bilinen yanlışlarla başlayayım. 1. Yurt dışında Türk okulunda mı çalışacaksın? Başka ülkeleri bilmem ama Almanya’da TÜRK okulu diye bir şey yok. O açıdan bir Alman okulunda çalışacağım. 2. Almanya’da Almanca öğretmeni olarak mı çalışacaksın? Hayır, Almanya’daki bir Alman okulunda Türkçe ve Türkçe Kültürü öğretmeni olarak çalışacağım. 3. Almanya’da işçi olarak mı çalışacaksın? Arkadaşlar, ben buraya yine devlet memuru olarak geldim, görevimden istifa etmedim. Son 3-4 ay bu sorular bana o kadar çok soruldu ki artık bir kafayı kullanma kılavuzu yazayım dedim ve ortaya bu yazı çıktı. 😀

Yurt dışı öğretmenlik görevi için devlete atanmanız ve beş yılınızı tamamlamanız gerekiyor. Beş yılın sonunda Avrupa ülkelerinden birinde görev yapacaksanız yabancı dil puanınız olması gerekiyor. Daha sonra geçmeniz gereken KPSS benzeri bir yazılı sınav var. Sınav geçme notu Almanca dil puanına sahip olanlar için 60, İngilizce dil puanına sahip olanlar için 80. Ülkemiz dışında en fazla Türk vatandaşı, Almanya’da yaşadığı için en fazla kontenjan doğal olarak Almanya’ya ayrılmış durumda ve iyi haber şimdi geliyor, Almanya’ya gelmek için Almanca öğretmeni olmanıza gerek yok. Benimle birlikte Hamburg’a gelen diğer öğretmen arkadaşların branşları edebiyat ve İngilizce. Yazılı sınavı geçtikten sonra bir de mülakat var. Mülakatın geneli Türkçe ancak ben Almanca ve İngilizce de konuştum. Bununla birlikte yabancı dil sertifikası istemeyen (Kıbrıs, Kırgizistan vs.) ülkelere başvurularda yabancı dil konuşmanız gerekmiyor. İnternette konuyla ilgili kılavuz yayınlandı, buyurun detaylarını buradan okuyun.

Buraya kadar sınavın içeriğine ve şartlarına dair teorileri verdim, gelelim şimdi işin pratiğine. 🙂 Türkiye’nin en güzel şehri Bodrum’da hayata dair her şeyi yoluna oturtmuşken neden düzenimizi bozup Almanya’ya geldik? Cevap veriyoruz: “Rahat battı!” =D Şaka bir yana, bize sorulan en sık sorulardan birisi de bu idi. Başka bir ifadeyle konfor alanımızı terk ederek büyük bir risk alarak bu sürece girdik. Sürecin en kolay kısmı sınava ve mülakata girmekken, en zor kısmı belirsizlik ve uzun süren bekleyiş. Sınavı geçtiğinizden itibaren epey bir süre hangi şehirde hangi okulda görev yapacağınız belli olmadığı gibi nerede kalacağınız vs. de belli değil. Buna bir de bizim şansımıza korona da eklenince bekleyiş uzadı, uzadıkça da yordu. Uzun bekleyişin ardından vizemiz çıktı, uçak biletimiz alındı ve 7 Ocak’ta Hamburg’a ayak bastık. Bizim yerimizde bir Alman vatandaş olsaydı “Siz manyak mısınız” derdi. =D (Bknz. Türk doğaçlaması) (Bknz. Alman detaycılığı)

Ve gelelim tarlalarında çalıştığım tanıdıklara… Türkiye’nin birçok il ve ilçesini gördüm, hep hayretle karşıladığım iki manzara beni hâlâ şaşırtmaya devam ediyor. Almanya’da uzun yıllar çalışıp döndükten sonra çiftçiliğe devam eden nesille şu an hâlen Almanya’da çalışıp kazandığı parayla yılda sadece 1 ay kalacağı köyüne villa yaptıran nesil… Yıllarca fabrikalarda işçi olarak çalışıp Türkiye’ye döndükten sonra aynı köydeki insanlar bir araya gelip ortak bir işletme, kooperatif, işlik, fabrika kurmamışlar, kuramamışlar, acaba neden? Cevabını bilenler varsa yazının altına yorum olarak bıraksınlar lütfen. 🙂

Birçok insan Almanya’ya farklı sebeplerden taşınabilir. Ben şu ana kadar ekşi’deki tayfa gibi ne Almanya’yı yerdim ne de Youtube’daki tayfa gibi göklere çıkardım. Türkiye’de mutlu değilseniz ve yurt dışına çıkarak mutlu olacağınızı zannediyorsanız kafanızda beklentileri sıfırlayarak gelin, derim. Özellikle Almanya’yı ucuz araba, bol çikolata ve adidas ayakkabı olarak görenler buradaki sistemi tamamen gözden kaçıyor. Biz de kafamızda birtakım hedeflerle buraya geldik ancak kendi adıma konuşacak olursam, şu an eğitim sisteminin farklı kademelerinde olan ve geleceğe dair kaygılar taşıyan bir sürü genç olduğunu biliyorum. Ben yolu açmak ve örnek olmak istedim, elinden gelenin en iyisini yapanlar için her zaman bir çıkış yolu vardır. 😉

Eski Almancacı, yeni nesil Almancı Ahmet Akyol…

Hamburg’tan selamlar ve saygılar…

Kafayı Kullanma Kılavuzu XXXI – Nasıl YDT ve YDS’ye Hazırlanılır?

Uzun zamandır aklımdaki bu yazıyı kaleme almak için doğru zaman. Bu yazının hedef kitlesi her ne kadar lise son sınıftaki yabancı dil bölümü öğrencileri olsa da hâlen üniversitede okuyan veya üniversite mezunu olup İngilizce, Almanca, Fransızca YDS, YÖK DİL, e-YDS ve benzerlerine girecek herkese hitap edecek diye düşünüyorum. Bu kafayı kullanma kılavuzu daha önce dil ile yazdığım kafayı kullanma kılavuzlarından biraz farklı olacak. Daha önce Kendi Kendine İngilizce, Neden ve Nasıl Dilci Olunur, Öğrenmeyi Öğrenmek’te sıfırdan bir dil nasıl öğreniler’e değinmiştim. KKK XXXI ise ÖSYM’nin yaptığı çoktan seçmeli (test) sınav tipine yönelik bir yazı olacak. Bu yüzden üniversite sınavına yabancı dil bölümünden mezun olarak girecek öğrenciler, konuşma (speaking) ve dinleme (listening) kısmını atlayıp direkt dil bilgisi, kelime dağarcığı, okuduğunu anlama ve test çözme tekniğine odaklanacağız. Hazırsanız arkanıza yaslanın ve yazının keyfini çıkarın. 🙂

YDT’ye ve YDS’ye hazırlık sürecinde işe çıkmış sorulardan başlayacağız. İnternetten son 10 yılın ÖSYM-YDT/YDS çıkmış soruları kitabını sipariş veriyoruz veya ÖSYM’nin sitesinden bilgisayarımıza indiriyoruz. Bildiğiniz üzere YDT ve YDS’de 80 soru var ve biz bugün itibariyle kendimize sınava kadar 40 deneme çözme hedefi koyalım (haftada 1 deneme, ayda 4 deneme, 10 ayda 40 deneme). İlk çözdüğümüz çıkmış sorularda (2020 YDT ile başlayın) veya denemede sadece 2 net yaptığınızı düşünün ve her hafta 2 net artış hedefleyerek net sayınızı yükseltmeye çalışın: 2×40=80 NET. Pekiyi, sadece deneme çözerek net sayımızı artırabilmemiz mümkün mü? Artırmak için eksiklerimizden öğreneceğiz. Bir deneme çözdük, muhtemelen içinde anlamını bilmediğimiz bir sürü kelime çıkacak. Denemeyi çözdükten ve cevaplarımızı kontrol ettikten sonra o denemede anlamını bilmediğimiz kelimeleri hemen tespit edelim ve kelime defterimize bunları yazalım. Örnek olarak 2020 YDT’te çıkan şu kelimeleri ben yazdım: although, consider, react, situation, worthwhile, behaviour, lead, conclusion, promise, assumption, priority, compliment, revolution, century, offensive, artificial, inadequate, independent, outdated, expand, become, gravity, clump, initially, frankly, virtually, ultimately, merely etc. “Aman, hocam, ne yaptınız, daha ilk denemede tonla bilmediğimiz çıktı” diyebilirsiniz. Amacımız da bu zaten, anlamını bilmediğimiz kelimeleri tespit edip bunları öğrenmek (bkn. Bilmemek ayıp deyip değil, öğrenmemek ayıp). “Hocam, önceki yıllardaki sorularda yer alan kelimeleri öğrenmesem olmaz mı?” Olmaz, çünkü anlamını bilmediğimiz bir kelime bir daha asla karşımıza çıkmaz  diye düşünmüyoruz. Bizler sadece YDT ve YDS için İngilizce öğrenmiyoruz, hayatımızı dilden kazanacağız, o yüzden karşımıza çıkan ve anlamını bilmediğimiz her kelimeye bakalım, yazalım ve öğrenelim. Sonuçta bilginin efendisi olmak için çalışmanın kölesi olmak gerekiyor. 😉 Büyük olasılıkla ilk denemede 400 kelimenin anlamını bilmiyor olacaksınız, 40 deneme boyunca bu şekilde devam edersek (400/40) bu sayıyı 10 kelimeye kadar düşerebiliriz. Kelimeleri bu şekilde hallededuralım, diğer taraftan test tekniklerine geçelim.

Toplamda 4 kez YDT’ye (İngilizce), 5 kez YDS’ye (2 İngilizce, 3 Almanca) giren birisi olarak  sınavlarda uyguladığım test çözme tekniklerinden bahsetmek istiyorum.

1. Zaman Uyumu (Tense Agreement): İngilizce zamanları ve zaman zarflarını bildikten sonra cümlenin başına veya sonuna bakarak seçeneklerden yanlış zaman kiplerini eliyoruz. Örnek olarak 2020 YDT’de çıkan şu soruyu ele alalım: As the climate warmed and the human population grew and spread geographically, —-.

A) walking upright on two feet has long been considered to be a human characteristic

B) humans began to develop the first ‘civilised’ human settlements

C) they needed (?) to find ways to keep warm and dry

D) we do not know when exactly humans started making clothes and footwear

E) the task of understanding the nature of early human life has been very difficult

Sorudaki zaman kipini (Simple Past) tespit ettikten sonra şıklarda yanlış olanları eliyoruz ve doğru cevap ortaya çıkıyor: B (C şıkkı tense olarak uygun ancak anlam olarak uymuyor, hava zaten ısınıyor).

2. Özne-Yüklem Uyumu (Subject-Verb Agreement): İngilizce cümlenin öznesi tekilse yüklemi tekil, cümlenin öznesi çoğulsa yüklemi çoğul olur. Örnek olarak şu soruyu ele alalım:

The students but not their teacher ________ decided to go for a picnic.

A) has

B) have

C) are

D) is

E) was

Cümlenin öznesi çoğul (they) olduğundan şıklarındaki tekilleri eliyoruz ve doğru cevap ortaya çıkıyor: B

3. Özne-Özne Uyumu (Subject-Subject Agreement): Genellikle boşluk doldurma, paragrafta anlam bütünlüğünü bozan cümle sorularında kullandığım bir teknik. Cümlede bir erkek özneden (he) bahsediyorsa seçeneklerden ben (I), sen/siz (you), , o (she-it), onlar (they) seçeneklerini hemen eliyoruz. Örnek olarak 2016 YDT’de çıkan şu soruyu ele alalım:

Although countless children dream of becoming astronauts when they grow up, —-.

A) astronauts must be willing to take calculated risk and keep their anxiety under control

B) only a handful of them actually realize this aspiration

C) school counsellors play a vital role in career guidance

D) their families support them so that they can lead a good life

E) astronauts experience considerable stress from dangerous conditions in which they work

Cümlenin öznesi “countless children” olduğundan şıklardaki astronauts, school counsellors, their families’i  eliyoruz ve doğru cevap ortaya çıkıyor: B.

4. Anahtar Kelime Yöntemi (Key Word Method): Birçok öğrencinin korkulu rüyası olan çeviri soruları (İngilizceden Türkçeye, Türkçeden İngilizceye) ise en sevdiklerim. J Cümlenin yüklemini tespit ettikten sonra şıklardaki yanlış yüklemi eliyorum. Örnek olarak 2020’de çıkan şu soruyu ele alalım: All the activities that keep the body alive are constantly controlled by the nervous system which works 24 hours a day, collecting information about how body parts are working.

A) Sinir sistemi 24 saat çalışarak uzuvların nasıl çalıştığı hakkında bilgi toplar ve bedeni canlı tutan tüm aktiviteleri sürekli kontrol eder.

B) Bedeni canlı tutan bütün aktiviteler, uzuvların nasıl çalıştığı hakkında bilgi toplayarak günde 24 saat çalışan sinir sistemi tarafından sürekli kontrol edilir.

C) Bedeni canlı tutan tüm aktiviteler, sinir sisteminin uzuvların nasıl çalıştığı hakkında sürekli bilgi toplaması ve 24 saat çalışmasıyla kontrol edilir.

D) 24 saat boyunca çalışan sinir sisteminin uzuvların nasıl çalıştığı hakkında bilgi toplaması sayesinde bedeni canlı tutan bütün aktiviteler sürekli denetlenir.

