Kafayı Kullanma Kılavuzu XXVI – Bütünü Görmek

Öğrenciler sınıfta sohbet ederken kulak misafiri olurum. “….Filanca idarecimizle iletişim kuramıyoruz, çok sert, hemen kızıyor.” “Şu hocamıza da bir şey sorulmuyor, hemen tersliyor” vs. Öğrencilerin kendi aralarındaki yaptıkları bu sohbetlerde her ne kadar haklılık payı olsa da onlara hemen şunu sorarım: “Gençler, bahsettiğiniz hocanız katı bir idareci olabilir ancak kendisi çok iyi bir babaysa? Ya da çok sevdiğiniz bir öğretmeniniz kendi çocuklarına çok katı davranan bir anneyse? Sınıftaki davranışları gayet sakin olan bir öğretmeniniz evde eşine karşı psikopatça davranıyorsa?” Yani insanları veya olayları değerlendirirken sadece tek boyutlu ele almak bizlerin bütünü görmesindeki en büyük engeldir.

            Cumartesi ve Pazar günü TYT ve AYT’ye girecek öğrencilerimiz belki de şu ana kadar en ciddi sınavlarına girecekler. Tüm dünya ve bizler corona virüsüyle mücadele ettiğimiz, yaşam tarzımızı değiştirdiğimiz günümüzde 16 marttan itibaren okula gidemeyen ve tamamen evlerine kapanan özellikle 12. sınıf öğrencileri çok gerildiler, çok endişelendiler. Elbette bunda değişen ve tekrar değişen sınav tarihi de etkili oldu. Arkadaş ve öğretmenlerinden ayrı kalarak birçoğu gittiği kursu, etkinlikleri, sporu bırakmak zorunda kaldı. Planlanan tüm o mezuniyet baloları, kep atma törenleri rafa kaldırıldı. Ne kadar da kötü oldu her şey değil mi? Halbuki, corona salgını yaşanmasaydı ve her şey olağan akışında devam etseydi, 19 haziranda karne aldıktan sonra hayat herkes için normal seyrinde devam edecekti ya da öyle mi olacaktı?

            Üniversite sınavına girdiniz ve istediğiniz üniversiteyi-bölümü kazandınız. Diyelim ki Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümüne yerleştiniz. Sonuçlar açıklandı, ailecek bayram ettiniz, konu komşu sizi tebrik etti, alnınız açık başınız dik yürüdünüz her zaman yürüdüğünüz ev ile okul arasındaki yolu. Güzel haberi hocalarınızla paylaşmak için okula da uğradınız ve kendinizle tekrar gurur duydunuz, değil mi?

            Zaman bu, çabuk geçer lafına riayet edelim ve sizi üniversiteye kayıt yaptırdığınızdan günden dört beş yıl sonrasına götürelim. Düğün dernek bayram ederek sonucuna sevindiğiniz üniversiteden mezun olduktan sonra iş bulamadınız. Ya da atandığınız bir devlet kurumunda işe başladınız ancak işinize gittiğiniz bir gün veya lojmanınızda bir gece uyurken hain bir saldırıda şehit düştünüz. Ya da çok severek yaptığınız mesleğinizde bir iş kazasına uğradınız ve kötürüm kaldınız. Ya da severek gidip geldiğiniz işinizde size haksızlık yapıldı ve bir şekilde işinize son verildi. Ya da hayalini kurduğunuz o “sıfır” arabayı maaşınız karşılığında kredi çekerek satın aldınız ancak arabanıza tam kavuştum derken kaza yaptınız ve hayatınızdan oldunuz. Hep bir ev sahibi olmak istediniz ve geleceğinizi bankaya ipotek ederek bir ev satın aldıktan sonra sizin adına yuva dediğiniz dört duvar size bir depremde mezar oldu.

            “Hocam, bunlar hep korku senaryosu, bunların hiçbirisi benim başıma gelmez” diyorsanız çevrenize şöyle bir bakın derim. Örneğin boşanan çiftlerin hiçbirisi “Biz nasıl olsa boşanacağız” diyerek nikâh masasına oturmuyor veya trafik kazası yapan hiç kimse “Bugün araba sürerken kaza yapacağım” diyerek direksiyon başına geçmiyorsa, başımıza gelen birçok felaket aslında hayatın bir parçasıdır.

            “Hocam, yeter ama, sınava bir gün kala içimiz şişti” diye serzenişte bulunuyorsanız, o zaman ben de sizlere bir serzenişte bulunmak istiyorum. Üniversite sınavları gibi tüm sınavları hayatın merkezine koyan ve hayatı kaçıran çok insan var şu memlekette. İlkokuldan ortaokula geçişte başlayıp ortaokuldan liseye, liseden üniversiteye, üniversiteden memuriyete veya özel sektöre… Hep bir sonraki sınavın daha önemli olacağını, daha önce girilen sınavın artık bir önemi olmadığını sanarak hazırlandınız tüm o sınavlara. İlkokul beşte (şimdi dörtte) girdiğiniz sınav önemliydi çünkü iyi bir lise için iyi bir ortaokul şarttı. Orta sonda girdiğiniz sınav (şimdiki ismiyle LGS) daha da önemliydi çünkü iyi bir üniversite için iyi bir lise şarttı. Lise sonda girdiğimiz üniversite sınavı çok daha önemliydi çünkü iyi bir iş için iyi bir üniversite şarttı. Atanıp memur olmak için KPSS şu ana kadar girilen sınavların en önemlisiydi çünkü 12 yıllık eğitimin karşılığı alınacaktı. Veya kurumsal firmalara yapılan iş başvuruları ve sonrasında mülakatlar çok önemliydi çünkü artık iş hayatına hazırdınız. Mezun olana kadar harcadığınız tüm  emek, zaman ve paranın karşılığını alma zamanı gelmişti.

            Kısaca, anaokulu, ilkokul, ortaokul, lise, üniversite, mezuniyet, atama, iş bulma, bu noktaya gelene kadar bol bol girilen, her sene adı değişen ve giriş ücreti artan ancak içeriği değişmeyen sınav silsilesi, “erkekler için askerlik”, sonrasında da evlilik, düğün, toplumsal baskıyla beraber çocuk, banka kredisiyle önce bir ev, sonra bir araba (sıralama değişebilir) vs. O da ne… Bir bakmışsınız, bu kez sizin çocuğunuzun gireceği sınavlar için endişelenmeye başlamışsınız. Çocuğunuzun anaokulu, ilkokulu (özele mi gitsin devlete mi), ortaokulu, lisesi, lisede seçeceği bölümü (sayısal mı sözel mi), üniversitesi (uzağa yollamayalım, evcil hayvan gibi yanımızda okusun muhabbeti), sonra üniversiteden mezuniyeti, işe girmesi,  düğünü, krediyle ev-araba alması, iş kurması vs. Burada bir çocuk tekerlemesi aklıma geliyor: Sar makarayı sar sar sar/Çöz makarayı çöz çöz çöz/Şöyle de böyle de şak şak şak/ Şöyle de böyle de şak şak şak.

            Biraz gülümsemeye ihtiyacımız vardı, değil mi? 🙂 Evet, hayat dediğimiz bize ayrılan süre şöyle de böyle de geçecek. O yüzden hayatı tren yolculuğundaki farklı istasyonlarına yani okullara, sınavlara bölerek yaşamaktansa acısıyla tatlısıyla, başarı ve başarısızlıklarıyla, hastalığıyla ve sağlığıyla, mutluluk ve hayal kırıklığıyla bir bütün olarak ele alır ve yaşarsanız, çok anlam yüklediklerinizin gerçekten o kadar anlamlı olmadığı gibi anlamsız görünen ufak detayların da anlamlı olabileceğini görürsünüz. Yok, her şeyin üç saatlik bir sınava ve üniversite eğitimi sonunda alacağınız bir diplomaya bağlı olduğunda ısrar ediyorsanız, istasyonda vapur bekleyen yolcudan bir farkınız kalmaz!

            Cumartesi-Pazar sınava girecek tüm öğrencilerimize başarılar diliyorum. Daha önce dediğim gibi “Sınavın tekrarı vardır, hayatın yoktur.”

            Saygılar,

            Ahmet Hocanız

YABANCI KISALTMALARIN AÇILIMLARI VE ANLAMLARI – IV

VİDEO

SUNUM

WORD

YABANCI KISALTMALARIN AÇILIMLARI VE ANLAMLARI – II

VİDEO

SUNUM

WORD

YABANCI KISALTMALARIN AÇILIMLARI VE ANLAMLARI – I

VİDEO

SUNUM

WORD

Kafayı Kullanma Kılavuzu XXV – Yurt Dışı vs. Türkiye

Birçok öğrencimin ve onların velilerinin aklındaki en büyük sorulardan bir tanesini ele alacağım bu yazıda. Üniversiteyi bitirdikten sonra diplomayla alanında iş bulabilir mi mezun öğrencimiz? Bulamazsa yurt dışında yaşaması daha mı iyi? Yurt dışında iş bulması ve yaşaması ne kadar mümkün?