E) Bedenin canlı kalmasını sağlayan bütün aktiviteler, sinir sisteminin 24 saat çalışması ve uzuvların nasıl çalıştığı hakkında sürekli bilgi toplanması ile denetlenir.

Sadece B seçeneğinde “are constantly controlled” “sürekli kontrol edilir” olarak doğru çevrildiği için diğerlerini eliyoruz ve doğru cevap ortaya çıkıyor: B.

5. 5 N 1 K Yöntemi: Geldik diyolog sorularına. Genelde seçeneklerdeki saçma cevaplar yüzünden en çok eğlendiğim bölüm olur kendileri. 🙂 5 N 1 K yöntemini bu tarz sorularda uygularım. Kim, nerede, kiminle, nasıl, ne hakkında, niçin konuşuyor? Örnek olarak…’te çıkan şu soruyu ele alalım:

Berna: I’m really fed up with my Wi-fi connection at home!

Cengiz: What’s wrong with it?

Berna: —

Cengiz: Maybe you should change your provider for one that offers a high-speed connection.

A) I think there’s something wrong with the computer.

B) I find it quite hard to access certain government websites.

C) I might have accidentally broken the internet connection.

D) Nobody has a slow connection problem anymore.

E) It’s really slow and it’s constantly cutting out.

Berna ve Cengiz (iki arkadaş) evde veya okulda, internet bağlantısı hakkında konuşuyorlar. Sadece E seçeneğinde kötü internet bağlantısından söz ettiği için diğerlerini eliyoruz ve doğru cevap ortaya çıkıyor: E.

Kelime bilgisi ve test çözme teknikleri tamamsa dil bilgisine yani gramere geçelim. Dilci gençler, İngilizcede toplasanız 110 küsür gramer konusu vardır. Elinizi vicdanınıza koyun ve her gün sadece 1 konu çalıştığınızı düşünün, sadece bir! Kaç dakikanızı alır! Tavsiyem Cambridge yayınevinden Raymond Murby’nin Essential Grammar in Use kitabı. İngilizce konu anlatımlı bu kitap sizi zorlarsa Türkçe konu anlatımlı kitapları da kullanabilirsiniz. Mk Publications yayınevinden Murat Kurt’un Türkçe konu anlatımlı English Grammar Today kitabını tavsiye ediyorum. Gramer demek dil bilgisi kuralları demek ve tekrar edilmezse maalesef çok hızlı unutuluyor. O açıdan, sınava girene kadar ortalama 4-5 gramer kitabı devirin. Konuları pekiştirmek içinse ELS veya DİLKO yayıncılığın testlerini yapın. Çalıştığınız konudan hemen sonra 20 soruluk bir test çözün. Unutmayın, sporcu maça çıkmadan antreman yapar, sizin antremanınız da test çözmek. Antreman nasıl geçerse maç da öyle geçer. 🙂

Geldik okuduğunu anla(ma)maya (!). Türk eğitim sisteminin konuşma, dinleme ve yazmayla birlikte çöpe attığı etkinliğe. Arkadaşlar, ana dilinizde düzenli kitap okuyan biriyseniz İngilizce kitap okuma alışkanlığını nispeten daha kolay kazanırsınız. İngilizce kitap derken Shakespeare’dan bahsetmiyorum. =D Basit hikaye kitaplarından (stage/level 1-2-3-4-5-6, beginner, elemantary, intermediate) farklı seviyelerde 40 kadar edinin ve her hafta bir kitabı bitirin. Kitap okurken öğrendiğiniz kelimeleri ve dil bilgisi kurallarını pekiştirdiğiniz gibi cümle kalıplarını da öğreneceksiniz. Kitap okuma alışkanlığınız yoksa sadece 1 sayfa okuyarak başlayın ve bu sayıyı her gün 2 katına çıkararak devam edin. 1. gün 1 sayfa, 2. gün 2 sayfa, 3. gün 4 sayfa, 4. gün 8 sayfa, 5. gün 16 sayfa, 6. gün 32 sayfa, 7. gün 64 sayfa. Bahsettiğim bu seviye kitapları da 50-60 sayfa zaten. Kitap okurken anlamını bilmediğimiz başka kelimeler de karşımıza çıkacaktır. Bu kelimelerin de anlamlarına bakalım ve kelime defterimize yazalım. Unutmayın, dil bir organizmadır ve dinleme, konuşma, okuma, yazma, kelimeler, dil bilgisi kuralları bir bütün halinde varlığını sürdürür. Her açıdan dilinizi besleyin.

“Pekiyi, Hocam, ben her gün Netflix’ten Türkçe alt yazılı dizi ve film izliyorum. YDT/YDS’yi geçebilir miyim?” Sorduğunuz gibi alt yazılı dizi, film ve belgesel izlenerek YDT ve YDS kazanılsaydı Türkiye’nin yarısı YDT ve YDS’den 100 alırdı. 😀 Yani bunun sizin gireceğiniz ÖSYM sınavına çok katkısı olacağını zanntemiyorum. Ancak anlattığım şekilde iyi çalışarak İngilizceyi iyi öğrenirseniz Netflix’te alt yazısız dizi, film, belgesel izleyebilir veya bir turistle akıcı şekilde İngilizce konuşabilirsiniz (kendimden biliyorum. 😉 Sonuçta, beynimizi alışkanlıklarımız yönetiyor. Türkçe dinlediğimiz, Türkçe konuştuğumuz, Türkçe okuduğumuz ve Türkçe yazdığımız için yabancı dil konuşurken/yazarken aklımıza ilk ana dilimiz geliyor. Ne zaman ki biz beynimizi öğrenmekte olduğumuz bir yabancı dille beslersek ve alışkanlıklarımızı değiştirirsek işte o zaman beynimizi İngilizceye kodluyoruz ve okurken, dinlerken, yazarken ve konuşurken İngilizce düşünmeye başlıyoruz.

Şimdi geldik, can alıcı noktaya! YDT’den 80 net yapsanız bile dil bölümünden tercih yapmak için TYT’ye girmek ve en az 200 puan almak mecburi. Ve TYT puanınız ne kadar yüksekse dil puanınız da o kadar yüksek olacaktır. Maalesef TYT’ye gereken önemi vermediği için geçmişte yüksek YDT netlerine rağmen üniversiteyi kazanamayan öğrencilerim oldu. 🙁 O açıdan, YDT’ye hazırlanırken bir taraftan da TYT’yi götürmek gerekiyor. TYT’de dilcileri ilgilendiren 40 Temel Türkçe, 5 tarih, 5 coğrafya, 5 felsefe  ve 5 din kültürü sorusu var. Arkadaşlar, bu derslerin hepsi Türkçe, yani ana dilimizde, şahsi kaanatim, düzenli çalışıldığı takdirde 300 ve üzeri puanı almak mümkün. “Hocam, hem YDT hem TYT hem uzaktan eğitim ve(ya) dersane, biz hangi birine çalışalım” diye feryat edecekseniz size hayatınızdaki gereksiz şeyleri (TV, insan, oyun, sosyal medya vs.) çıkarmanızı tavsiye ederim. Her şey için zaman vardır, önemli olan zamanını neye harcadığındır. Türkçe, tarih, coğrafya, felsefe ve din kültürü için bir set alın. Bir konuyu çalıştıktan sonra akabinde testini çözün ve haftada bir deneme atın. Düzenli olarak (her gün) kitap okuyun ve sınava doğru çıkmış soruları çözün. “Hocam, TYT’de temel matematik de var” diyebilirsiniz. Daha önce bu konuda yazmıştım ancak tekrar edeyim, başarı meyilli olduğunuz alanda emek çekmektir. Eğer matematik yapamıyorsanız, zayıf olduğunuz alanda ısrar etmek yerine güçlü olduğunuz alana yani İngilizceye odaklanın ve aradaki farkı kapatın! “Hocam, matematik yapmadan üniversite kazanılmaz” diyenler olmuştu da geçmişte, 2017’de ODTÜ İngilizce öğretmenliğini 469 küsur puanla kazanarak fena kapak yapmıştım. 😉 Beni bir daha sınava sokmayın! 😀

 Sonuç: Karşımıza bir sorun (YDT/YDS/TYT/İngilizce) çıktığında “bu sorun neden var” diye sormak yerine “ben bu sorunu nasıl çözebilirim” sorusunu sorun. İşte o anda beyniniz çözüm odaklı çalışmaya başlar. Hayatınız boyunca doğru soruları sormanız ve sorunun değil çözümün birer parçası olmanız dileğimle. Sadece sınavlarda değil, hayatta da başarılar.

Sizleri seven Ahmet Hocanız…

Kafayı Kullanma Kılavuzu XXX – Hap Bilgi ile Hayata Hazırlık

27 Eylülde girdiğim yabancı dil sınavından sonra Youtube’a girip soru çözümlerine bakayım dedim. Arama çubuğuna YDS 2020 yazmamla birlikte arama sonuçlarında şunlar çıktı karşıma: YDS taktikleri, YDS soru teknikleri, YDS’den istediğin puanı almak çok kolay, yeter ki sistemi bil, YDS +90 rehberi, 5 ayda YDS’den nasıl 90 ve üzeri alınır, doping hafıza ile YDS vs. Gördüğünüz üzere arama sonuçlarında en üstte çıkan bu videoların amacı kişiye bir şey öğretmek değil, işe yarayacak puanı alana kadar test tekniği vermek.

Ben YDS’den örnek verdim ancak siz konuyu ÖSYM’nin yaptığı tüm sınavlar için değerlendirebilirsiniz. YDS’den veya herhangi bir sınavdan iyi bir puan almanın değil, bir işte iyi olmanın formülünü ben söyleyeyim de video filan çekmeme gerek kalmasın. =D Formül: Emek çekmek, çalışmak, dirsek çürütmek, öğrenene kadar zamanını ve enerjini ve gerektiğinde de paranı o alana harcamak. İnternette karşımıza çıkan teknik, taktik, yöntem, strateji, formül, şifre vs. diye uzayıp giden bu gibi içeriklerin hepsine birden hap bilgi diyoruz. 🙂 Yani gereken zamanı ve emeği harcamadan istediğin başarıya kısa yoldan ulaşmaya çalışmak.

Taktikli maktikli şifreli formüllü okunmuş üflenmiş videolar işe yarasaydı, bunları izleyen herkesin YDS’den 90+ puan alması, en iyi üniversiteleri veya bölümleri kazanması gerekirdi, değil mi? Ancak kazın ayağı öyle değil. Hedefledikleri başarıya ulaşan insanların ortak özellikleri kategorize edilirse şöyle bir sonuç elde edebiliriz: hedef odaklılık, sabır, çaba, süreklilik, pes etmeme (mücadele ruhu). “Hocam, bu sonuca göre ders çalışan ancak başarısız olan insanlar yok mu” diye soracak olursanız, cevabım “Evet, var” olurdu. Hayattaki amacınız öğrenmek ve bunun sonucunda elde edeceğiniz bilgiyse ve buna en hızlı şekilde ulaşmak istiyorsanız, hedefinize ulaşamadığınızda pes etme olasılığınız daha çokken, amacınız bilgiye ulaşmak ve bu bilgiyle hayatınıza değer katmaksa sınavdan istediğiniz puanı alamasanız bile tekrar denemek için yeniden başlama gücünü kendinizde bulabilirsiniz. İşte başarının gerçek tanımı da bu değildir de nedir? YDS veya herhangi bir sınavdan 90+ alıp İngilizce bir makaleyi okuyamamak mı veya okuduğunu anlayamamak mı yoksa sınavdan düşük almış olsan da tekrar şansını denemek için bir daha hazırlanmak mı?

Özellikle okulda yaptığım sınavlarda düşük not alan öğrencilerden bana veya dersime tavır alanlar vardı: “Hocam, ilk sınavım 90 almıştım, ikincisi de çok çalıştım ama 60 aldım. Ben artık Almanca’ya çalışmayacağım” diyen. Bu gibi tavır sergileyen öğrencilerime ben de şunu soruyorum: “Dünya finalinde veya olimpiyatlarda 1 gol, 1 sayı veya 1 saniye ile şampiyonluğu kaçıran sporcu veya takımlar sporu bırakıyor mu?” Seneye kaldıkları yerden bir daha bir daha çalışmaya başlıyorlar. İşte sizin yapmanız gereken de bu: Tekrar tekrar denemek!

Buradan şu soruya bağlayalım. “Hayattan ne bekliyoruz? Hap bilgiyle kısa vadeli mutluluklar için sığ sularda dolaşmak mı yoksa bilgiye yatırım yaparak uzun vadeli derin sulara dalmak mı? Şu an lise çağında bir genç/öğrenci olsaydım internette taktik maktik aramak yerine kendime yatırım yapardım. Özellikle Bodrum’da yaşayan bir genç olarak yelken eğitimi, dalış brövesi ve gemi adamı cüzdanı alırdım ve hayatımı denizden kazanacağım şekilde kendime bir kariyer çizerdim. Eğer yaşadığınız yerde deniz yoksa teknoloji alanına yönelin ve internetten ücretsiz eğitim alın: Google Dijital Atolye, Youtube İçerik Akademisi ve 10 Parmak Klavye, girişimcilik kursu vs.