Yazının başında uyarayım, kesinlikle ürün yerleştirme olmadığı için beyin göçü reklamı yapmayacağım, ayrıca Amerika şöyle iyi, Almanya böyle güzel; Türkiye tu kaka demeyeceğim. Yapmaya çalışacağım şey sahip olduğum tecrübeyi sizlere faydalı olacak şekilde paylaşarak benim geçtiğim yollardan geçecek gençlerimize örnek olmak.

Bu yazıda yurt dışında eğitimden bahsetmeyeceğim çünkü daha önceki Kafayı Kullanmak Kılavuzu X – Yurt Dışında Eğitim’de bu konuya detaylı yer vermiştim. Hangi ülkede ne amaçla bulunduğumu ise Kafayı Kullanmak Kılavuzu XXI – Neden Work and Travel, Erasmus & EVS Yaptım’ta paylaşmıştım.

Kafayı Kullanma Kılavuzu XXV – Yurt Dışı vs. Türkiye’nin amacı daha önce yurt dışına hiç çıkmamış ancak üniversiteden mezun olduktan sonra yurt dışına göç ederek orada çalışmayı düşünenlere ayna tutmak. Tecrübelerimi Amerika ve Almanya’ya dayandıracağım çünkü yurt dışında en uzun süre yaşadığım yerler orası: 2011’de Amerika’da Work and Travel, 2012-2013 Almanya’da Erasmus ve EVS. Eminim, benden daha uzun süre Amerika ve Almanya’da yaşamış insanlar benden daha farklı fikirler de beyan edebilirler, sonuçta herkes hayatı kendi penceresinden gördüğünden deneyimlerimiz de nesnel değil özneldir.

O halde başlayalım. Nasıl ki bir binayı, o binayı hiç görmeyen birine tasvir etmemiz gerektiğinde binanın içinden dışarı çıkmamız, binanın sadece ön cephesini görmek yeterli olmadığı için arka cephesini, sağını solunu ve her şeyden öte çatısını görmek için daha yüksek bir binanın üzerine çıkmak ve çevresini görmek için binadan uzaklaşmak gerekiyorsa içinde yaşadığımız ülkeyi tanımak için de ülke dışına çıkıp uzaktan bakmak gerekiyor. Ve ne kadar çok ülkeye giderseniz o kadar çok iyi tanıyorsunuz ülkenizi. Yok, efendim, bunu sadece Türkiye üzerinden değerlendirmeyelim. Herhangi bir ülkenin herhangi bir vatandaşı için de aynı durum geçerlidir. Kendi milletimizi de böyle tanırız aslında. Farklı bir ülkede yaşarken o ülkenin vatandaşlarıyla kendimizi sürekli kıyaslamaya başlarız ve onlarda olup bizde olmayan özelliklerle bizde olup onlarda olmayan özellikleri karşılaştırarak bir değer yargısına ulaşırız.

Pekiyi, üniversiteyi bitirdik, yurt dışında bir firmaya başvurduk, kabul de aldık, çalışmaya gittik. Bizleri en çok ne zorlar?

1. Yabancı dil: Anlatmaya gerek yok, hepiniz biliyorsunuz, Türki Cumhuriyetlere veya Azerbaycan’a gitmiyorsanız, çalışmaya gittiğiniz ülkenin dilini çok iyi bilmeniz sizin için şart, şart olmadığı durumlarda ise avantajdır. “Hocam, benim emmoğlu Rusya’da bir şirkette çalışıyor, tek kelime Rusça filan da bilmiyor. Ne var ki, ben de gider çalışırım” diyorsanız, yolunuz açık olsun, emmoğluna da selam söyleyin. 😀 Yurt dışında birçok Türk firması var ve orada zaten Türklerle işçi olarak mevsimlik çalışıyorsunuz ve genelde bu firmalar inşaat firmalarıdır. Benim akrabalarımdan da vardı bu şekilde çalışan ancak uzun vadede bir iş bulmanız ve o ülkede kariyer yapmanız ana dilinizle çok mümkün değildir. Benim demek istediğim Korecenizle Güney Kore’de Samsung’ta mühendis olarak çalışabilmek. O yüzden diploma köleliğini bir tarafa bırakıp bilginize yatırım yapın ve aklınızda ‘yurt dışında şu ülkede çalışım fikri‘ varsa üniversitede o dili öğrenin, hatta o ülkeye gidin, staj veya Erasmus vs. yapın.

2. İş Tecrübesi: Daha önceki birçok Kafayı Kullanma Kılavuzunda iş tecrübesinin öneminden bahsetmiştim. Size Yurt Dışı vs. Türkiye kıyaslaması yapayım: Tükiye’de üniversite öğrencisi iş tecrübesi kazanmak için üniversiteden mezun olmayı beklerken yurt dışında öğrenciler okurken çalışmaya başlar. Türkiye’de anne-babalar her ay çocuklarına para yolladığı için öğrenci bir iş bulup para kazanmaya veya iş hayatını öğrenmeye ihtiyaç duymaz. Kafayı Kullanma Kılavuzu Hayat Çok Mu Zor’da değindiğim gibi, sırf okula gidip gelerek ders dinleyerek yorulduğunu iddia eden öğrencilere acıyorum çünkü iş hayatına atıldıklarında çok zorlanacaklar. Sadece 1 gün bile herhangi bir iş yerinde veya tarlada vs. çalışmamış olanlar varsa ve mezun olduktan sonra diplomayla masa başı iş bekliyorlarsa sonları hayal kırıklığı olacak. Evet, Amerika ve Avrupa’daki veliler acımasız çünkü çocukları 18 yaşına geldiklerinde onların arkasından çekilerek hem onları okumak hem de okurken çalışmak zorunda bırakıyorlar ancak çocukları mezun olduktan sonra ışığı gören tavşan gibi bakakalmıyorlar. Daha önce de dediğim gibi okul hayatı fragmandır, iş hayatı filmdir. Siz asıl filme hazırlanın.

3. Kültür: Yabancı diliniz çok iyi olabilir, üniversitede okurken birçok işte çalışmış, stajlarınızı yapmış ve deneyim kazanmış olabilirsiniz ancak yurt dışında çalışırken aşina olmanız gereken asıl özellik kültüre aşinalıktır. Daha önce gitmediğiniz bir ülkenin kültürüne o ülkeyle ilgili dizi, film, belgesel, video izleyerek, kitap, dergi, gazete okuyarak, internetten araştırma yaparak, o ülkenin Youtuber’larını takip ederek, çevrimiçi arkadaş edinerek vs. aşina olabilirsiniz. Bu şekilde ön bilginiz olursa kültür şoku yaşamazsınız. Birkaç örnek verelim. Millet olarak bireysel özgürlükle toplumsal özgürlüğü hep karıştırırız. Bizde bireysel özgürlük “toplum içerisinde, sokakta istediğimi yaparım, kimse bana karışmaz, kural tanımamazlık olarak algılanırken toplumsal özgürlük diğer insanların eleştirilerine göre davranışlarımızı veya yaşam tarzımızı kısıtlamak anlamına geliyor. Bir Amerikalı bireysel özgürlüğü doğrultusunda istediği giyinip istediği yaşam stilini sürdürürken biz bunu toplum ne der diyerek kendimizi kısıtlamaya gidiyoruz.  Ancak toplumsal özgürlük sokağa çöp atmamayı gerektirirken biz bunu bana kimse karışamaz deyip kuralları çiğnemek olarak algılıyoruz.  Yani bir Türk kafasıyla Amerika’da ve Almanya’da sorun yaşayabilirsiniz, siz kırmızı ışıkta beklerken polis yoksa ve araç gelmiyorsa da bekleyin. Bireysel hayatınızı da istediğiniz gibi yaşayın. Merak etmeyin, konu komşu yurt dışında bir şey demez, erkeklerin küpesine, kızların etek boylarına karışmazlar. Buradaki örnekleri çoğaltmak mümkün ancak ben kısa kesiyorum. Eğer ön yargınız varsa, korkuyorsanız, gidin, görün ve yurt dışında yaşayın ancak korkularınızla kabuğunuzda yaşamayın.

4. İklim: Son altı yıldır Bodrum’da yaşayan ve Bodrum’un hakkını veren birisi olarak böyle bir coğrafya, böyle bir doğa kolay kolay bulunmaz. Neredeyse 300 gün güneş görüyoruz, deniz mis, hava temiz. Nisanda yüzmeye, mayısta kampa, haziranda tekne turuna gidiyoruz. Pusulamızı bir anda Kanada’ya çevirelim ve altı ay kışın nasıl geçtiğini hayal edelim. 🙂 O kadar da uzağa gitmeye gerek yok aslında, örneğin Almanya’yı göz önüne getirelim. Eylül dedi mi kış başladı demektir. Aralıkta saat 14:30’da sokak lambaları yanar ve yürürken gri havadan içinizi kasvet basar. Altı ay güneşi unutun diyorum size! Çok iyi hatırlıyorum, Magdeburg’ta EVS yaparken balkona domates fidesi dikmiştim, fide büyüdü, domates verdi ancak ağustos ayına geldiğimizde bile hâlâ kızarmamıştı. Birinin kafasına taş niyetine atabilirdiniz yani. 😀 Erasmusa özellikle kış dönemi (1. Dönem) eylül ayında gidenlerin en çok zorlandığı ve geri dönüp gelmek istedikleri sebeplerinden biridir hava koşulları. “Ama hocam, Hollywood filmlerinde hep okyanus kıyılarında hava güzel, ortam güzel, kızlar güzeldi” diyorsanız Google amcayı açın ve ABD’nin kaç eyaletten oluştuğunu ve Hollywood’un yer aldığını coğrafyayı inceleyin. Akabinde bir de New York’u inceleyin. Yazın nemi, kışın ayazı sizi acı gerçeklerle tanıştırır. Hayaller Miami, hayatlar Sibirya yani. 😀

5. Yeme-İçme: Türkiye gerek coğrafi konumu gerek bünyesinde barındırdığı farklı kültürler sayesinde bence dünyadaki en geniş  gastronomiye sahip. Yani o kadar güzel yemeklerimiz var ki  UNESCO tarafından 33 ülkeden 47 şehrin içinde yer aldığı “Dünya Yaratıcı Şehirler Ağı”na gastronomi kategorisinde dahil edilen Gaziantep, Hatay ve Afyonkarahisar gibi illerimiz var. Siz bir Hataylı olarak Amerika ve Almanya’ya giderseniz ve yemek yapmayı bilmiyorsanız yandı gülüm kağıt helva! Amerika = Fast Food + Pizza. Almanya = Sosis + Patates. 😀 Ben yemek yapmayı neden Almanya’da öğrendim sanıyorsunuz? Keyfimden mi? Yahu, hadi dediniz, acıkınca giderim, dönerciye yerim mis gibi döner. O da her zaman olmuyor çünkü adamların çalışma saatleri var. Evet, evet, yanlış okumadınız. Almanya’da 7/24 açık restoran bulamazsınız. Varsa da ya pizzacıdır yada fast food. Bizim kadar zengin mutfağa sahip ülkeler yok mu? Elbette var ancak yurt dışında restoranda yemek yiyerek hayatın sonu gelmez, hem mide hem bütçe erken çöker, haberiniz olsun. Şimdi canım acayip etli etmek çekti bu kadar yemekten söz edince. 😀

6. İnsan İlişkileri: Yurt dışında bu konuda hem iyi hem kötü tecrübelerim oldu. İyi tarafı, kimse kimseye karıştığı yok gerçekten, imajınız, ilişki durumunuz… Hatta siz siz olun, samimi değilseniz kimseye maaşını, evli olup olmadıklarını, çocuk sayısını, çocuğu yoksa niye yapmadığını, evi-arabası olup olmadığını sormayınız. Ya sorup da napacaksınız zaten, nüfus müdürü müsünüz, vergi uzmanı mısınız, adamın maaşını öğrenip gelir vergisini mi hesaplayacaksınız, nedir yani? Öteki taraftan, bir Almanla arkadaş olmak için biraz süre geçmesi gerektiğini unutmayın. “Ayy, ben eve çaya davet ederim, o da beni kahve-kek’e davet eder. Komşuya bir tepsi börekle giderim, o da bana bir kutu Noel kurabiyesiyle gelir” diyorsanız, yok öyle bir şey.

7. İş Hayatı: Bu son madde ile kapanış yapacağım çünkü yazımızın amacı yurt dışında çalışmak. Gençler, “Bir tanıdık bulurum, milletvekili yakınımı ararım, belediye başkanı akrabam bana hemen bir iş ayarlar.” Lütfen bunların ülkemiz sınırları içerisinde kaldığını kabul edin ve yurt dışında “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” düsturunu belleyin. Yaptığınız işte iyiyseniz, işinizi hakkını vererek yapıyorsanız, hangi ülkede olursanız olun takdir edilirsiniz. Maalesef işin gerektirdiği bilgi, belge ve tecrübeye sahip olmadan işin sunduğu olanaklara odaklanan bir sürü niteliksiz ve ne iş olursa yaparım abilerle ablalar dolu ülkemizde. Önce bir alanda kendinizi eğitin, sonra yurt dışında çalışma hayali kurun.

Geldik nihai sorulara: “Hocam, en sevdiğiniz ülke hangisi? Hangi ülkede yaşamak isterdiniz? En rahat hangi ülkede yaşanır? Girişimcilik için doğru ülke neresi?” Sevgili gençler, hepsinin cevabı Türkiye! Şimdi diyeceksiniz, “İyi de hocam, o zaman niye herkes yurt dışına kapağı atmaya çalışıyor.” Bu, kişisel bir tercih ve her tercih bir vazgeçiştir. Yurt dışına taşınıp orada yaşamaya başlayan insanların kazandıkları kaybettiklerine değiyor demek ki. Unutmadan, Türkiye dışında hangi ülkeye giderseniz gidin, ikinci sınıf vatandaşsınız. Ayrıca, kendinizi en iyi ana dilinizde ifade edebilirsiniz, en rahat kendi kültürünüzde ve coğrafyanızda sevdiklerinizle birlikte yaşarsınız. “Eee hocam, iş yok, işsiz mi kalalım” sorusuna cevabım yurt dışına taşınmadan da yabancı firmalar için çalışabilirsiniz. Bence o ülke mi bu ülke mi Türkiye mi diye sormak yerine şu soruyu sorun: “Yurt dışında bir firma sizi niye işe alsın? Firmaya hangi değeri katacaksınız? Firmadan beklentilerin var ancak firmanın senden beklentileri ne olacak?” “Türkiye’de girişimciliğin önü kapalı, ondan yurt dışına gideceğim” diyorsanız yurt dışında olanı ülkemize getirin. Türkiye’de bir ürün geliştirip yurt dışına ihraç edin, ülkeye döviz girsin. Bunların hepsi girişimcilik. Kısaca, yurt dışında iş bulup çalışma hayali kurmadan önce yurt içinde ayaklarınız yere bassın. İş yoksa iş yaratın, herkes şikayet ediyorsa siz çözüm üretin, sorunun değil, çözümün bir parçası olun. Örneğin bu yazıyı okuyup bitirdikten sonra kariyer.net’te CV oluşturun ve biraz zaman ayırarak piyasada ne tür eleman arandığına bakın. Belki de iş çoktur ama sizde iş yoktur!

Saygılar,

Ahmet Hoca

Kafayı Kullanma Kılavuzu XXIV – Öğretmen olmasaydım Ne İş Yapardım?

Yemek yemeğe gittiğim bir restoranda öğrenci velilerimizden biriyle karşılaştım. Velimiz sohbet açmak için bir soru sordu: “Hocam, malumunuz, bizim kız on birinci sınıfta, siz de bu yıl dersine giriyorsunuz, sizce seneye hangi meslekleri yazalım?” Hemen cevap vermedim tabii ki, çünkü genelde tercih döneminde karşılaştığım bu manzarayla yine karşılaşmak zorunda kaldım. Cevabım şöyle oldu: “Öğrencimiz burada değilken onun adına tercihleri ve meslek seçimlerini sizinle konuşmam doğru olmaz.” Velimiz benden cevap almaya niyetli olmalıydı ki beni şu soruyla karşı karşıya bıraktı:” Pekiyi, hocam, siz öğrenci olsaydınız hangi meslekleri tercih ederdiniz?” “Tamam o zaman, bu soruya cevap verebilirim” dedim. “Cevabım, sayısalda olsaydım yazılım olurdu” dedim. Bu cevabımız velimizi tatmin etmemiş olmalı ki beni köşeye sıkıştırmaya devam ediyordu. “Hocam, şu an öğretmen olmasaydınız, ne iş yapardınız?” “Cevabım yine aynı olurdum” dedim ve yarı zamanlı olarak yaptığım işim vidIQ’dan ve açık öğretimde okuduğum ikinci üniversite web tasarım-kodlamadan bahsettim.