Yarı zamanlı evden çalıştığım şirket vidIQ’da Youtuber’lara veri analizi sağlıyoruz ve ben de Türkiye müşteri temsilcisi olarak kullanıcıların sorularını yanıtlıyorum. En çok sorulan soru şu: “Youtube’ta nasıl hızlı abone ve görüntülenme elde edebilirim?” Yine bir hap bilgi isteniyor. Şifreyle, taktikle hedefe ulaşılır sanılıyor. İyi bir Youtuber olmak istiyorsanız gidin önce iyi şekilde İngilizce öğrenin. 😀

Tercih dönemi öğrenci ve velilerden gelen banko üç soru şöyle: “Hocam, hangi mesleğin önü kesin açıktır?” “Hocam, hangi üniversite veya bölüm en iyisidir?” “Hocam, hangi meslekte para garanti kazanılır?” Yani öyle bir meslek dalı olduğunu bilsem ben kendim o mesleği yapardım. 😛 Sonuç: Önü açık meslek, iş, bölüm yoktur; önü açık insan vardır.

Hayat boyu öğrenci kalan öğretmenlerin öğretmenler günü kutlu olsun.

Ahmet Akyol.

Kafayı Kullanma Kılavuzu XXIX – Son Sınıfta Açık Öğretim Lisesine Geçilir mi?

2014’te öğretmenliğe başladığımdan beri 11. sınıftan 12. sınıfa geçen birçok öğrencinin sorduğu “son sınıfta açıköğretim lisesine geçilir mi” sorusunu ele alacağım bu yazıda. Yazmak için daha iyi bir zamanlama olamazdı bu korona sürecinde. Zoom üzerinden yapılan dersler olmasa zaten açıköğretim öğrencilerinden pek de bir farkınız yok aslında.

Bugüne kadar birçok öğrenci son sınıfta açı öğretim lisesine geçip geçmeme konusunda benden fikir aldı ancak şu ana kadar sadece iki öğrenci buna cesaret edebildi. Neden sadece iki öğrenci derseniz, örgün öğretimden açıköğretime geçilebilir ancak açıköğretimden örgün öğretime geçilemez. Şimdi bana sizler de şunu sorabilirsiniz: “Hocam, siz olsanız ne yapardınız?” Soruya kişisel cevabımı vermeden önce artı ve eksilerini masaya yatıralım. Böylece sizler de kendi gözünüzde bir değerlendirme şansına sahip olun.

I. Zaman: 12 sınıf öğrencisi, son sene açık öğretim lisesine geçtiğinde kendisine çok zaman kalır. Normal koşullarda sabah 08.30’da başlayan ve 15.45’te biten okul dersleri tüm gününüzü alıyor. Günde 8 saat ders haftada 40 saat ediyor.  Son sınıfta okul derslerine mi çalışacaksınız (tabii eğer çalışıyorsanız) yoksa üniversite sınavına mı hazırlanacaksınız? Bir de dershaneye veya kursa gidiyorsanız çok yoğun bir yıl olacak demektir. Açıköğretim lisesine geçince her şey güllük gülistanlık olacak zannetmeyin çünkü 24 saat boş zaman aynı zamanda sizin düşmanınız da olabilir. “Nası yane” derseniz, zamanın bolluğu sizi tembelleştirebilir: “Şimdi çalışmayayım, sonra çalışırım.” “Bugün çalışmadım ama yarın başlarım” gibi ertelemelerle bir bakmışsınız hiç başlamamışsınız. 🙂 Açıköğretim lisesinde de sınavlar var arkadaşlar. İnternetten sınav örneklerini inceleyebilirsiniz. Kısaca,  açıköğretim lisesine geçen arkadaşlar da ders çalışıp sınavlarını geçmek zorunda.

II. Motivasyon: Okulda, sınıfta düzenli ders çalışan arkadaşlarınızı görüp “onlar çalışıyorsa ben de çalışayım” diyerek kendinizi motive edebilirsiniz. Ancak açıköğretim lisesine geçtikten sonra evde motive olmanız zor olabilir. Tabii bu kişiden kişiye değişebilir. Zira okulda veya sınıfta sınava çalışmayı bırakan arkadaşlarını gören öğrenci “onlar bıraktı, ben de bırakayım, seneye mezuna kalırım” diyebilir (bkn. Sürü psikolojisi) (bkn. Saldım çayıra mevlam kayıra) (bkn. Hiçbir şey yapmamak her zaman en kolayıdır).

III. Tanıtım, Gezi vs.: Son sınıfta üniversitelerden tanıtıma gelenler olduğu gibi bizler de gezi kulübü olarak sizleri üniversitelere götürüyoruz. Açıköğretim lisesinde böyle bir şansınız olmayacak. Ancak şunu diyebilirsiniz: “Hocam, internetten merak ettiğim bölümleri, üniversiteleri araştırırım. Gerçekten ilgim, çeken ve görmek istediğim bir üniversite olursa otobüse atlar gider ziyaret ederim. Bunu yapan öğrenci olursa önünde saygıyla eğilirim.

IV. Öğretmen Desteği: Son sınıfta dershaneye, bir kursa gitmiyorsanız veya özel ders almıyorsanız anlamadığınız konu veya soru olursa bunları açıklayacak birini bulma konusunda sorun yaşayabilirsiniz. Okula devam eden öğrenciler en azından öğle aralarında veya teneffüslerde öğretmenlerine soru sorma şansına sahipler.

V. Ders Çalışma Ortamı: Açıköğretim lisesine geçtiğinizde evde ders çalışma ortamı olmalı. Gürültü, ses, soğuk hava vb. gibi dış faktörlerden dolayı ders çalışamayacaksanız ya halk kütüphanesine gidin yada Starbucks vb. mekanlarda takılın. Son sınıfta okulda olan öğrenciler en azından okulun kütüphanesinde ders çalışabilirler.

VI. Kaynak: Okula devam eden öğrenciler, öğretmenlerinin onlara temin ettikleri kitaplarla (yayınevlerinin örnek olarak okula yolladığı) eksiklerini giderebilir. Açıköğretim lisesine geçen öğrenciler kaynak ihtiyacını ya cebinden para vererek temin edecek veya tanıdıklar aracılığıyla vs. bulacaklar.

VII. Etkinlikler & Sportif Faaliyetler: Eğer lisanslı bir sporcuysanız ve okul takımında filan oynuyorsanız, açıköğretim lisesine geçtiğinizden itibaren bu imkânlardan mahrum kalacağınızı bilin. Ek olarak, birçok öğrenci son sınıfta arkadaşlarıyla birlikte yıllık çıkarmayı, mezuniyet balosuna ve kep atma törenine katılmayı ister. Açıköğretim size bunları sunmaz. Kendi kendinize ekrandan sınav sonuçlarınızı görerek ve AÖ bürosundan diplomanızı alarak mezun olursunuz.

Evet, okul vs. açıköğretim kıyaslamasını yaptıktan sonra sonuca geleyim. Ben özellikle bu yıl açıköğretim lisesine geçerdim. Koronadan dolayı okulun ne zaman kapanabileceği belirsizliği bir yana 12. sınıfta okulun üniversite sınavına hazırlanmada öğrenciye bir şey katmadığına bir öğretmen olarak adım Ahmet gibi eminim. Şimdi bu yazının bu cümlesine takılıp beni eleştirenler çıkabilir. Bana göre 12. sınıf uzatılmış gereksiz bir sene. Lise eskisi gibi 3 yıl olmalı, öğrenci 9. sınıfta bölümünü seçip, 10. ve 11. sınıfta bölümünde üniversite sınavına hazırlanmalı. Mezun öğrencilerimiz benim ne demek istediğimi çok daha iyi anlar: “Almanca dersinde ders işlemeyelim, sınavda çıkmıyor.” “İngilizcede de ders işlemeyelim, o da nasıl olsa sınavda çıkmıyor.” Beden, müzik, resim gibi sosyalleşmeniz ve haftanın stresini atarak estetik yönünüzü geliştirecek derslerde de test çözün. Ulan, ne kaldı geriye?!? Öğretmen dersini derste işler, öğrenci üniversite sınavına evinde hazırlanır. Okula sadece yok yazılmamak ve lise diploması almak için gidiyorsanız diyecek bir sözüm yok tabii ki!

Sona doğru gelecek olursam… Özdisiplini gelişmiş bir bireyseniz, kendinizi yeterince iyi tanıyorsanız, belli bir saatte dersin başına oturup düzenli ders çalışabileceğinize inanıyorsanız açıköğretim lisesine geçin derim. Yok eğer zaman yönetimi konusunda zorluk yaşıyorsanız, okulunuza devam edin. “Hocam, ben hem açıköğretim lisesine geçip hem de mezunlar gibi hafta içi gündüz dershaneye giderim, dershaneden sonra da evde oturur konu tekrarı vs. yaparım, test çözerim” diyorsanız, bu da bir çözüm. Ancak her dershaneye giden üniversiteyi kazanacak diye bir şey yok. Üniversiteyi kazanmak için yapmanız gerekeni zaten biliyorsunuz. 3D: Düzen, disiplin, dakiklik. Dershanelerin önüne eylül ayında asılan üniversiteyi kazanan listesinden başka birkaç tane daha liste var aslında: kazanamayanlar ve seneye tekrar müşterimiz olanlar. =D

Bu yazımızı da son sınıfta açıköğretim lisesine geçen ve tek seferde üniversiteyi kazanan öğrencimin kendi sözleriyle bitirmek istiyorum: “12. sınıfın 2. dönemi açıköğretime geçme kararı aldım. Bu kararı almamdaki en büyük etken okulda geçirdiğim zamanın oldukça verimsiz ve yorucu olmasındandı. Son sınıf olmanın vermiş olduğu rahatlama hissi ile okul yönetiminde de öğrencileri test çözme amaçlı rahat bıraktığının farkına vardım ancak öğrenciler tarafından bu vakit  oyun oynama ve koşturmaca özgürlüğü gibi algılanmıştı. Bilindiği üzere son sene sınıfın çoğunluğu dershanelere kayıt olmuştu ve ben de onlardan biriydim. Okulda geçirilen yaklaşık 8 saat ve ardından dershanede geçirilmesi gereken 3 veya 4 saat çok büyük bir yorgunluk yarattığı için liseye açıktan devam edip kalan vaktimi evde yada dershanede ders çalışarak geçirdim. Kendi kurallarımı kendimin koyabilmesi daha verimli biz zaman yaratmama sebep oldu ve sınavım güzel geçti.”

Yine şeytanın avukatlığını yaptığım bir KKK oldu. Açıköğretim lisesinden veya örgün eğitimden sınava hazırlanan tüm öğrencilerime şimdiden başarılar dilerim.

Saygılar,

Ahmet AKYOL 

Kafayı Kullanma Kılavuzu XXVIII – Öğrenci-Gençlik-Yurt içi-Yurt dışı Değişim Programları

Öğrencilerin mezun olduktan sonra özgeçmişlerine yazmaları gereken ve mülakatlarında karşılarına çıkan o sorun: “iş deneyimleriniz”. Eğer bana soracak olursanız, “Hocam, nasıl tecrübe kazanırız” diye, bundan önceki 27 kafayı kullanma kılavuzunu okursanız sorunuzun cevabını almış olursunuz. Sahip olduğum tüm tecrübeyi zaten yazıya aktardım. En son paylaştığım Kafayı Kullanma Kılavuzu XXVII’de “Work and Travel’de İngilizce öğrenilir mi” sorusuna cevap vermiştik. Sadece Work and Travel değil aynı zamanda Erasmus stajı, Summer Camp of America ve Erasmus öğrenim hakkında da detaylı bilgi vermiştim. Bu arada geçen 30 gün içerisinde gün be gün akyolahmet.com’da İngilizce sekmesinde şu ana kadar otuz konunun materyallerini paylaştım, yani üzerime düşen görevi yerine getirdim. Pekiyi, ya siz?

1. Farabi: Farabi, buraya aldığım istisna programlardan çünkü bu program yurt dışı değil yurt içi değişim programı. Farabi değişim programı YÖK’ün yaşama geçirdiği, önlisans, lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin Türkiye’deki başka üniversiteler arasında bir ya da iki dönem değişim öğrencisi olmalarını sağlıyor. Bu program sayesinde üniversitenizin anlaşmalı olduğu diğer üniversitelerde öğrencilik yapma şansına sahip olabilirsiniz. Farabi, sadece lisans öğrencilerini değil aynı zamanda ön lisans öğrencilerini de kapsıyor. Not ortalaması yine önemli bir kriter arkadaşlar. Üniversiteyi kazandığınız zaman bölümünüz ilk hafta size oryantasyon düzenlemezse Erasmus öğrenimde olduğu gibi bölümdeki Farabi koordinatörünüzü bulun ve kendisinden detaylı bilgi alın. Farabi’yi bir örnekle açıklayalım ki akıllarda kalıcı olsun: Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesinde İngilizce öğretmenliği öğrencisisiniz. Gerekli koşulları sağladıktan sonra Gazi Üniversitesine Farabi programıyla gidebilirsiniz. Gittiğinizde kaçıncı dönemdeyseniz o dönemin derslerini almak, sınavlarını vermek ve varsa zorunlu proje, tez, staj vs. yapmak zorundasınız. Yani kısaca Farabi için Erasmus’un Türkiye versiyonu diyebiliriz. Aklınıza şu gelebilir: “Hocam, halihazırda zaten üniversiteyi kazanmışım, niye gidip rahatımı bozayım?” Gerçekten güzel soru, yani yirmili yaşlarında mesleğe başlayıp altmışlı yaşlarda aynı meslekten ve iş yerinden emekli olan tam bir X kuşağı kafası sorusu. 😀 Farklı bir üniversite veya şehirde bir dönem bile eğitim görmek size yeni kapılar açabilir. Örneğin staj veya yarı zamanlı bir iş bulmak istediniz. Muğla’da bu imkâna ulaşamayabilirsiniz ancak Ankara size bu konuda çok daha fazla kapı açacaktır. İlla olaya staj veya iş olarak da bakmayın. Bazı illerimizin sosyo-kültürel seviyesi diğerlerinden daha aşağıda. Örneğin Bilge Adam veya Microsoft’tan eğitim almak istediniz ancak üniversiteyi okuduğunuz şehirde bu kurs/imkân yok. O zaman Farabi’yle şehir değiştirin ve gittiğiniz şehirde ihtiyacınız olan eğitimi alın. Bu arada Farabi için burs bile alıyorsunuz ve aylık ortalama 500 TL.