Restorandan çıktıktan sonra biraz yürüyüş yapayım dedim ve bu soru üzerinde biraz düşündüm: Öğretmen olmasaydım ne işi yapardım. Bu soru beni biraz geçmişe götürdü ve Almanca öğretmeni olarak atandığımda kardeşimin bana söylediklerini hatırlattı: “Ağabey, lisede okurken İngilizceden başka bir şey düşünmezdin, üniversitede eğitim fakültesinde okumam derdin, eğitim fakültesini kazandığında da devlette öğretmen olarak çalışmam derdin. Bak, ne oldu şimdi? Üniversitede almanca öğretmenliği okuduktan sonra devlete Almanca öğretmeni olarak atandın.” Yani, ne diyebilirim ki büyük konuşmuşum, tükürdüğümü yaladım. 😀

Şimdi de üniversite yıllarına dönecek olursak planlarım arasında gerçekten ne KPSS’ye girmek ne de öğretmen olarak atanmak vardı. İzmir’de geçen üniversite boyunca birçok sivil toplum kuruluşunda (ÇYDD, EÇEV, TEMA vs.) aktif bir şekilde gönüllü olarak çalıştım, farklı projelerde yer aldım. Sadece yerel ve ulusal projelerde değil aynı zamanda uluslararası birçok projeye de katıldım. Benim ilk yurt dışına çıkışım da bir AB gençlik değişim projesi sayesinde oldu. Bu işten aldığım keyif sonraki yıllarda da devam etti ve üniversiteden mezun olduktan sonra bu projeciliği meslek olarak yapmaya karar verdim. Üniversitede Avrupa Birliği proje koordinatörü olmak istiyordum. Üniversiteli gençlere Erasmus öğrenimi, Erasmus stajını, Eylem 1.1’i, Traning Course’ları, Avrupa Gönüllülük Hizmetini, Work and Travel’ı, Summer Camp of America’yı, Mevlana değişim programını anlatarak onların da yurt dışını deneyimlemelerini sağlayacaktım.

Neden bu işi bu kadar çok istiyordum? Sebebi şu: Ben Dokuz Eylül Üniversitesinde Yabancı Diller Yüksek Okulunda 1 yıl hazırlık, eğitim fakültesinde de üç buçuk yıl okudum. Dört buçuk yılda öğrenemediğim Almancayı Erasmus’ta altı ayda, Avrupa Gönüllülük Hizmetinde bir yılda öğrendim. Öğretmen olarak haftada iki saat devletin verdiği kitapla Almanca öğreteceğim diye kasacağıma öğrencinin yurt dışına gitmesini sağlarsam çok daha iyi bir iş yapacağıma inanıyordum. Ya da başka bir ifade ile balığı vermeyecektim, balık nasıl tutulur, onu öğretecektim. Bunun için yüksek lisans yapmak gerekiyordu ve yüksek lisansa başvurmak için ALES’e ve YDS’ye girmek gerekiyordu. Dördüncü sınıfın ikinci döneminde Erasmus’la Almanya’ya gittiğim için ne ALES’e ne de YDS’ye ne de KPSS’ye girdim çünkü bu kez daha büyük oynayıp Almanya’da yüksek lisans yapayım dedim. Anlatmaya gerek yok, biliyorsunuz, daha önceki Kafayı Kullanma Kılavuzu XX – Başarısızlıklarım/Kendimle Yüzleşme’de bu süreci anlatmıştım. Uzun lafın kısası, hayat biz oturduğumuz yerden planlar yaparken başımıza gelenlerden ibaretti. 🙂 🙂 🙂

Şimdi, şöyle diyebilirsiniz: ”Hocam, o halde planladıklarınızdan farklı bir kariyer yolcuğunu yapıyorsunuz.” Yani, ne derler, bilirsiniz: Ya aldığınız kızı seveceksiniz ya da sevdiğiniz kızı alacaksınız! 😀 İş hayatı da aynı böyle. Ben de Almanca öğretmeyi ve devlete ait bir kurumda Almanca öğretmeni olarak çalışmayı sevdim.

E-Ticaret: Evet, öğretmenlik sürecinde aklımda bir sürü şey var. Bunlarından birincisi e-ticaret. Herkes internetten para kazanmanın peşinde ve bunun bir sürü alternatif yolu var. E-işletmeler, gelecekte klasik ticaretten daha fazla pay alma peşinde ve e-ticaretin oranı tüm dünyada gittikçe artmakta. “Hocam, e-ticaretten para kazanmak için üniversitede hangi bölümü okuyayım” diye soracaksanız, üniversitelerde herhangi bir bölümü yok ancak kursları, kitapları ve internette tonla materyali var diyebilirim.

Kodlama: Sevgili gençler, şimdiye kadar birçok kafayı kullanma kılavuzunda kodlamadan bahsettiğimi hatırlayacaksınız. Sizlere bir şeyi yapmanızı tavsiye ettiğimde her şeyden önce ben kendim onu yaparak rol model olmaya çalışıyorum. Yani olay şuna dönmesin diye. Veli: “Oğlum, kızım , ders çalış, kitap oku.” Öğrenci bakıyor, velisi Müge Anlı’ya, oradan Survivor’a bağlamış. Kim kimi açlıktan yiyecek, yakından takip ediyor. 😀 😀 😀 “Hocam, kodlamayı nasıl öğrenelim” diyorsanız, UDEMY’de önce Türkçe ve ücretsiz kurslardan yararlanın, sonra yavaş yavaş ücretli ve İngilizce kurslara da geçersiniz. Kimse bana zaman ve para yok demesin zira bir paket sigaranın ortalama fiyatının 15 TL olduğu ülkemizde UDEMY’den 30-40 TL’ye kurs bulabilirsiniz. Zaman mı? Yahu, şu karantina günlerinde zamandan bol ne var? Her gün 1- 2 saatinizi bu işe yatırın çünkü eğitim en uzun vadeli en iyi yatırımdır.

Network Marketing: Ülkemizde ve tüm dünyada en alengirli ve çetrefilli iş alanlanlarından bir tanesi de bu. Siz denemediyseniz bile etrafınızda bu işi hâlen yapmakta olan veya bu işe yatırım yapıp batan birileri mutlaka vardır. Network marketing sektöründe bu işten para kazanan WOMM (Word Of Mouth Marketing) dediğimiz ağızdan ağıza pazarlamacılar, çoğunlukla elindeki katalogtan ürün satanlar ve tahmin edeceğiniz üzere genelde kozmetikçiler. Ülkemizde pozitif örneklerinden biri Avon mesela. Network Marketing’de olumsuz örnekler de verelim de Avon’culara hak geçmesin: Getmyadds, Gano Excel, Quest.net, Karios, Mega Holdings vs. Network Marketing’de bu işe nakit yatırım yapıp batanlar kısa zamanda zengin olacağının hayallerini kuranlar. Bu işi düzgün yapan ve alın teriyle para kazanan insanlar var ancak tüm dünyadan bilinen ismi Ponzi şeması veya ülkemizdeki karşılığı olan saadet zinciri olarak her birkaç yılda bir türeyen ve insanları dolandıran şirketlerin ve insanların ardı arkası kesilmiyor maalesef.

Buradan sadece bir sonuç çıkarmak gerekirse o da şu: Çok para kazanıp zengin olmak istiyorsanız, çok çalışın ve ticaretle uğraşın. Girişimci olmak istiyorsanız, Facebook’u, Aliexpress’i, Amazon’u, Whatsapp’ı, Twitter’ı, Youtube’u, Microsoft’u kurmanıza gerek yok. Pazarda limon satarak işe sıfırdan başlayabilirsiniz.

Sonuca doğru gelirsek… Yakın gelecekte hedeflerim arasında kodlama dillerini öğrenmek; orta gelecekteki hedeflerim arasında Almanca öğretmenliğinden bilgisayar/kodlama öğretmenliğine geçiş yapmak; uzak hedeflerim arasında öğretmenlikten tamamen web alanına geçmek var.

Ve eğer evdeki hesap tekrar çarşıya uymazsa sizlerin de talepleri üzerine tüm tecrübelerimi anlattığım kafayı kullanma kılavuzlarını Youtube’ta video olarak yayınlamak var. 😉

Bir sonraki Kafayı Kullanma Kılavuzu XXV – Türkiye vs. Yurt Dışı’nda görüşmek üzere

Ahmet Hocanız…

Kafayı Kullanma Kılavuzu XXIII – Mezuna Kalmak

Bodrum Anadolu Lisesi görev yaptığım üçüncü orta öğretim kurumu ve 12. sınıflar son yedi yıldır girdiğim sınıflar arasında hep yer aldı. 12. sınıflarda en çok duyduğum ifade “Hocam, biz mezuna kalacağız” oldu. Pekiyi, nedir bu mezuna kalmak, nasıl kalınır, niçin kalınmaz? İşte bu sorulara KKK XXIII’te cevap bulacağız.