2. Mevlana: Evet, Avrupa için Erasmus, Türkiye için Farabi dedik ancak bunların dışında herhangi bir ülke için öğrenci değişim programına katılmak isterseniz ne olacak? Örneğin, uzak doğu dillerinden birine merak saldınız ve hedefiniz gelecekte Güney Kore’de çalışmak veya yüksek öğrenime gitmek olsun. Sizin derdinize Mevlana programı çare oluyor. Mevlana programı, Türkiye hariç, Avrupa ve diğer ülkeleri de kapsıyor. Koşullar aslında yine aynı, Erasmus’ta olduğu gibi not ortalamanızın tutması  ve okul bünyesinde gireceğiniz dil sınavından geçerli puanı almanız gerekiyor. Aynı şekilde üniversiteye başladığınız zaman Mevlana’dan sorumlu koordinatörünüzü bulun ve ondan gerekli bilgileri öğrenin. Mevlana programını da sizi yurt dışına bursla gönderiyor. Aklınıza şu soru gelebilir: “Pekiyi, hocam ben önce Erasmus stajına, sonra Farabi’ye, daha sonra Erasmus öğrenime, ve son olarak Mevlana programına katılabilir miyim?” Gerçekten güzel soru, katılmamanız için herhangi bir sorun yok, sadece bölümünüzün anlaşmalı olduğu üniversitelere gideceğiniz sınıf ve dönemin çakışmaması gerekiyor. Bölüm başkanlığı sanırım bunu düşünmüştür. Yine de çok merak edenler, herhangi bir üniversiteyi arayıp Erasmus ofisinden bilgi alabilirler. “Mevlana okulu uzatır mı?” Şansınızı çok zorlamayın arkadaşlar, Erasmus’ta da Farabi’de de olduğu gibi değişim programlarında gittiğiniz üniversitede üzerinize düşen görevleri yaptığınızda sınıfı geçersiniz, yani okulunuz uzamaz.

3. AIESEC: Fransızca bir kısaltma olan AIESEC’in açılımı Association internationale des étudiants en sciences économiques et commerciales’dır ve Türkçe anlamı “Uluslararası Ekonomik ve Ticari Bilimler Öğrencileri Birliği”dir. Adından da anlaşılacağı üzere program tamamen öğrenciler tarafından yönetilmektedir ve bünyesinde bir sürü faaliyet barındırmaktadır. Özellikle sayısal ve eşit ağırlık alanlarından üniversiteye yerleştiyseniz AIESEC’te size göre fırsatlar olabilir. AIESEC sadece yurt içinde eğitim olanağı sunmuyor aynı zamanda uluslararası staj yapma imkânı da sunuyor. Bir önceki yazımda Erasmus stajından bahsetmiştim ancak Erasmus stajı sadece Avrupa Birliği ülkelerini kapsadığından Avrupa dışında başka bir ülkede staj yapmak istediğinizde yetersiz kalıyor. İşte AIESEC bu boşluğu çok iyi tamamlıyor. AIESEC’in benim açımdan dezavantajları da var. Her şeyden önce, eğitim fakültesi öğrencilerine pek uygun değil ve bünyesinde yaptığı birtakım sınavlar için ücret ödemeniz gerekiyor. Üniversitede gittiğim ilk tanıtım toplantısında bu bilgiyi aldıktan sonra daha başta yolları ayırdım. 🙂 Ancak dediğim gibi, mühendislik, işletme, uluslararası lojistik, finans yönetimi gibi bölümlerde okuyan arkadaşlar yurtdışında staj deneyimi kazanmak istiyorlarsa önce araştırarak bilgi sahibi olsunlar, sonra tanıtım toplantısına giderek kafalarındaki soru işaretlerini gidersinler ve sonunda fırsatını bulurlarsa Çin’dir, Japonya’dır, Rusya’dır, yapıştırıp gitsinler. 😉 “Hocam, yalnız ben Konya’nın Karapınar ilçesindeki Selçuk Üniversitesi Karapınar Aydoğanlar Meslek Yüksek Okuluna yerleştim. Orada AIESEC’in olanaklarından nasıl yararlanabilirim” diyorsanız, bu da AIESEC’in bir diğer dezavantajı çünkü Türkiye’de sadece İstanbul, Adana, Ankara, Antalya, Bursa, Denizli, Eskişehir, Gaziantep, Gazimağusa (K.K.T.C.), Isparta, İzmir, Kocaeli, Konya, Kütahya, Sakarya, Samsun ve Trabzon şehirlerinde aktif birimleri bulunmaktadır.

4. AEGEE:  Yine bu sıralamada istisna olan bir başka program AEGEE. Öncelikle Fransızca açılımını ve anlamını verelim: Association des États Généraux des Étudiants de l’Europe yani kısaca Avrupa Öğrencileri Forumu. AEGEE’nin güzel tarafı, katılım için para ve sınav zorunluluğu olmadığı gibi birebir bölümünüzle veya derslerinizle alakası yok. Daha çok üniversite öğrencilerinin bir araya gelip sosyalleşmeleri sağlayan bir gönüllü gençlik topluluğu. İzmir’de AEGEE’nin Bornova’da düzenlediği tanıtım toplantısına da gitmiştim ancak bana çok hitap etmediğine karar vermişim ki bir daha yolum kesişmedi. Ancak AEGEE’nin Summer University denilen gençlik değişim programına katılan arkadaşlarım oldu. Genellikle Polonya’ya gittiler. Katılım için gerekli masrafları cebinizden ödüyorsunuz ancak ne Summer Camp of America ne de Work and Travel kadar tuzlu olur. Özellikle yeşil pasaportu olanlar vize engeline takılmayacakları için direkt biletlerini alabilirler.  Summer University dediysek üniversiteyle bir alakası yok, sadece adı öyle. Genellikle yazın Avrupa’daki ülkelerde gençler 2 haftalık değişim için bir araya geliyorlar. Almanya’da EVS yaparken AEGEE gençlik değişimlerinin çok ciddiye alındığını görüp şaşırmıştım çünkü benim İzmir’de gördüğümden çok daha profesyoneller yapıyorlardı bu işi. Ya da Alman olup her şeyi ciddiye aldıkları için de olabilir. 😀 AEGEE, maalesef AIESEC’te olduğu gibi her şehirde bulunmuyor. AEGEE’nin bulunduğu şehirlerimiz ise şöyle: Adana, Ankara, Çanakkale, İstanbul, İzmir. Bu arada ek bilgi, Erasmus için İzmir’e gelen öğrenciler de bu AEGEE takımıyla takılırlar. Pratik yapacak yabancı arkadaş arıyorsanız, şansınızı deneyin derim.

5. International Voluntary Work Camps (Uluslararası Gönüllü Çalışma Kampları): Evet, gayet iyi gidiyoruz ve geldik şimdi okuldan bağımsız ne transkript ne de dil sınavı isteyen uluslararası gönüllü çalışma kamplarına. Şimdi, sevgili gençler, kamp dediysek ne olur bildiğiniz çadır kampı sanmayın. Programın adı Summer Camp of America’da olduğu gibi içinde “kamp” kelimesi geçiyor diye gittiğinizde çadırda kalacağınızı aklınızdan çıkarın. Kalsanız da bu etkinliklerin bir parçasıdır. Korkmayın yani. =D Şimdi, bu program için yine yeşil pasaportu olanlar şanslı çünkü program ücreti olan 225 Euro’yu ödedikten sonra biletinizi hemen alabilirsiniz. Bundan anlaşılacağı üzere pasaport, vize, uçak bileti masrafları size ait ancak programa katıldığınızda yeme-içme ve konaklama gibi masraflar proje ev sahibinin sorumluluğunda. “Hocam, ben henüz üniversiteye başlamadım, ancak artık yaşım 18 oldu, pasaport-vize işini de hallederim. Ben bir an önce yurt dışında bir etkinliğe katılayım” diyorsanız, işte bu program tam size göre. Nasıl başvurulur, detayları nelerdir? Arkadaşlar, İstanbul’da bulunan GENÇTUR, Türkiye’de bu işin uzmanı. Ben henüz bu programa katılmadım ancak GENÇTUR, EVS’ye gönderici kuruluşumdu. Mekan Taksim’de (How can I get to Taksim?) =D Bu arada bu program için 16 yaş ve üzeri katılım mümkün. Yani üniversite öğrencisi olmanız da gerekmiyor, yirmili yaşlarda da. Kısaca, pasaport, vize, program ücreti ve uçak bileti hazırsa parayı veren düdüğü çalıyor. 😀 GENÇTUR’un web sitesini inceleyerek detaylı bilgi alabilirsiniz. Gelecekte bu programla İspanya’da, belki Barcelona’da bir arkeolojik bir kazıya katılma ve içimdeki Indiana Jones’u ortaya çıkarma şansım olur. 😀 Eğer üniversite çoktan bitmiş, artık yurt dışına bir gideyim ancak herhangi bir tur şirketiyle tura katılan, her gördüğü binanın önünde fotoğraf selfie çekinen instagram bağımlılarıyla veya her gördüğünü satın almak isteyen alışveriş manyaklarıyla gezmeyeyim, gitmişken de diğer ülkelerde başka insanlara bir araya gelip ortaya bir emek koyayım ve kültürlenip döneyim diyorsanız pasaportu (10 yıllık 1155 TL), vizeyi (Schengen vizesi 80€), uçak biletini yazırlayın. “Ahmet, hoca para yok” diyorsanız, “bu yıl iPhone’nunuzu yinelemezseniz de olur” diyorum. Bu arada iPhone, Apple ve Steve Jobs ile bir sorunum yok. =D

6. Interrail: İçinizdeki Evliya Çelebi’yi ortaya mı çıkarmak istiyorsunuz? Tek bir tren biletiyle bir sürü Avrupa ülkesini baştan başa gezeyim mi diyorsunuz? O zaman Interrail’i araştırıp öğrenme vakti geldi. Interrail tek bir biletle sizin belirlediğiniz ülke grubunda ve zaman aralığında Avrupa’da trenle seyahat etme özgürlüğü sunuyor. Maalesef içimde kalan ve henüz yapmadığım bir olay ancak ileride bir gün mutlaka yapacağım çünkü ölmeden önce yapılacak 100 şey listemde en yukarıda bir yerde duruyor. 🙂 Ben EVS sonrası Interrail biletiyle geze geze Türkiye’ye dönme hayalleri kuruyordum ancak nasip olmadı. 🙁 Buradan anlaşılacağı üzere Interrail’de artık yaş sınırı kalktı ancak 17-26 yaş arasındakilere bilet doğal olarak daha ucuz (186 euro’dan başlayan fiyatlarla). Buradan sizlere tavsiyem sırf Interrail için bilet alıp Avrupa’ya gitmektense Erasmus stajı, Erasmus öğrenim veya EVS için orada bulunuyorken bu maceraya atılmanız. Tekrardan vize vs. ücreti ödemenize gerek kalmayacağı gibi Türkiye’deki kur farkından dolayı bilet size daha ucuza gelecektir. Örnekle açıklayayım; Erasmus stajı için Belçika’ya gittiniz ve stajınız bittiğinde kendinize 2 haftalık bir zaman belirleyip bu zaman aralığında trenle Belkiça’dan başlayarak diğer ülkelere seyahat ederbilirsiniz. Cebinizde pasaport, vizeniz ve Interrail biletiniz olduğu sürece herhangi bir seyahat engeliyle karşılaşmayacaksınız. “Hocam, ben yine de Türkiye’den biletimi alıp geze geze Avrupa’ya gitmek istiyorum” da diyebilirsiniz. O zaman size tekrar GENÇTUR’u önereceğim. Ya da Türkiye’den uygun bir uçak bileti bulup yurt dışına uçun, oradan Interrail biletinizi alın, geze geze Türkiye’ye dönün. Interrail’de dikkat etmeniz gereken ilk kural hafif seyahat etmenizdir. Bütçenizi de tamamen kendiniz belirleyeceğiniz için az eşya, bol hareket kuralını unutmayın. Konaklamayı en ucuza denk getirmek için ya çadırınız ve uyku tulumunuz yanınızda olsun, ya hostel dediğimiz uygun fiyatları yerlerde konaklayın ya da tren yolculuklarını geceye denk getirin ve trende uyuyun ya da hava alanı veya istasyonlarda uyuyun. Dediğim gibi, Interrail biraz maceraperestlerin işi, çok detaya ve her şeyi planlamaya gerek yok. Sevdiğiniz insanla yaparsanız, hayatınızın en iyi tecrübelerinden olacağı gibi, sevmediğiniz birisiyle yaparsanız yine unutamayacağınız kötü bir tecrübe olacaktır. Sonuçta ne derler bilirsiniz: İnsan ya seyahatte ya ticarette tanınır. 😉

7. EVS: Madem yukarıda değindik bu EVS dosyasını detaylıca ele alalım. Önce İngilizce açılımı ve anlamı: European Voluntary Service, yani Türkçesi Avrupa Gönüllük Hizmeti. Bu yazıya aldığım istisna programlardan biri olduğunu hemen en başta belirteyim. Birincisi üniversite öğrencisi olmanıza kesinlikle gerek yok, ikincisi 18-30 yaş arasında olmanız kâfii. Ben EVS’yi uzun dönem ve üniversite mezuniyetinden sonra yaptım. Buradan şunun bilgisini vereyim: EVS hem kısa dönem (2 ay) hem uzun dönem (azami 12 ay) bir program. Katılım içim herhangi bir ücret ödemeniz gerekmediği gibi, vize, uçuş, yeme-içme, konaklama, sağlık sigortası, dil kursu ve şehir içi ulaşım, evinizde kullandığınız internet dâhil tüm masraflarınız Avrupa Birliği fonu tarafından karşılanıyor. Ayrıca aylık 300 euro cep harçlığı alıyorsunuz.

Avrupa Gönüllülük Hizmeti, tüm AB ülkerini kapsadığı gibi AB’ye aday ülkeleri de kapsıyor. Doğal olarak ülkemize de EVS için gelen birçok gönüllü mevcut. Pekiyi, neler gerekli? Her şeyden önce Türkiye’den bir tane gönderici kuruluş, gitmek istediğiniz ülkeden bir ev sahibi kuruluş, gittiğinizde yer alacağınız bir proje, pasaport, motivasyon mektubu, başvuru formu. Benim gönderici kuruluşum yukarıda değindiğim gibi GENÇTUR idi, gönderici kuruluşun sizin yaşadığınız şehirde olmasına gerek yok. Onlarla internet ortamında veya telefonla iletişime geçebilirsiniz. Gönderici kuruluşa kesinlikle para ödenmez, aynı şekilde de ev sahibi kuruluşa da para ödenmez! Bir EVS’cinin tüm masrafları AB hibe fonlarından karşılanır çünkü. Ben Magdeburg’ta lkj’de Pathfinder projesine kabul aldım. Projeyi ise internetteki veri tabanından e-posta göndererek buldum. Branşım Almanca olduğu için ben Almanya’yı tercih ettim ancak siz başka ülkeleri de değerlendirebilirsiniz.

EVS’de haftalık azami 35 saat çalışma süresi var, ancak bu çalışma ağır emek gücü gerektiren işler değil. Örneğin ben ofis ortamında bilgisayarda dernek ve proje hakkında çıkan haberleri tarıyor, bunları proje koordinatörlerine rapor olarak sunuyordum. Gençlere yönelik yaptığımız kişisel gelişim seminerlerinde ise energizer veya ice breaker denilen kaynaşma oyunları vs. oynatıyordum. EVS’in bana en büyük katkısı elbette önce dil alanında oldu. Sonrasında Almanlarla dernek ortamında proje odaklı çalışma fırsatını yakaladım. Magdeburg’daki tek Türk EVS’ci bendim ancak diğer ülkelerden gelen başka gönüllülerle bir aile gibi olduk. Yani başka kültürleri tanımak için de çok güzel bir olanak. EVS boyunca bir sürü tatile denk geldim ve yıllık izin gibi verilen uzun tatillerde çok seyahat ettim. 12 ay AB’de yaşayanlara oturum izni veriliyor ve oturum izni aldıktan sonra istediğiniz AB ülkesine elinizi kolunuzu sallayarak gidebiliyorsunuz. Daha önce de söylemiştim, yurt dışına çıkmama bahanesi olarak bana parayı söyleyenler çok oldu, ancak köprünün altından geçen sular gibi kaçırılan nice fırsatlar olduğunun farkında mısınız?

Pekiyi, EVS’de başka ne tür projeler olabilir? Her şeyden önce proje konuları çok geniş ve binlerce proje var. Proje konusu sizin ilgi alanınıza girmeli veya gelecekte yapacağınız mesleğe doğru bir adım olmalı. Örneğin, okul öncesi veya İngilizce öğretmenliği düşünüyorsanız bir kreşte bir yıl gönüllü olarak çalışmak hem sizin yabancı dilde çok pratik yapmanızı hem de mesleki tecrübe kazanmanızı sağlar. Aslında bu olay Amerika’da “gap year” (boşluk yılı) ve Almanya’da “Verlängerungsjahr” (uzatma yılı) olarak bilinir. Gençler üniversiteye başlamadan önce bir yılını okuyacakları mesleğe yakın işlerde gönüllü olarak çalışırlar ve o bölümlerin kendilerine uygun olup olmadıklarını yaşayarak öğrenirler. Hatta Almanya bu işi çok ciddiye alıp EVS haricinde Alman hükümeti ve eyaletler tarafından finanse edilen ve Alman vatandaşlarına yönelik olan BFD (Bundes Freiwilliger Dienst [Federal Gönüllü Hizmeti]) ve FSJ’yi (Freies Soziales Jahr [Gönüllü Sosyal Hizmet Yılı]) her yıl uygular. Başka bir örnek daha vermek isterim; bir Alman genci bizdeki önlisansta yer alan iki yıllık yaşlı bakım hizmetleri okumaya karar verdi (Almanya’da Fachhochschule’de 3 yıl). Kıçına motor takılmış gibi koşa koşa üniversiteye başlamıyor; önce bir yıl boyunca bir huzurevinde yaşlılarla bir yıl gönüllü olarak çalışıyor. Bu esnada okumaya karar verdiği bölümün ona uygun olup olmadığına görüyor. Uygun olmadığına karar verirse değişikliğe gidiyor. Yani tecrübe sahibi olarak, iş içinde iş yaparak böyle bir karar alıyor. Çok mantıklı değil mi? 🙂

Sonuçta şunu söyleyerek bu maddeyi sonlandırayım: EVS’yi üniversite öncesi yapmanızı kesinlikle tavsiye ederim, ben Almanya’da birçok lise mezunu 18 yaşında gönüllü gördüm. Ve projenizin üniversitede okuyacağınız bölümle ilişkisi olsun, veterinerlik düşünüyorsanız hayvan barınağında çalışmak gibi. EVS’de gittiğiniz ülkede okumanın yollarını araştırın hatta gidin üniversitelerde detaylı bilgiler alın, yüz yüze konuşun. Tabii, Türkiye’den 18 yaşında liseyi bitirip Avrupa’ya tek başına gidecek kaç kişi çıkar, orasını bilemem tabii, çünkü biz 3 saatlik üniversite sınavına sülalecek (!) giden bir milletiz. 😀 Ya da üniversite mezuniyetinden sonra gidenler mutlaka yüksek lisans imkanlarını, özellikle bursları çok iyi araştırsınlar. EVS’den sonra çok daha iyi bir adım atabilirsiniz kariyer yolculuğunuzda.

8. Au-Pair: Kardeşi olup ona bakmayan yoktur herhalde! Kardeşiniz yoksa bile komşunuzun çocuğuna, kuzeninize vs. bir süre dadılık yapmışınızdır. Au-Pair için modern mürebbiyelik diyebiliriz. Ülkemizde çok bilinmese de yurtdışında oldukça yaygın. Farklı bir ülkede bir ailenin çocuğuna bakıcılık yaparken ailenin yanında konaklıyorsunuz. Genelde Amerika, İngiltere, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi ana dili İngilizce olan ülkeler tercih edilse de diğer ülkelere de başvuru yapabilirsiniz. Örneğin bir arkadaşım Almanya’da Au-Pair olmuştu.

Efendim, söylemeye gerek yok, Au-Pair’de kızlar öncelikli, erkekler üzgünüm ancak bazı ülkeler (Amerika) Türkiye’den erkek (!) Au-Pair kabul etmiyormuş. Au-Pair için üniversite mezuniyeti veya diploma şart değil ancak gittiğiniz ülkenin dilini bir nebze de olsa bilmeniz gerekiyor. Work and Travel vize görüşmesinde olduğu gibi konsolosluk çalışanı size İngilizce sorular soracaktır. Ayrıca, ailelerle internetten görüntülü görüşerek birbirinizi tanıma süreciniz olacak. Ancak çok akıcı bir İngilizceye gerek yok, kendinizi tanıtın, karşı tarafı anlayın yeter. Çünkü Au-Pair olarak gittiğiniz ülkede ev sahibi aile sizi dil kursuna göndermekle mükellef. Pekiyi, evde kalıp, çocuğa bakıp sadece dil mi öğreniyorsunuz? Au-Pair’lik yaparken bulduğunuz bir eğitim kurumunda eğitiminize devam etmeniz de mümkün. Sonuçta aile size çocuğa baktığınız haftalık 45 saat süre için 195 dolar ödeme yapıyor. Tabii bu ücret Amerika için geçerli, ülkeden ülkeye çalışma saatleri ve ücretler değişebiliyor, bunu da internetten araştırarak öğrenebilirsiniz.

 Au-Pair programından yararlanmak için aracı şirketlere başvurmak gerekiyor. Şirketler sizi bu süreçte yönlendiriyor. Şirketlerin alacağı ücrete gelirsek şirketler ortalama 1000 veya 1100 dolar gibi bir ücreti sizden talep edeceklerdir. Ayrıca Au-Pair olarak Amerika’ya gitmek için J1 (Job 1) vizesi dediğimiz vizeyi almak gerekiyor. Bunun maliyeti ise 160 dolardır. İstanbul’daki Truva Yurtdışı Eğitim Danışmanlığı’nı an itibariyle Amerika’da Au-Pair olan arkadaşım Büşra Engin tavsiye etti. Bu arada Büşra’nın Au-Pair’lik sürecini Büşra Engin Youtube kanalından takip edebilirsiniz. Sorularınız olursa yorumlarda kendisine sorabilirsiniz.

Aklınızda şu soru varsa cevaplayayım: “Hocam, ben Au-Pair olarak 1 yıllığına gittim ancak sürem dolunca geri gelmek zorunda mıyım?” El-cevap: Hayır, J1 vize tipinizi öğrenci vizesine çevirebilirsiniz. Bunun için biraz önce bahsettiğim gibi herhangi bir yüksek öğrenim kurumuna kayıt yaptırmanız gerekiyor. Aile bu süreçte size maddi olarak yardımda bulunacaktır. Au-Pair olarak giden ancak bir daha Türkiye’ye dönmeyen arkadaşlarım oldu mesela. 😀 “Hocam, yaş kriteri var mı?” El-cevap: Evet, var. Au-Pair olmak için 18-27 arasında olmanız gerekiyor. Ve özellikle Amerika’daki aileler Au-Pair’in ehliyeti olmasını zorunlu tutuyorlar. O yüzden Au-Pair’lik düşünüyorsanız, ehliyetinizi alın çünkü Amerika’da toplu taşıma Avrupa’daki gibi yaygın değil, aile size bir araç tahsis edebilir ya da ilk aylığınızla gider 500 dolarlık bir araba satın alabilirsiniz. Şaka değil!!! Benzin zaten sudan ucuz. 😛 “Hocam 1 yıllık süreyi 2 yıla uzatmam mümkün mü?” El-cevap: Evet, bu mümkün, ancak bu süreçte ülkeye giriş çıkış yapamıyorsunuz (Vay özgürlükler ülkesi Amerika :D). “Pekiyi, hocam, yanında konakladığım ve çocuğuna baktığım aile problem yaşarsam evimi (doğal olarak iş yerimi) değiştirebilir miyim?” Evet, bu da mümkün. sonuçta kimse sizi silah zoruyla orada tutmuyor, isterseniz tamamen Türkiye’ye de dönebilirsiniz.

Evet, sona gelecek olursak… Gördüğünüz üzere katılabileceğiniz bir sürü program hakkında detaylı bilgi vermeye çalıştım sizlere. Bu bilgilerde değişiklik olabilir, o yüzden güncel bilgiye internetten araştırarak ulaşmanızı tavsiye ederim. Unuttuklarım veya atladıklarım varsa affınıza sığınırım. Yukarıda birkaç şirket isminden bahsettim. Bu şirketlerin benim bu yazıyı kaleme aldığımdan haberleri bile yok, o açıdan aklınıza “Hocam, yazıya sponsor veya reklam almış, bu yazıda ürün yerleştirme var” diye düşünceler gelmesin. akyolahmet.com sonsuza kadar ücretsiz kalacak ve asla reklam almayacak çünkü kralların reklama ihtiyacı yoktur. 😀

Saygılar,

Ahmet AKYOL

Kafayı Kullanma Kılavuzu XXVII – Work and Travel’da İngilizce Öğrenilebilir mi?