İsminde Anadolu/Fen Lisesi geçen tüm okulların akademik başarıyı ön planda tuttukları ve hedeflerinin öğrenciyi dört yıl sonra bir üst kurum olan üniversiteye yerleştirmek olduğunu düşünürsek Türk Eğitim Sisteminin sınıfta kaldığını istatistiksel olarak ispatlayabiliriz: 2019 yılında TYT’ye 2 milyon 390 bin 491; AYT’ye 1 milyon 880 bin 800 aday girdi. TYT’de 150 barajını geçen adayların sayısı 1 milyon 761 bin 392; 180 barajını aşmayı başaranların sayısı ise 1 milyon 275 bin 957 oldu. Demek ki sınava girenlerden 1.114.534 aday baraj altında kalarak direkt mezuna kaldı. Pekiyi, barajı aşan ve tercih yapanların kaçı yerleşti? Yükseköğretim Kurumları Sınavı (2019-YSK) yerleştirme sonuçlarına göre 753 bin 461 aday tercihlerinden birine yerleşti. Tercih yapmaya hak kazanan, tercih yapan ya da yapmayan öğrenci sayısı da 522.496 olarak 1.114.534 rakamına eklenebilir. (Kaynak olarak https://dokuman.osym.gov.tr/pdfdokuman/2019/YKS/sayisalbilgiler18072019.pdf inceleyebilirsiniz).

Daha lise birin başında çiçeği burnunda liseli öğrencimiz üniversiteye gideceğini kafaya koymalı ve 4 yıllık süreci ona göre inşaa etmeli. Meslek liselerini bu gruba dahil etmiyorum çünkü onların hedefi öğrenciyi üniversiteye yollamak değil belli bir alanda meslek sahibi yapmak. Haa, bu konuda ne kadar başarılılar tartışılır ancak, Anadolu/Fen Liseleriyle aynı kategoriye koymuyorum.

Lise 1 bitti, lise 2 bitti, lise 2’nin sonunda sayısal, eşit ağırlık, sözel ve yabancı dil olarak bölüm seçtiniz. Lise 3 de bitti ve geldiniz lise 4’e yani otobana girmeden önceki son çıkışa: D. Lise son sınıfın daha başında haziran ayının ikinci veya üçüncü haftasonu üniversite sınavının olacağından haberdardınız. Amacınız yıl sonunda TYT/AYT’yi geride bırakarak bir an önce kapağı üniversiteye atmaktı. Ancak gördüğüm kadarıyla bir çoğunuz için bu planlar suya düştü ve üniversite kazanma hayali bir sonraki seneye ertelendi. Tabii, üniversiteyi (bkn. Dokuz Eylül Üniversitesi Almanca Öğretmenliği) 22 yaşında kazanmış biri olarak bu yazıyı kaleme almak kendimle çelişiyor gibi görünse de liseden mezun olduğum yıl (2003) ilk girişte üniversiteyi kazanmıştım (bkn. Ege Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı).

Pekâlâ, öğrenci nasıl ve neden mezuna kalır? 4 yılda kateteceği mesafeyi bir yılda katetmeye çalışır da ondan. Lise 1-2 ve 3’te gerekli öğrenmeler gerçekleşmemişse, sadece not için çalışıp sınıfı geçmek veya takdir/teşekkür almak için ezber yaparak geçmişseniz, son sınıfta hem okul dersleri hem üniversite sınav hazırlığı (dershane, kurs vs.) size ağır gelebilir. O halde, bunun sorumlusu lise müfredatı veya üniversite sınav sistemi midir? Elbette hayır! Bunun sorumlusu sizsiniz. Kendi tembelliğinizin sorumluluğunu sisteme atarak başkalarını kandırabilirsiniz ancak kendinizi kandıramazsınız. Lise sonda da pekâlâ istediği üniversiteyi ve bölümü kazanan birçok öğrenci var. Onlar başardığına göre siz de başarabilirsiniz!

Pekiyi, ben mezuna kalır mıydım? Ya da neden kalmazdım? Ben mezuna kalmazdım çünkü 1 yılımı daha ders çalışarak geçireceğime hedefim üniversite ise bir an önce üniversiteye başlardım. “Ama hocam, ben istediğim puanı alamadım, TYT’de baraj altında kaldım, 4 yıllık bir bölüm gelmiyordu” gibi serzenişlerde bulunacaksanız size soracağım soru şu olurdu: “Lise hayatınız boyunca ne yaptınız?”

Mezuna kalmazdım çünkü eğer hazırlık olan bir bölüme yerleşirseniz 1 yılda oradan gidecek, etti mi size 2 yıl. Dahası, dört yıllık bir bölümü yıl kaybetmeden bitirseniz bile mezuniyetten sonra KPSS ile hemen atanacağınızın veya özel sektörde iş bulacağınızın bir garantisi var mı? Erkek öğrenciler için sürece bir de askerliği eklerseniz ülkemizde çalışma hayatına başlama yaşı gittikçe sonraki yıllara kayıyor.  

Şimdi çözüm önerilerine gelecek olursak… Şapkanızı önünüze koyun ve mezuna kalmadan üniversite sınavına kazanmak için kolları sıvayın. Tarihler henüz 24 mart’ı gösteriyor ve YKS 20-21 haziranda gerçekleştirilecek. Her kriz yeni bir fırsat yaratır: Hazır Corona virüs salgınından dolayı okullar eğitime ara vermişken evinizi/odanızı, masanızı bir dershaneye çevirin. Kalan yaklaşık 3 ayı en iyi şekilde değerlendirmeye çalışın.

Üniversite sınavına ilk girişinizde 4 yıllık (lisans) bir fakülte yerine 2 yıllık (önlisans) bölüm veya açık öğretim fakültesinden (uzaktan eğitim) bir bölüm de kazanabilirsiniz. İnanın bana dünyanın sonu değil, hayat bir şekilde devam ediyor. 2003’te üniversiteyi kazanmama rağmen kayıt bile yaptıramamıştım ve 2007’de tekrar kazanıp üniversiteye başlayana kadar geçen yıllar bana farklı bir kulvar açtı, bunun sonucunda ve turizmle ve iş hayatıyla o şekilde tanıştım. Geriye dönüp baktığımda kayıp diye düşündüğüm şeylerin aslında kazanç olduğunu gördüm. Buraya kadar ifade ettiklerim ilk girişinde üniversite sınavı kazanma hedefi olanlara yönelikti. Şimdi gelelim “kesin mezuna kalırımcılara, saldım çayıra mevlam kayırıcılara…”

Gençler, en güzel yıllarınızı boşa harcamayın. Lise son sınıftayken ve üniversite hayalinizi bir sonraki seneye ertelediyseniz dâhi bir yılınızı çöpe atmayın, kendinize yatırım yapın. Özellikle Bodrum gibi denizin ve doğal olarak turizmin, limanın olduğu bir şehirde birçok iş imkanının farkına varın. Liman başkanlığına gidin, gemi adamı belgesi nasıl alınır, kaptanlık kursu var mı, koşulları nelerdir gibi şeyleri araştırarak meslek sahibi olmak için üniversite diplomasını almadan önce kendinizi yetiştirmeye bakın. Kaptanlık, denizde bir iş hayatı ilginizi çekmiyorsa ilginizi çeken bir alanda bir meslek/yetiştirme kursu bulun. Örneğin, halk eğitim merkezinde aşçılık kursuna gidin, dalış brövesi alın, yelken sporu için kurs bulun vs. Yok, illaki üniversiteye gidecekseniz ve iş hayatına üniversiteden sonra başlayacaksanız bile dediklerimi gerçekleştirirseniz daha üniversitede okurken birçok fırsat karşınıza gelecektir.