Merhaba sevgili gençler,

Muhtemelen sizler bu yazıyı okurken 2020 YKS sonuçları da açıklanmış olacak. Herkes sıralama, puan, bölüm, tercih telaşına düşmüşken ben de sizlere bana en sık sorulan sorulardan bir tanesinin cevabını vereceğim: “Work and Travel’da İngilizce Öğrenilebilir mi?” Bunu sadece Work and Travel olarak düşünmeyelim tabii ki. Daha önce yazdığım kafayı kullanma kılavuzlarında birçok yurt dışı imkânlarından bahsetmiştim. Bu yazıda hem önce bu programlar hakkında daha detaylı bilgi vereceğim hem de yazımıza konu olan sorunun cevabını en sonda yanıtlayacağım. Bununla birlikte bir de bonus var. Onu da en sonda göreceksiniz. “Hocam, tercihle ilgili yazı gelmeyecek mi” demeyin, çünkü daha önce birden fazla yazı paylaştım. Yine de şuraya not düşeyim de sizlere bu zorlu dönemde ışık tutsun:

Kafayı Kullanma Kılavuzu XV – Üniversite, Bölüm ve Meslek Seçimi 

Kafayı Kullanma Kılavuzu XIII – Nasıl Başarısız Olunur?

Kafayı Kullanma Kılavuzu XI – Nasıl Tercih Yapılmaz?

Tercih döneminde kafa karıştıran ve yurt dışıyla ilgili olan bir iki noktaya da dikkat çekmek isterim. İki yıllık diye bilinen ön lisans programına yerleşen öğrenciler de Work and Travel programıyla Amerika’ya ve Erasmus öğrenim ve staj programıyla Avrupa’ya gidebilir. Ancak açık öğretim fakültesi öğrencileri ne Work and Travel’la Amerika’ya ne de Erasmus öğrenim ve staj programıyla Avrupa’ya gidemez.

Bu kısa girişten sonra kaldığımız yerden tecrübelerimizi aktararak, balığı vermeyi değil balık tutmayı öğretmeyi hedeflediğimiz yazımıza devam edelim.

1. Erasmus Staj Programı: Belki daha önce duydunuz belki duymadınız, evet, üniversite öğrencilerinin başvurabileceği böyle bir staj programı var. Bu program için üniversiteye yerleştikten sonra Spor, Kültür ve Sanat Daire başkanlığında bulunan International Office veya Erasmus ofisi denen büroya gidin, kendinizi tanıtın ve detaylı bilgi alın. Bazı üniversitelerin bazı bölümleri anlaşmalı kurumlara öğrenci yolladığı gibi siz bireysel olarak da kendiniz staj ayarlayabilirsiniz. “Hocam yol yoldam gösterin” derseniz, bana istediğiniz zaman ulaşabilirsiniz. Ancak yurt dışına çıkabilmenin ilk şartı olan pasaportlarınızı şimdiden hazırlayın. 🙂 Örneğin, İngilizce öğretmenliği okuyorsanız yurt dışında herhangi bir Avrupa Birliği ülkesinde bir kreşte stajyer İngilizce öğretmeni olarak çalışabilirsiniz. “İyi de hocam ben orada ne öğretebilirim” diye soracak olursanız önemli olan sizin ne öğrettiğiniz değil, sizin ne öğrendiğiniz. 😉 Siz, yine de böyle bir yaş grubuna sayılar, renkler, organlarımız gibi temel şeyleri öğretebilirsiniz. Öğretmenlik zaten üniversitede, fakültede, KPSS kursunda öğrenilecek bir şey değil, öğrenciyle dört duvar arasında karşı karşıya kaldığında öğrendiğin bir şeydir.

Evet, kendi alanımdan detaylı bir örnek oldu bu, biraz daha alanımın dışına çıkayım. Örneğin, veteriner laborantlığı okuyorsunuz ve kendinize alanınızda çok şey katmayı hedefliyorsunuz. Mesela, gelecekte büyük süt mandıralarında (Sütaş, İçim, Torku vs.) 🙂 çalışmak istiyorsunuz. Bu konuda Avrupa’da en iyi neresi acaba diye araştırma yaptığınızda karşınıza coğrafi alanı memleketim Konya kadar olan Hollanda çıktı. Adamlar bu konuda zirveyi temsil ediyor ve siz de orada bir staj ayarlamak istediniz. Google’ı açın ve size uygun olacağını düşündüğünüz kurumlara, şirketlere e-posta ile başvuru yapın. Başvuru esnasında önceden hazırlanmış olan İngilizce özgeçmişinizi, motivasyon mektubunuzu, dil seviyenizi gösteren dil belgenizi, pasaportunuzun taranmış ön yüzünü, öğrenci belgenizi başvuru yazınızla birlikte yollayın. Kaç tane kuruma yollayalım gibi gereksiz bir soru sorarak adamı şey etmeyin, olana kadar yollayın! Sanki taş atıyorsunuz da kolunuz yoruluyor. 😀

İşte bu noktada, “Hocam, siz böyle güzel anlatıyorsunuz da bu işin şartı şurtu nedir” bilmek hakkınız. Her şeyden önce Erasmus stajının bölüm dersleriyle ve sınavlarınızla alakası yoktur. Bireysel olarak başvurup kabul aldıktan sonra vize alır gidersiniz ve 90 günlük staj süresini tamamladıktan sonra dönersiniz. Dil bilmeyenlere kötü haber, Erasmus stajına başvurmak için üniversitenin yaptığı (bu sınav tarihi üniversiteden üniversiteye değişir, ben 2012’de Dokuz Eylül üniversitesinde Mart ayında Almancadan girmiştim) Erasmus dil sınavına girip belli bir puan almak zorunludur. Dil sınavına da girdiniz, belli bir puan aldınız, pekiyi ücret vermek gerekiyor mu? İşte şimdi güzel haber! Erasmus stajına gidecekler Erasmus staj bursu alırlar. Burs miktarı ülkelere göre değişir ancak Euro kurunun alıp başını gittiği günümüzde Almanya için aylık burs miktarı 500€ ve üç aylık burs miktarı tek seferde hesabınıza yatacak, etti mi size 1500€. Neeyyy, 1500 x 8 TL desek euro kuruna, o da yapar 12000 TL (tipik Türk kafası :D) Ohhh, Allah, Euro ya kulum dedi. 😀 Yok, yok, siz hemen bu topa girmeyin çünkü bu bursu staja giderken değil staj dönüşü alacaksınız çünkü gittiğiniz kurumda 90 günlük staj süresini tamamladığınızı üniversitenizin Erasmus ofisine ispat etmeniz gerekir (Staj sonunda kurum size imzalı, kaşeli bir onay yazısı verecek). Hem hemen parayı çarçur etme hayalleri kurmayın, o 1500 Euro sizin belki de sonraki maddelerde bahsedeceğim Summer Camp of America veya Work and Travel masrafınız olur. 😉

Pekâlâ, konaklama ve yeme içme ne olacak? Onu da siz gitmeden önce gerek kurumla yazışarak gerek internetin nimetlerinden faydalanarak farklı bağlantılar kurarak halledeceksiniz. Belki kurumun size sağladığı lojman vari bir yerde kalarak konaklamayı bedavaya getireceksiniz (ki bunu yapan arkadaşlarım vardı, siz de yaparsanız, helal olsun size de!), belki üç ay birinin evinde bir oda tutacaksınız ki gittiğiniz ülkenin ana dilini konuşan native speaker dediğimiz bir yerlinin evinde kalırsanız dil açısından mükemmel pratik fırsatı yakalamış olursunuz. Ve son olarak birçok üniversite yurdu yurt dışından gelen uluslararası öğrenciler için açık oluyor ve üniversite yurt yönetimleriyle yazışarak yurtta da kalabilirsiniz. Bu da size farklı milletlerden bir sürü insanla tanışma ve değişik kültürleri tanıma fırsatı sağlar.

Hemen, aklınızdaki soruyu cevaplayayım: Hayır, ben Erasmus staj programına katılmadım ancak katılan birçok arkadaşıma yardımcı oldum hatta onları Erasmus stajı sürecinde gittikleri ülkelerde ziyaret ettim. Elbette ben de isterdim Erasmus stajı yapmayı ancak siz sevgili öğrencilerim giderse ben de yapmış kadar olurum. 🙂 Erasmus stajının en sevdiğim tarafı Avrupa’nın yaz aylarına denk gelmesi ki iklim şartları gerçekten çok önemli. Avrupa’nın kışına Erasmus öğrenimde değineceğim.

2. Summer Camp of America: Summer Camp of America programına İzmir’deki Partner Educational Şirketi sayesinde başvurmuştum. Türkiye’nin neresinde okursanız okuyun programa başvuru yapabilirsiniz. 2011 yılında başvurduğum ancak kabul alamadım. =D Ama olsundu, bu olmayınca Work and Travel’a gitmiştim. B planı her zaman iyidir. 😉 Summer Camp of America’nın en sevdiğim yanı gerçekten Amerikalılarla çalışmanız. Konseptten biraz bahsedecek olursam, Amerika’nın bir sürü farklı yerinde 18 yaş arası Amerikalı gençler için yaz kampları var ve siz o kamplarda eğitmen veya personel olarak çalışıyorsunuz. Kampta eğitmen olmak için anlatmaya gerek yok, İngilizce seviyenizin gerçekten iyi olması gerekiyor. Bir örnekle açıklamam gerekirse, BESYO öğrencisiyseniz, gittiğinizde çocuklara futbol oynatacak kadar İngilizcenizin iyi olması gerekiyor. Ya da güzel sanatlar fakültesi öğrencisi iseniz kampçılara resim çizdirirken akıcı konuşmanız şart. Zaten siz programa başvurduğunuzda Türkiye’deki şirket sizinle İngilizce mülakat yapacağı için tam olarak hangi pozisyonda çalışabileceğinizi alenen belirtecek. İngilizceniz çok iyi değil ancak aşçılık okuyorsanız işte size Türk mutfağını Amerikalılara tanıtma fırsatı! Adamlar hamburger, patates kızartması ve pizzadan başka bir şey yemiyor, menemen yapsanız bile Michelin 5 yıldızlı restoran şefi muamelesi görürsünüz ki annenizden öğrendiğiniz beş altı çeşit menüyle kampın yıldızı bile olabilirsiniz. 😉

Yine yaz aylarına denk geldiği için kamptaki günleriniz tadından yenmez oluyor ve işin güzel tarafı bu programda uçak biletiniz, konaklamanız, yeme-içmeniz, tam kapsamlı sağlık sigortanız şirkete ait. Program ücreti 768 Euro, an itibariyle biraz fazla gibi gelse de ben size Erasmus staj bursunu har vurup harman savurmayın demiştim. 😀 Pekiyi, o kadar para veriyoruz ancak hiç mi cebimize iki üç cent gelmiyor diye merak edenler için elbette kamp sonunda kamp süresi boyunca yaptığınız hizmetlerin karşılığı olarak cebinize miktar kalacak. Kamp personeli minimum 1300$ kazanıyor 9 haftalık, eğitmenlerse 850-1300$ arası kazanıyor yaşa ve deneyime göre aralığı belirliyorlar. Tabii tüm bunlar harçlık vs. dışında olduğu için fazlasını kazanabilirsiniz. Hemen dönerken bir iPad, iPhone, iMac, fotoğraf makinesi alayım, demeyin, bakın o parayı şurada kullanacağız:

3. Work and Travel: Gidip gelenler arasında Wat the f.ck diye geçen programımız hakkında internette biraz araştırma yaparsanız ballandıra ballandıra anlatanla lanet okuyan bir sürü insan görürsünüz. Her şeyden önce, yurt dışı açılımını direkt Work and Travel’la yapanlar gerçekten büyük kumar oynuyor çünkü sizi orada neyin beklediğine dair hiçbir fikriniz olmuyor. Ben Work and Travel’dan önce 1-2 haftalık Avrupa Birliği gençlik değişim programlarına katılıp birçok ülkeye gitmiştim. Konuyla ilgili yazımı da bu yazıdan sonra dönüp okumanızda fayda var: Kafayı Kullanma Kılavuzu XXI – Neden Work and Travel, Erasmus & EVS Yaptım? Work and Travel, Erasmus öğreniminin aksine öğrenciliğiniz bitene kadar her yaz katılabileceğiniz ücretli bir program. Kesinlikle bölümünüzle veya derslerinizle bir alakası yok ancak not ortalaması önemli. Dörtlük sistemde en az 2 not ortalaması şart çünkü Amerikan konsolosluğuna gittiğinizde başvuru evrakları arasında güncel bir transkript göstermeniz gerekiyor. Work and Travel’da dil şartı yok, herhangi bir dil sınavına girmeniz veya dil sertifikası sunmanız istenmiyor ancak konsolosluk çalışanı Amerikalı ve sizinle vize görüşme esnasında İngilizce konuşuyor ve yapacağınız işle ilgili soru soruyor. İngilizce bilmediği için değilde o anda heyecandan konuşamayan ve soruyu anlamayanları eleyebiliyorlar. Vize alıp Amerika’ya gidenlerdense McDonalds’a girip İngilizce sipariş veremeyenleri de gördüm. Bazıları araya kaçmış herhalde. 😀

Pekiyi, Work and Travel’da İngilizce konuşamayan biri nasıl orada çalışıp yaşayabiliyor? Cevabı basit. Hoca hocayı Mekke’de, hacı hacı tekkede bulur lafından anlaşılacağı üzere WaT’çı WaT’çıyı Amerika’da buluyor. 😀 İngilizcesi iyi olan biri sizin adınıza Amerikalılarla muhatap oluyor. Ya da Work and Travel’daki bazı işler Türkiye’de bile aklınıza gelmeyen ya da gelse de yapmayacağınız işlerden. Değil İngilizceye Türkçeye bile ihtiyacınız olmaz. Bunlardan en ünlüsü Alaska’daki balık çiftlikleri! Aman siz oralara bulaşmayın da daha çok insanın (!) olduğu ve nispeten İngilizce pratik yapabileceğiniz eğlence parkları veya restaronlarda filan çalışın ki insanlarla etkileşime girme şansınız olsun. New York’un göbeğinde Türk restoranında mutfakta bulaşık yıkayanı da gördüm, New Jersey’de Türk fırınında ekmek kasası taşıyanı da. Bu arkadaşların yaptığı işleri küçümsemiyorum ancak Work and Travel’da amelelik yapacaksanız, bu kadar mesafeye ve masrafa gerek yok, gidin Akdeniz sahillerinde turizmde çalışın. Haa, “Hocam, dolar candır” diyorsanız, üniversiteye başlamadan, Work and Travel’a gelmeden en az birkaç farklı işte çalışın ki sonra iş yapmak zorunuza gitmesin. Yoksa, Work and Travel’ın sadece “Travel” kısmını yapıp dönersiniz. 😛

Evet, şimdi gelelim bana. 🙂 Arkadaşlar, ben Work and Travel’da pedicab driver olarak çalıştım. Bu iş için ehliyetinizin olması şart ve bir de sakın normal bisiklet sanmayın, sizin ağırlığınız, artı iki-üç yolcunun ağırlığı, artı bisikletin kendi ağırlığı derken arabalara koşulan yük hayvanlarının ne çektiklerini ben o zaman anladım. 😀 Kısaca şuydu: Üç tekerlikli kocaman bir bisiklet hayal edin, arkasındaki iki kişinin oturabileceği gölgelikli bir koltuk, sabah sekiz akşam beş New York-Manhattan’daki o meşhur Central Park’ta bisiklet taksi şoförlüğü yaptım ve bu işi çok sevdim. Şimdi YBR ile gezdiğime bakmayın canım, ben üniversitede bisikletten inmezdim ve at bacağı gibi kaslı bacaklarım vardı. 😀 Şaka bir yana kondisyonum gerçekten iyiydi ve keza İngilizcem de. Ayrıca, liseden sonra, üniversiteden önce turizm geçmişim olduğu için Central Park’a gelen turistleri gezdirmek, oranın tarihini anlatmak gerçekten keyifliydi. Hem spor hem pratik yapıyor hem de üstüne para kazanıyordum. Para demişken, dolara ne oldu öyle yav? Ben gittiğimde kur 1.5 idi şimdi ise … Neyse… 1200 dolar program ücreti + 160 dolar vize ücreti + 850 dolar gidiş dönüş bileti + cep harçlığı. Yani kafadan bir 2500 doları gözden çıkarmanız gerekiyor. Şimdi bu kadar yüklü bir miktar için ailesine kredi çektirenler varmış. Lan bu kredi değil, dert. Arkadaşlar, hiç o topa girip anne veya babalarınızı ekonomik bir yük altında bırakmayın. Belki üniversitede yarı zamanlı işlerde çalışarak kazanabileceğiniz bir para miktarı değil ancak ya borç alın ya da biraz önce bahsettiğim gibi Erasmus stajı bursunu veya Summer Camp of America’da yapacağınız birikimi değerlendirin. Hem ben sizin için daha önce finans yönetimine dair bir yazı yazmıştım: Kafayı Kullanma Kılavuzu XIV – Zaman ve Para Nasıl Yönetilir? Hah, işte bunu da bir güzel okuyun (Aspirin gibi adamım ya, her derde devayım). =D

Evet, biraz özetleyeyim. Work and Travel için pasaport, 2500 dolar, not ortalaması (transkript) ve yeterli seviyede İngilizce şart. “Hocam pekiyi, bu kadar masraf yapıp risk alıp gidiyoruz, bari masrafları çıkarabilir miyiz?” İşte finans bilenlerin sorduğu o meşhur soru: Attığım taş (yaptığım masraf [gider]) vurduğum kuşa (elde edeceğim kazanca [gelir]) değecek mi? Bu tamamen sizin harcamalarınıza ve yaptığınız işe göre değişir. Benim tavsiyem sabit tek bir iş yerine özellikle bahşiş alabileceğiniz iki farklı işte çalışmanız. Bu durumda da garsonluk veya pizza servisi sizi gerçekten ihya eder. Liseden mezun olmadan önce yapmanız gerekenler listesinde turizmde farklı işlerde çalışın demiştim ve daha önceki yazımlarımdan biri olan Kafayı Kullanma Kılavuzu XX – Eğitim Sistemi Seni Hayata Hazırlar mı’da bundan bahsetmiştim arkadaşlar, nitelikleriniz önemli. Liseyi bitirince ilk fırsatta ehliyetinizi alın, arabam, motorum yok, ne işe yarayacak diye düşünmeyin. Önemli olan geleceği bilmek değil, ona hazırlıklı olmaktır. Bilgi, belge ve tecrübenin size zararı olmaz. Amerika’da saat ücreti yevmiye alırsınız ve saatte ortalama 7-8 dolar kazanırsınız.  Ben taksici mantığıyla çalıştım, haftalık 200 dolar pedicab kirası ödedim ancak mesai saatlerim içerisinde ne kazandıysam hepsi bana kaldı (bu arada Amerika’da gelir vergisi ödenmeyen tek iş PEDICAB ki bu yüzden Amerikalılar pedicab driver’ları sevmez). Toplam iki buçuk ay ve her Allahın günü çalıştığım bisiklet taksi işinde 11000 dolar kazandım ve 5000 dolar toplam masrafım olmuştu. Geri kalan parayı Work and Travel dönüşü borçlarımı kapatarak bir kısmını da Erasmus öğrenime ayırarak değerlendirdim. Work and Travel’a İzmir’deki Partner Educational Şirketi ile gittim ve bu hayalimi gerçekleştirmemde bana 2000 dolar borç veren dayım Ahmet Eşen’e teşekkürü bir borç bilirim. İyi ki varsın dayı!

4. Erasmus Öğrenim: Erasmus öğrenimini dördüncü maddeye almamın birçok sebebi var arkadaşlar. İlki, Erasmus öğrenimde okul okumaya gidiyorsunuz ve normalde Türkiye’de bölümünüzde ne yapmanız gerekiyorsa Erasmusa gittiğinizde de aynısını yapıyorsunuz: derslere girmek, sunum/proje hazırlamak, sunum, ödev, staj yapmak ve sınavlara girmek. İkincisi, Erasmusa ya kış döneminde eylülde ya da yaz döneminde nisanda ya da 1 yıllığına (yaz-kış) gidebilirsiniz. Neye göre kime göre derseniz üniversite ve bölümün anlaşmasına göre değişir (Bilateral Agreement). Eylülde gideceklere şimdiden Avrupa’da ve hayatta bol şans dileyelim çünkü kış mevsiminin eli kulağında ve depresif günler sizi bekliyor olabilir. 😀 Hele bir de İzmir, Antalya gibi bol güneş alan bir ilimizden gittiyseniz mesela Hollanda’da güneşi gördüğünüz günler ışığı gören tavşan gibi bakakalın. 🙂 Ancak 1 yıllığına giderseniz birinci dönem alışma-ısınma turu olurken ikinci dönem maç gibi olur. İkinci dönem bahar akabinde yaza denk geldiği için güzel ama tam alıştım, oh, mis derken dönem bitiyor. 😀 Ben dördüncü sınıfın ikinci döneminde gittim ve son dönemi orada okuduktan sonra mezun oldum. Burada artı parantez açayım, Erasmus öğrenimi birebir bölümünüzle ilgili olduğu için kaçıncı sınıfta ve hangi dönem gideceğinizi Erasmus bölüm koordinatörünüzden öğrenin. Aynı üniversitede iki farklı bölüm tamamen farklı ülkelere, farklı sınıflarda ve farklı dönemlerde öğrenci gönderebilir. Gittiğiniz ülkede eğitim dilini de iyi öğrenin, Erasmus dil sınavına hangi dilden gireceğinizi de. Ben Almanca öğretmenliği öğrencisi olduğum için Almanya’daki üç üniversiteye başvurmuştum ve eğitim dili doğal olarak Almancaydı. Kendi dönemimdeki Almanca bilen, Almanca dil sınavıyla gelen ve Almanca eğitim alan tek öğrenci olmanın haklı gururu yaşadım. 🙂 Yok, gerçek anlamda çünkü yarı zamanlı olarak bulduğum işe Almancam sayesinde alınmıştım. Bu noktada Erasmus öğrenimle ilgili doğru bilinen yanlışlara bir daha dikkat çekelim.

I. Erasmus’a gitmek için para verilir. Hayır, tam tersine Erasmus’u kazananlar Erasmus bursu alırlar ki stajda olduğu gibi ülkeden ülkeye değişmekle beraber ortalama 500 Euro alırsınız (Bu para genellikle gitmeden ya da siz gittikten kısa bir süre sonra hesabınıza yatar). Eğer öğrenci Erasmus bursu almak için kontejana yerleşemezse tüm masrafları cebinden öder ya da öğrenci bursu kazandı ancak Erasmus’u yarım bırakıp döner, derslere gitmez ve sınavlardan kalırsa Erasmus ofisi yani üniversiteniz almış olduğunuz bursu size seve seve faiziyle ödetir. İşte bu da Erasmus öğrenimini dördüncü maddeye koymamın üçüncü nedeni. 

II. Erasmus okulu uzatır. Normalde üçüncü sınıfın ikinci dönemi gittiniz ve tüm derslerinizi başarıyla verdiniz diyelim ki siz gitmeden bir dönem önce diğer okulun Erasmus koordinatörüyle sizin bölümünüzün Erasmus koordinatörü arasında Learning Agreement denilen bir mutakabat imzalanır. Bu anlaşmada Türkiye’de alacağınız derslerin Erasmus’a gittiğiniz ülkelerdeki denkleri belirlenir ve o derslere girersiniz. Girdiniz ancak başarılı olamadınız, veya devamsızlık yaptınız. İşte o zaman doğal olarak Erasmus okulunuzu uzatmış olur. Yani buna Erasmus demeyelim de SİZ diyelim. 😀

III. Erasmus her üniversitede yok. Arkadaşlar, beni güldürmeyin. Her şeyden önce Erasmus üniversite bazında değil, bölüm bazında imzalanır. Sizin kazandığınız üniversitenin Erasmus’u olup olmaması sorun değil, sizin yerleştiğiniz bölümün anlaşmasının olup olmaması sorun. Örneğin, üniversiteyi kazandınız, Erasmus bölüm koordinatörünü buldunuz ancak o size kötü haber verdi, dedi ki “Bizim bölümün Erasmus’u yok”. Ya böyle bir anlaşmadan onun haberi yoktur, ya da iş yapmak istemiyordur. Hemen pes etmeyin, koordinatörünüzü ikna edin, yurt dışından özellikle sizin gitmek istediğiniz bir ülkeden bulacağınız bir üniversiteden sizinkiyle aynı bölümden biriyle ikili anlaşma yaptırın. İnanın, Mars’a uzay aracı göndertmiyorsunuz, yeterki hemen pes etmeyin ve işin peşinden kendiniz koşun. Ya da şöyle söyleyeyim, karşınıza bir sorun çıktığında bu sorun neden var diye değil ben bu sorunu nasıl çözebilirim diye düşünürseniz beyniniz çözüm odaklı çalışmaya başlar. Zira kendi bölümümden Erasmus’a giden ilk öğrenci benim ve gidene kadar Dokuz Eylül beni dokuz doğurtmuştu. 😀 Olur Böyle şeyler.

Evet, ne dedik şimdiye kadar? Erasmus stajı, Summer Camp of America, Work and Travel ve Erasmus öğrenim. Üniversite öğrenciliğiniz boyunca bu programlardan hepsini yapma şansınız olmasa bile en azından birini yapın arkadaşlar! Denediniz ancak bunlardan hiçbirini yapma şansınız olmadı, üzülmeyin, bu size aktarabileceğim yurt dışı programlarının yarısı bile değil! Daha fazlası için başka bir yazı kaleme almam lazım ki hâlihazırda epey uzattığımın farkındayım.

Gelelim dil olayına… Gençler, çenemin bu kadar düşme sebebi hem yurt dışı programları hem de yabancı dil en büyük tutkum olduğu içindir. Yani, beni  bırakın, bu konular hakkında sabaha kadar konuşabilirim. 😀 Yurt dışına çıkarken pasaport tamam lazım da onu parasını verip bir hafta içerisinde alıyorsunuz. Pekiyi, bu İngilizce ne olacak? Fark ettiğiniz üzere şu ana kadar detaylı bilgi verdiğim yukarıdaki programların hiçbirisinde İngilizceyi şöyle öğreneceksiniz diye bir cümle kurmadım. Yurt dışına gittiğinizde pratik yapacaksınız, native speaker’larla konuşacaksınız. O açıdan kimse sizi karşısına alıp, “My friend, look, what is this? Is this a pencil or pen?” sorusunu sormayacak. O yüzden Erasmus stajında, Summer Camp of America’da, Work and Travel’da ve Erasmus öğrenimde dil öğrenilmez, dil geliştirilir! Tabii ki gittiğiniz ülkede bir kursa gider ve o dille ilgili derslere katılırsanız, o başka. Benim demem şu ki arkadaşlar, dili kendi başınıza evinizde öğreneceksiniz. Daha önce blogumda yabancı dille alakalı birçok yazı kaleme aldım. İsteyenler o yazıları da inceleyebilir.