Sonuç: İster lisans, ister önlisans, ister açık öğretim fakültesi mezunu olun, sürekli ve inanılmaz hızlı değişen çağımızda diploma sahibi olmak da bir yere kadar. Bakın, bir epidemide tüm dünya ekonomik bir durgunluğa girdi ve birçok insan ya işini kaybedecek yada çalışma şartlarını değiştirerek evden (home-office) ve internetten (online/freelancer) çalışacak. Bu halde, nereden hangi diplomayla mezun olursanız olun en çok odaklanmanız gereken niteliğiniz UYUM YETENEĞİ olmalı. 21. yüzyıl çevremizdeki değişime yetişmekte zorlandığımz, dünyanın eskiye oranla gittikçe farklılaştığı bir dönem. İş yapma şekillerimiz, alışkanlıklarımız, günlük rutinlerimiz bu denli değişirken yapmamız gereken kendimizi değişime hazırlamak. “Hocam, ben nereden başlayayım” diye soruyorsanız, “kendinizi 21. yüzyıl vatandaşı yapmak için gerekli niteliklere yatırım yaparak başlayın” derim. Bundan önceki kafayı kullanma kılavuzlarında bunun cevabını vermeye çalıştım. O halde bu yazıyı okuduktan sonra harekete geçme zamanı…

Ahmet Hocanız

Kafayı Kullanma Kılavuzu XXII – Almanca Kaba Mı?

Bu soru bana kaç kere soruldu, inanın bilmiyorum ancak “Almanca kaba” diyenlere ben de şunu sormak istiyorum: “Siz kaç kelime Almanca biliyorsunuz?” Ne oldu, ses gelmiyor. 😀 Uğur Mumcu boşuna dememiş, “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz” diye. Ancak ülkemizde her konuda olduğu gibi yabancı dil konusunda da durum aynı: bilgi yok, fikir çok!

Efendim, ben konuya Almancadan girdim ama şu ana kadar aynı duruma Fransızca, Rusça veya Arapça için de şahit oldum. Filanca dil çok fantastik ama şu dil çok dandik. Bu cümleleri kuran kişilere sorulacak soru belli: Kıyaslama yapabilecek o kadar o yabancı dile hakim miyiz? Ya da şöyle soralım: Kendi ana dilimizi ne kadar iyi okuyor, yazıyor, anlıyor, Türkçede kendimizi yazılı ve sözlü ne kadar iyi ifade edebiliyoruz? En son okuduğu kitap ilkokuldaki Cin Ali serisi ya da üniversite sınavına hazırlanırken çözdüğü test kitaplarından ibaret olanlar yabancı dil konusunda profesör öz güvenine sahipler, kendilerinden çok eminler. (Evet, evet, bir cahil gördüm sanki.) 😀

Bir anımdan bahsedeyim: Yine bir gün öğretmenler odasında bir öğretmen arkadaşımız (branşı Türkçe/Türk Dili ve Edebiyatı), “Fransızca çok kaba bir ve Fransızlar da çok kaba insanlar” demişti. Ben de kendisine şu iki soruyu sordum: 1. “Hocam, siz hiç Fransızca biliyor musunuz? 2. “Siz kaç Fransız tanıdınız?” Oduna vursam ses gelirdi ancak hocamızdan ses soluk çıkmadı. (Dikkat, Ahmet Akyol lafı koyabilir!) 😀 O halde kaba dil yoktur, efendime söyleyeyim, hiç bir dil kaba değildir. Dil bir iletişim aracıdır ve konuşmaya yarar. Bir dili bilmediğimiz onun bize kaba gelmesi anlamına gelmez. Örnek vermek gerekirse, bir Amerikalı, “Oh God, Turkish is too tough (Tanrım, Türkçe çok kaba) ” dese ne hissederdik? Hemen savunmaya geçerdik değil mi? Hayır, Türkçe öyle değil böyle, böyle değil şöyle, bla bla bla…

Pekiyi, Türkler Almancaya neden kaba diyor? Çünkü Türk milleti olarak çok savaş filmi izliyoruz da ondan. Şimdi şunu sorabilirsiniz: “Hocam, savaş filmlerini Almancaya nasıl bağladınız?” Sebebi basit: İkinci Dünya Savaş filmlerini izleyen tarih ve savaş meraklısı vatandaşlarımız Almancayı fimlerde duyduklarından ibaret sanıyor. 🙁 Örnekleyeyim, Alman komutan bir askere emir veriyor: “Halt (dur), Achtung (dikkat), Feuer (ateş).” Sizce savaş psikolojisinde olan birinin normal ses tonuyla ve sakin bir şekilde konuşmasını mı beklersiniz? Adı üzerinde Dünya savaşı oluyor, herhalde komutan avazı çıktığı kadar bağıracak. Velhasıl Almanca bundan ibaret değil.

Bir başka iddia ise Almancanın köpek dili olması. Vallahi bunu da öğrencilerimden duydum ve çok şaşırdım. “Ne demek bu” diye epey kafa yordum. Sonra sebebini buldum: Yeteneksiz Türkiye gibi televizyondaki programlarda eğitmenler köpeklere Almanca komutlar veriyormuş: setz (otur), fass (yakala), kriech (sürün), bleib sitzen (oturmaya devam et), aus (bırak), komm (gel) vs.  Malumunuz, Almanlarda da köpek cinsi çok olduğundan (bkz. Alman kurdu, Rottweiler, Dobermann vb.) eğitim dilinin Almanca olması normal değil mi?

Şimdi iti köpeği bir tarafa bırakalım da önümüze bakalım. Neden Almanca öğrenmeli, nasıl Almanca öğrenmeli, Almanca ne işime yarar gibi sorunların cevaplarına odaklanalım. İlk sorunun cevabından başlamak gerekirse Alman hükümeti 1 Mart 2020 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere nitelikli işçi göçmen yasasını Meclisten geçirdi. Bu şu demek: Almanya belli başlı alanlarda nitelikli iş gücüne ihtiyaç duyuyor. Bu açığını da yurt dışından nitelikli işçi alımı yaparak kapatmaya çalışacak. Hâl böyleyken her krizin (Almanya için) bir fırsat (Türkiye gençliği için) yarattığının farkında olun.

Şöyle bir örnek vermek gerekirse, Türkiye’de herhangi bir bölümden mezun oldunuz ancak iş bulamadınız. Ya da iş buldunuz ancak maaşınız umduğunuz gibi değil. (Şu anda eğitim sisteminde bulunan herhangi bir öğrenciyi/genci böyle bir son bekliyor olabilir.) Ülke değiştirin arkadaşlar! Geleceğinizi bugünden yaratmak için harekete geçin.

Pekiyi, nasıl Almanca öğrenilir? Dil kursuna gidilmesi gerekir mi? Bu soruyu genelleştirelim: herhangi bir dili öğrenmek için dil kursuna gitmek gerekir mi? Dil kursunun artı ve eksilerini ortaya kolayım: 1. Dil kursları öz disiplini olmayanları disipline edebilir, öğretmenin verdiği ödevleri yapmak, belli gün ve saatte belli bir konuya çalışmak gibi. 2. Sınıfta bir rekabet ortamı oluşursa daha fazla çalışma isteği duyabilirsiniz. 3. Etkileşim: Kursta öğretmen ve sınıf arkadaşlarınızla etkileşime geçer, başkalarının yaptığı hataları görür, kendi hatalarınızı düzeltirsiniz. Öğretmeninizle soru cevap yapma şansınız olur. İyi bir öğretmen size dili sevdirebilir, dil öğrenmek için merak duygunuzu harekete geçirebilir veya dil öğrenmenin püf noktalarını gösterip deneyimlerini sizinle paylaşabilir. Olumsuz taraflarına gelecek olursak… 1. Dil kursları en nihayetinde birer ticarethanedir, kâr amacı güderler ve sizin bir dili öğrenmenizden çok cebinizdeki parayı almaya bakarlar. 2. Para vererek ve dil sertifikası veya diploması aldığınızda akıcı bir şekilde dil konuşacağınızı düşünüyorsanız hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. 3. Dil kursları ne en iyi ne de en kötü öğrenciye göre ders anlatır, orta yolu bularak yola devam ederler. 4. Öğrenme bireyseldir ve herkes kendi öğrenme şekline göre öğrenir ancak kurslarda ana ders materyali olarak kitaplar kullanılır. Ve daha önceki kafayı kullanma kılavuzunda (XII) bahsettiğim gibi hiçbir dili konuşmayı kitaplardan öğrenemezsiniz.

Gelelim özel derse. “Ahmet Hocadan ders alırım, altı ay sonra onun gibi konuşurum.” Yok ya! Biz bu işe yıllarımı vermişim, daha da veriyorum, her gün materyal ve konu hazırlığı yapıyorum, bilmediğim kelimelerin anlamlarına bakıyorum, Almanca radyo-şarkı dinliyorum, dizi-film izliyorum. Yani arkadaşlar, bu işin formulü hamur yoğurmak gibi, malzemeyi koyup işin içine girmeniz gerekiyor. Birisi size iddialı sözler veriyor, şu kadar sürede kesin bül bül gibi şakırsın diyorsan, ben şunu sorarım: “Madem yabancı bir dili konuşmasını bu kadar öğretebiliyordun, neden kendin başka yabancı dilleri öğrenmedin?”