Ve, evet, en sona sakladığım bonus habere geldik. Bakın, hacıdan dönmüş babanız size böyle kıyak yapmaz haa! 😀 Şimdi arkadaşlar, buradaki bağlantıya tıklayarak Basic English for Beginners’ı ücretsiz bir şekilde telefona, tablete, laptopa, masaüstü bilgisayara indireceksiniz. İngilizce seviyenizin ne durumda olduğu hiç önemli değil, en sıfırdan alacağız. Neden en sıfırdan alıyoruz? Temeliniz ne kadar sağlamsa binanız da o kadar yükseğe çıkar da ondan. Toplam 80 ünite var ve her gün bir ünite çalışacaksınız. Alın size 80 günde devr-i alem! Sonra nereye isterseniz oraya gidin sevgi pıtırıcıklarım… “Hocam, piyasada o kadar kitap varken biz niye sizin hazırladığınız bir kaynaktan İngilizce öğrenelim” diye haklı olarak sorabilirsiniz. Cevabım hazır ki. 🙂 Elin Amerikalısı, İngilizi bir kitap yazarken sizin nasıl dil edindiğinizi düşünerek kitabı kaleme almaz, kendi ana dilinde kendi nasıl öğrendiyse ona göre yazar. Ancak ben Türk bir anne ve babanın çocuğu olarak İngilizceyi ana dili değil ilkokuldan sonra yabancıl dil olarak öğrenmiş birisiyim yani ben kendi kaynağımın referansıyım. Sıfırdan kendi kendine öğrenebileceğiniz için en uygun başlangıç diye düşünüyorum. Sonra başka kaynaklara da yönelebilirsiniz elbet! Şimdi gençler, ben Türkiye’de doğmuş, devlet okuluna gitmiş bir dilci olarak ne Almancayı ne de İngilizce ne yurt dışında dil okulunda ne de özel ders alarak ne de yabancı çocuk bakıcılarından öğrenmedim. Eskilerin tabiriyle dizimi kırarak dirsek çürüterek evimde masa başında öğrendim. Ben size garanti ediyorum, cebinizden sıfır masraf yaparak İngilizceyi öğrenebilirsiniz. Yeter ki her gün bir saatinizi geleceğinizi değiştirecek bir niteliğe yatırım yapın. “Hocam, zaman yok” diyorsanız oraya gelirim, fırıncı küreğiyle ağzınızın üstüne vururum (sosyal mesafeye dikkat). =D 16 Marttan beri ne üniversitelerde ne liselerde ders yok ve pandemi sürecinde zaten hep evdeydik. Eee, şimdide hava sıcak, dışarıda ne yapacaksınız, oturun çalışın işte. Evinizde vardır birkaç eski ancak boş olan defter. Eee, defter varsa sözlükte vardır. Her gün bir konuyu yazarak çalışacaksınız. Bilmediğiniz kelimeleri sözlük yerine cep telefondan da bakabilirsiniz ama o bildirimler yok mu? Arkadaşlar, kendinizi kontrol edemiyorsanız, online sözlük yerine normal sözlük kullanın, dikkat dağıtıcı unsurları ortamdan uzaklaştırın. Sonra kendinizi ödüllendirmek için Youtube’tan İngilizce alt yazılı bir short story (kısa hikaye) veya Netflix’ten İngilizce alt yazılı bir bölüm sitcom (How I Met Your Mother’ı tavsiye ederim) izleyebilirsiniz. Ya da yürüyüşe çıktığınızda kulaklığınızı takın ve Spotify’dan indirdiğiniz Podcast’leri dinleyin. Pekiyi, “Hocam, Basic English for Beginner’taki alıştırma ve okuma parçalarının cevaplarına, kelime kartlarına vs. nereden ulaşabilirim” diyenlere ikinci güzel haber akyolahmet.com’da yarından itibaren 80 gün boyunca 80 ünitenin materyallerini yayınlayacağım. Anlamadığı konu olan zaten bana her türlü ulaşabilir. Ben bu işe hazırım, pekiyi ya siz?

O değerli zamanınızı ayırıp yazının burasına kadar geldiyseniz özetle şunu söyleyeyim: Yabancı dil bilmek benim hayatımı tamamen değiştirdi ve sizinkini de değiştirsin isterim. “Hocam, ben bu İngilizceyi hallettim ancak şimdi ne yapabilirim” sorusunun cevabını da tam 80 gün sonraya denk gelen kafayı kullanma kılavuzunun konusunun cevabı olsun, di mi? 😉

Hayatımı zenginleştiren dillerin anısına…

Ahmet Hoca…

Uluslararası İsimler

Bir dil içinde yaşanılan kültürü yansıttığından ve başka dillerden alışverişte bulunduğundan birçok ortak isme denk gelmemiz çok normaldir. Bu isimlerin Türkçe, İngilizce ve Almanca’da ortak olması gayet normaldir çünkü Tevrat, İncil ve Kuran’da geçtiği için uluslararası hâle gelmiştir. Herhangi bir yabancı dili öğrenirken bağlam kurmaya çalışmalı, ana dilimizde olan kelimelerle yeni öğrendiklerimizle ilişkilendirmeliyiz. Bu bölümde seçtiğim Türkçe isimlerin ve İngilizce ve Almancalarını öğreneceğiz.

VİDEO

SUNUM

WORD

Kafayı Kullanma Kılavuzu XXVI – Bütünü Görmek

Öğrenciler sınıfta sohbet ederken kulak misafiri olurum. “….Filanca idarecimizle iletişim kuramıyoruz, çok sert, hemen kızıyor.” “Şu hocamıza da bir şey sorulmuyor, hemen tersliyor” vs. Öğrencilerin kendi aralarındaki yaptıkları bu sohbetlerde her ne kadar haklılık payı olsa da onlara hemen şunu sorarım: “Gençler, bahsettiğiniz hocanız katı bir idareci olabilir ancak kendisi çok iyi bir babaysa? Ya da çok sevdiğiniz bir öğretmeniniz kendi çocuklarına çok katı davranan bir anneyse? Sınıftaki davranışları gayet sakin olan bir öğretmeniniz evde eşine karşı psikopatça davranıyorsa?” Yani insanları veya olayları değerlendirirken sadece tek boyutlu ele almak bizlerin bütünü görmesindeki en büyük engeldir.

            Cumartesi ve Pazar günü TYT ve AYT’ye girecek öğrencilerimiz belki de şu ana kadar en ciddi sınavlarına girecekler. Tüm dünya ve bizler corona virüsüyle mücadele ettiğimiz, yaşam tarzımızı değiştirdiğimiz günümüzde 16 marttan itibaren okula gidemeyen ve tamamen evlerine kapanan özellikle 12. sınıf öğrencileri çok gerildiler, çok endişelendiler. Elbette bunda değişen ve tekrar değişen sınav tarihi de etkili oldu. Arkadaş ve öğretmenlerinden ayrı kalarak birçoğu gittiği kursu, etkinlikleri, sporu bırakmak zorunda kaldı. Planlanan tüm o mezuniyet baloları, kep atma törenleri rafa kaldırıldı. Ne kadar da kötü oldu her şey değil mi? Halbuki, corona salgını yaşanmasaydı ve her şey olağan akışında devam etseydi, 19 haziranda karne aldıktan sonra hayat herkes için normal seyrinde devam edecekti ya da öyle mi olacaktı?

            Üniversite sınavına girdiniz ve istediğiniz üniversiteyi-bölümü kazandınız. Diyelim ki Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümüne yerleştiniz. Sonuçlar açıklandı, ailecek bayram ettiniz, konu komşu sizi tebrik etti, alnınız açık başınız dik yürüdünüz her zaman yürüdüğünüz ev ile okul arasındaki yolu. Güzel haberi hocalarınızla paylaşmak için okula da uğradınız ve kendinizle tekrar gurur duydunuz, değil mi?

            Zaman bu, çabuk geçer lafına riayet edelim ve sizi üniversiteye kayıt yaptırdığınızdan günden dört beş yıl sonrasına götürelim. Düğün dernek bayram ederek sonucuna sevindiğiniz üniversiteden mezun olduktan sonra iş bulamadınız. Ya da atandığınız bir devlet kurumunda işe başladınız ancak işinize gittiğiniz bir gün veya lojmanınızda bir gece uyurken hain bir saldırıda şehit düştünüz. Ya da çok severek yaptığınız mesleğinizde bir iş kazasına uğradınız ve kötürüm kaldınız. Ya da severek gidip geldiğiniz işinizde size haksızlık yapıldı ve bir şekilde işinize son verildi. Ya da hayalini kurduğunuz o “sıfır” arabayı maaşınız karşılığında kredi çekerek satın aldınız ancak arabanıza tam kavuştum derken kaza yaptınız ve hayatınızdan oldunuz. Hep bir ev sahibi olmak istediniz ve geleceğinizi bankaya ipotek ederek bir ev satın aldıktan sonra sizin adına yuva dediğiniz dört duvar size bir depremde mezar oldu.

            “Hocam, bunlar hep korku senaryosu, bunların hiçbirisi benim başıma gelmez” diyorsanız çevrenize şöyle bir bakın derim. Örneğin boşanan çiftlerin hiçbirisi “Biz nasıl olsa boşanacağız” diyerek nikâh masasına oturmuyor veya trafik kazası yapan hiç kimse “Bugün araba sürerken kaza yapacağım” diyerek direksiyon başına geçmiyorsa, başımıza gelen birçok felaket aslında hayatın bir parçasıdır.

            “Hocam, yeter ama, sınava bir gün kala içimiz şişti” diye serzenişte bulunuyorsanız, o zaman ben de sizlere bir serzenişte bulunmak istiyorum. Üniversite sınavları gibi tüm sınavları hayatın merkezine koyan ve hayatı kaçıran çok insan var şu memlekette. İlkokuldan ortaokula geçişte başlayıp ortaokuldan liseye, liseden üniversiteye, üniversiteden memuriyete veya özel sektöre… Hep bir sonraki sınavın daha önemli olacağını, daha önce girilen sınavın artık bir önemi olmadığını sanarak hazırlandınız tüm o sınavlara. İlkokul beşte (şimdi dörtte) girdiğiniz sınav önemliydi çünkü iyi bir lise için iyi bir ortaokul şarttı. Orta sonda girdiğiniz sınav (şimdiki ismiyle LGS) daha da önemliydi çünkü iyi bir üniversite için iyi bir lise şarttı. Lise sonda girdiğimiz üniversite sınavı çok daha önemliydi çünkü iyi bir iş için iyi bir üniversite şarttı. Atanıp memur olmak için KPSS şu ana kadar girilen sınavların en önemlisiydi çünkü 16 yıllık eğitimin karşılığı alınacaktı. Veya kurumsal firmalara yapılan iş başvuruları ve sonrasında mülakatlar çok önemliydi çünkü artık iş hayatına hazırdınız. Mezun olana kadar harcadığınız tüm  emek, zaman ve paranın karşılığını alma zamanı gelmişti.

            Kısaca, anaokulu, ilkokul, ortaokul, lise, üniversite, mezuniyet, atama, iş bulma, bu noktaya gelene kadar bol bol girilen, her sene adı değişen ve giriş ücreti artan ancak içeriği değişmeyen sınav silsilesi, “erkekler için askerlik”, sonrasında da evlilik, düğün, toplumsal baskıyla beraber çocuk, banka kredisiyle önce bir ev, sonra bir araba (sıralama değişebilir) vs. O da ne… Bir bakmışsınız, bu kez sizin çocuğunuzun gireceği sınavlar için endişelenmeye başlamışsınız. Çocuğunuzun anaokulu, ilkokulu (özele mi gitsin devlete mi), ortaokulu, lisesi, lisede seçeceği bölümü (sayısal mı sözel mi), üniversitesi (uzağa yollamayalım, evcil hayvan gibi yanımızda okusun muhabbeti), sonra üniversiteden mezuniyeti, işe girmesi,  düğünü, krediyle ev-araba alması, iş kurması vs. Burada bir çocuk tekerlemesi aklıma geliyor: Sar makarayı sar sar sar/Çöz makarayı çöz çöz çöz/Şöyle de böyle de şak şak şak/ Şöyle de böyle de şak şak şak.

            Biraz gülümsemeye ihtiyacımız vardı, değil mi? 🙂 Evet, hayat dediğimiz bize ayrılan süre şöyle de böyle de geçecek. O yüzden hayatı tren yolculuğundaki farklı istasyonlarına yani okullara, sınavlara bölerek yaşamaktansa acısıyla tatlısıyla, başarı ve başarısızlıklarıyla, hastalığıyla ve sağlığıyla, mutluluk ve hayal kırıklığıyla bir bütün olarak ele alır ve yaşarsanız, çok anlam yüklediklerinizin gerçekten o kadar anlamlı olmadığı gibi anlamsız görünen ufak detayların da anlamlı olabileceğini görürsünüz. Yok, her şeyin üç saatlik bir sınava ve üniversite eğitimi sonunda alacağınız bir diplomaya bağlı olduğunda ısrar ediyorsanız, istasyonda vapur bekleyen yolcudan bir farkınız kalmaz!

            Cumartesi-Pazar sınava girecek tüm öğrencilerimize başarılar diliyorum. Daha önce dediğim gibi “Sınavın tekrarı vardır, hayatın yoktur.”

            Saygılar,

            Ahmet Hocanız