Pekâlâ, “Nereden başlayayım” diye düşünüyorsanız “Netflix’ten başlayın” derim. Arkadaşlar, Netflix’ti taradım ve sizin için şu dizi, film ve programları çıkardım: Dark, Perfume, Skylines, Dogs of Berlin, How to sell drugs online, tehlikeli oyun, Criminal Almanya, Holiday secrets, Freud. Filmler: Kidnapping Stella, Berlin Calling, Motti Wolkenbruch, 3 Türken 1 Baby, O geri döndü, Isi & Ossi, Sessiz bir dans. Program: Nail it: Almanya.  (isimlerin Türkçe veya İngilizce olduğuna bakmayın, hepsi orijinal Alman yapımları). İnternette başka dizi, film ve programlar var ancak Netflix bize güzel bir hizmet sunuyor. Her gün bir bölüm dizi izleyin ancak ilk izlediğinizde (orijinal dil Almanca) alt yazıyı kapatın. Sezonu bitirdikten sonra Almanca alt yazılı izleyin. Daha sonra tekrar izlediğinizde Türkçe alt yazılı izleyebilirsiniz.

 Netflix’ten sonra sıra podcast’e geldi. Hangi dili öğrenirseniz öğrenin akıllı telefonunuza Spotify’ı indirin ve Spotify’dan bol bol kulaklıkla Almanca dinleyin. Spotify’da neler mi derseniz: Deutschlandfunk, DW langsam Gesprochene Nachrichten, Deutsch lernen Audio, Learn German with Lingua Boost (İngilizce Anlatım). Liste uzar gider… İyisi mi siz arama çubuğuna Deutsch, German, Almanca yazarak size en uygun olanından başlayın.

Youtube: Arkadaşlar, Almancada en baba konu anlatımlı kitabı sıksanız öğrenmeniz gereken 100 konu çıkar. Günde sadece 1 konuyu yazarak çalışsanız ve o konuyla Youtube arama çubuğuna yazarak çıkan videoları izleseniz dahi 1 saatinizi alır. Denemesi bedava. 🙂 Ben biraz önce Youtube’a Zahlen (sayılar) yazdım ve ilk sayfada çıkan 10 kadar videonun toplam süresine baktım, 38,42 dakika. 24 saatimizin 1 saatimizi hayatımızı değiştirecek bir dil öğrenmeye ayırabiliriz, değil mi? 😛

Netflix cepte, Spotify cepte, Youtube cepte. Pekiyi, ya pratik? Valla, size size şöyle yurt dışına tatile gidin, böyle Malta’da bir dil okuluna gidin, Cambly’e şu kadar para bayılın demeyeceğim. Tüm dünyanın adına internet dediği aleme giden Google hazretlerini açıyoruz ve oradan interpals.net’e tıklıyoruz (interpals’i hiç kullanmadım ancak kullanan insanların tavsiyesi üzerine yazıyorum), profil oluşturuyoruz ve bizimle pratik yapacak insanları ekliyoruz. Özellikle çevrimiçi oyun oynayarak gruplarda başka milletlerden insanlarla discord üzerinden konuşuyor (siz hâlâ Skype’de mi kaldınız?) 😀 Benim tavsiyem Google hangouts. Sosyal medyadan edineceğiniz arkadaşlarla görüntülü de olsa konuşun. Dil kurslarına, yurt dışı dil okullarına vereceğiniz parayla evinize internet bağlatın, Netflix’e abone olun. İnanın, size aylık maliyeti 100 TL gibi cüzi bir rakamdır. Zaten herkesin cebinde akıllı telefon var, ben daha ne diyeyim…

Sevgili dostlar, ben Almanca üzerinden yazımı devam ettirdim ancak siz hangi dili öğrenmek isterseniz isteyin, yöntem aynı: Yeter ki gerekirse 1 saat erken kalkın ve düzenli olarak (yani her gün) yabancı dil öğrenmek için çaba harcayın. Almanca için kaynak isteyenler bana ulaşabilir. Bilgi, belge ve tecrübelerimi seve seve paylaşabilirim. Pekiyi, bunu neden mi çok önemsiyorum? Yabancı dil (İngilizce ve Almanca) benim hayatımı tamamen değiştirdi ve bana daha iyi bir yaşam sundu. Benim hayatımı değiştirdiyse sizinkini de değiştirebilir.

Beni var eden dillerin anısına…

Ahmet Hocanız

KKK XXI – Neden Work and Travel, Erasmus & EVS Yaptım?

Bu yazımızda Türk lise ve üniversite öğrencisinin profilini çizmeye çalışacağım ancak önce başlıktaki sorumuza cevap verelim.

          Arkadaşlar, ben üniversiteyi (bkz. Ege Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı) 2003 yılında ve 18 yaşımda kazanmama rağmen o sene başlayamadım (konuyu merak edenler için KKK XIX – Başarısızlıklarım & Kendimle Yüzleşme). Üniversiteye 22 yaşımda başladığım için üniversiteli arkadaşlarımdan üniversiteye dair birçok şey öğrenmiştim. Tabiri caizse üniversiteye kayıt yaptırmadan üniversiteli olmuştum. Hatta 2007’de Dokuz Eylül Üniversitesi Almanca öğretmenliği bölümünü kazanmadan önce 2006 yılında Buca Eğitim Fakültesinde derse bile girmiştim. (Teşekkürler Harun Köykün) 🙂 Lisedeyken de Selçuk Üniversitesi Uluslararası ilişkiler bölümünde okuyan kuzenim Ali Eşen sayesinde Alaaddin Keykubat kampüsünü epey ziyaret etmişliğim vardı. 😉 Tabii bu süreçte üniversitelileri ve üniversite hayatını gözleme şansım oldu. Üniversite dediğin özünde bir bina idi, öğrenciler ve hocalar vardı. Liseden farkı, kıyafet, traş, devam zorunluluğu yoktu. Yine de bir nevi eğitim kurumuydu, atla deve değil.

          Neyse, 18-22 yaş arası Bodrum’da turizmde geçen dört yıllık süreden sonra üniversiteye başladığımda “Şunları şunları mutlaka yapacağım” dediğim bir liste hazırladım kafamda. O zaman farkında değildim ancak bildiğiniz kariyer planı oluşturmuşum ben. 🙂 Elbette üniversiteye başlamadan 19 yaşımda ehliyetimi ve 22 yaşımda da bilgisayar ve İngilizce sertifikalarımı almıştım.

          Üniversiteye başladığım ilk yıl hedefim o yaz yurt dışına çıkmaktı. Bu noktada Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve İnciraltı yurdundan arkadaşım Hayri Dağlı beni Avrupa Birliği Gençlik değişim programlarıyla tanıştıran isim oldu. Avusturya’da yapılacak o zamaki ismiyle “Eylem 1.1”e katıldım. Yıl 2008 idi ve ben artık yurt dışı açılımını gerçekleştirmiştim. Teşekkürler Hayri Dağlı. 🙂

          Bir sonraki yıl e-posta kutuma düşen bir mesaj beni oldukça heyecanlandırmıştı çünkü Ankara’da bir dernek Romanya’da düzenlenecek başka bir Eylem 1.1 için katılımcı arıyordu. Başvuru yaptım ve kabul edildim. Ayrıca, hayatım boyunca en kolay vizeyi veren İzmir-Romanya konsolosluğuna da teşekkür ederim. Sonraki yıl Gaziantep’teki başka bir dernekten Lihtenştayn’da düzenlenecek Training 3.1 isimli diğer bir program için e-posta aldım. O zaman e-posta gruplarına üye olmak yeterliydi. 😉 Böylece Ankara’da buluşup tanıştığım ve program süresince çok iyi arkadaş olduğum Mustafa Erdoğan’la vize işlemlerini hallettikten sonra 2010 yılında ikinci sınıftayken Lihtenştayn’ı da gördük. 🙂 İkinci sınıfın sömestrında İzmir Özdere’de Rotary Kulübünün organize ettiği RYLA etkinliğinde İtalya’nın Sicilya adasında gerçekleştirilecek RYLA Med etkinliğine katıldım. Tüm masrafların Rotary Güzelyalı şubesi tarafından karşılandığı bu etkinlikte farklı milletlerden yaklaşık 30 kişi toplamda iki hafta geçirdik.

          Her şey iyiydi, güzeldi de Almanca öğretmenliği okuduğum için bir an önce Almanya’ya gitmek istiyordum. Bölümdeki hocalarımdan bizim bölümde Erasmus ya da bizden daha önce Erasmus’a giden hiç kimse olmadığını öğrenmiştim. 2010 yılı Mart ayında Çanakkale’deki bir ÇYDD çalıştayında arkadaşım Bilal Yeşilmen ”Ahmet, ben Erasmus’a başvurdum ve kabul aldım. Sen neden başvurmuyorsun” diye sordu. Ben de dedim “böyle böyle..” “Yahu öyle şey olur mu, sen dekanlıkta bu işlere bakan memuru bul ve ona danış” diyerek beni harekete geçirdi. Sonraki gün İzmir’e döner dönmez öğrenci işlerine gittim ve bölümümüzün Almanya’da üç farklı üniversite ile Erasmus anlaşması (Bilateral Agreement) olduğunu öğrendim. Sınava 3 gün kala başvuru yaptım. Erasmus dil sınavına doğal olarak Almancadan girdim ve en yüksek puanı alarak bölümümden Almanya’ya Erasmus öğrencisi olarak giden ilk öğrenci oldum. 🙂

          Tabii, Erasmus’tan önce 2011’de üçüncü sınıfın sonunda Work and Travel ile Amerika’ya uzandım. Aslında ben Camp America’ya başvurmuştum ancak o programa kabul edilmeyince şirket (Partner Educational-İzmir) bana ”New York’ta pedicab driver (bisiklet taksi şoförü) olarak çalışır mısın” diye sordu. Dedim “Siz, hastaya ilaç mı soruyor sunuz?” 🙂 Elbette bu işe de balıklama atladım çünkü üniversitede hem bisiklet topluluğundaydım hem de aktif bir bisiklet kullanıcısıydım. Work & Travel’da bu işi aklıma düşüren ilk kişi de arkadaşım Celal Tosun idi. Teşekkürler Celal. 🙂

          Evet, sırasıyla Avusturya (2008), Romanya’da (2009) Eylem 1.1; Lihtenştayn’da (2010) Traning Course 3.1; İtalya’da (2010) RYLA Med; Amerika’da (2011) Work & Travel ve Almanya’da (2012) Erasmus yaptım ve üniversite bu süreçte nasıl bitti anlamadım:) Pekiyi, ama sırada ne vardı? EVS!

          EVS (European Voluntary Service [AGH-Avrupa Gönüllülük Hizmeti]) üniversite sonrası benim için nokta atışı olmuştu. Bu program 28 Avrupa Birliği ve AB’ye aday ülkelerde kısa veya uzun dönem (2-12 ay arasında) tüm masraflarınızın karşılandığı bir gençlik değişim programı. Pekiyi, EVS neleri karşılıyor: uçak bileti, vize, sağlık sigortası, konaklama, şehir içi ulaşım ve dil kursu. Üstüne üstlük aylık 300 avro da cep harçlığı veriyor. Magdeburg’taki Pathfinder projesine kabul alana kadar abartmıyorum ancak 1000 kadar farklı proje için derneklere e-posta atmışımdır. Yani EVS’i ya yapacaktım ya da yapacaktım! Kafaya bunu koyduğumdan mütevellit yaptığım şey kırk kapıyı birer kez değil, bir kapıyı kırk kez değil, kırk kapıyı kırk kez çalmak oldu.

          Pekiyi, katıldığım tüm programlar bana ne kattı? Kendime olan güvenimi iyice perçinledi. Yabancı dil seviyemi anlatmaya gerek yok, iyice geliştirdi. Farklı milletlerden bir sürü insanla tanıştım, farklı kültürleri deneyimledim. Bol bol seyahat ettim ve para da kazandım, hayallerimi gerçekleştirdim. Özellikle Eramus’u ve EVS’i Almanya’da yaptığım için kendimi dolaylı olarak mesleğime de hazırlamış oldum (bkz. KPSS – Öğretmenlik Alan Bilgisi Testi).

          Ancak birçok üniversite öğrencisi yukarıda saydıklarımı neden yapmadan mezun oluyor? Cevabınız acaba “Ama hocam, yurt dışına çıkmak için para lazım” ise yanılıyorsunuz. Çünkü şu ana kadar size asla paranız olması gerektiğinden bahsetmedim. Üniversitede ihtiyacınız olan üç şey: 1. Girişimcilik. 2. Mücadele Ruhu. 3. İnsan İlişkileri Yönetimi. Katıldığım programların, projelerin ve aldığım bursların hiçbirisini üniversite derslerinde öğrenmedim. Üniversite teorik olarak belki çok şey kattı ancak ben hayata dair bilgileri yine hayatın kendisinden yani insanlardan, derneklerden, vakıflardan, kulüplerden, seminerlerden öğrendim. Şu an sizin bu yazıyı okurken yaptığınız gibi. 🙂

          Toplum baskısını hayatımızın her alanında hissediyoruz ancak belki de bizi en çok zorlayanı lise yılları ve doğal olarak ergenlik çağı. Lise öğrencisi bence ergenliğin gerektiği gibi yaşayamıyor. Her şeyden önce herkesin akademik olarak başarılı olması ve iyi bir üniversitenin iyi bir bölümüne girmesi bekleniyor. Öğretmenler ve ebeveynler öğrencileri yarış atı olarak görmekten ileri gidemiyorlar. Okuduğunuz dergi-gazete-kitaptan; takip ettiğiniz Youtuber’a; izlediğiniz dizi-filme; dinlediğiniz müziğe; kız-erkek-arkadaş ilişkilerine; lisede ve üniversitede seçeceğiniz bölüme-şehre-mesleğe; hobilerinize ve yaptığınız spora kadar herkes sizi kalıplara sokmaya çalışıyor. Haa, bir de her hafta girmeniz gereken 14 farklı 40 saat ders, yapmanız gereken performans ve proje ödevler, sınavlar vs… E-okul, okul üniforması, törenler de cabası.

          4 yıl boyunca yukarıdaki sürece maruz kalmış bünyeler üniversiteye kapağı attıkları zaman lisede geçen yılların acısını hunharca çıkarmaya başlıyor. Ben yurtta kalırken aralıksız 24 saat uyuyan öğrenci, sabahlara kadar devam eden batak turnuvaları, bilgisayar & PS oyunları gördüm. Hatta Buca Eğitim Fakültesinde okuyup 4 yıl boyunca zahmet edip Karşıyaka’yı görmeden mezun olan öğrenci tipine de rastladım.

          Gençler, silkinin ve kendinize gelin. Üniversite yan gelip yatma ve 4 yıl sonra diploma alma yeri değildir. Üniversitelerde ortalama 30.000-40.000-50.000 öğrenci olduğunu düşünürsek hiç kimse size fırsatları altın tepside sunmaz. Böyle düşünüyorsanız, üniversiteye gitmek yerine ailenizin olduğu şehirde bir iş bulun ve açık öğretimden bir bölüme kayıt yaptırın. En azından dört yıl sonra elinizde bir diploma ve biraz para olur.

          Şimdi gelelim ailelerin iç yüzüne. Şu cümleyi bir yerlerden hatırlıyor musunuz: “Sana güveniyorum ama çevreye güvenmiyorum.” “Ya, sana bir şey olursa?” İstanbul’da okuyamazsın, orası çok kalabalık”,”Erzurum’a gitme, orası çok uzak”. Liste uzar gider. Bu gruptaki öğrencilerse işi en zor durumda olanlar çünkü onlar Erasmus vs. yapmak istiyorlar ancak anne-babaları onlara engel oluyor. Engel olmalarından kastım bildiğiniz duygusal sömürü yapıyorlar. Psikolojide bu olaya “Gaslighting” deniyor (merak edenler araştırabilir), bense sevginin bencilliği diyorum. “Hocam, sevginin bencilliği mi olur” diye sorabilisiniz. Olur efendim, bal gibi de olur. Örnek vermem gerekirse, gencimiz Au-Pair yapacak olsun, ailesi onu vazgeçirmek için farklı argümanlara başvuruyor. “Sana güveniyorum ama çevreye güvenmiyorum.” Meali: “Sana bir şey olursa ben el aleme ne derim?” Ya da “El alem bize ne der?” Antitez: Türkiye’de size bir şey olmuyorsa Avrupa’da bir ülkede kolay kolay bir şey olmaz. Ben şu ana kadar yurt dışında değişim programlarına katılıp başı belaya giren bir arkadaşımı duymadım. O yüzden korkmayın, Interrail yapın, 10 kişilik hostel odalarında kalın, kimse sizin büzüşmüş böbreğinizi, sararmış dişinizi çalmaz. 😀

          “Ya sana bir şey olursa?” Meali: “Senin başına bir şey gelirse ben bu acıya katlanacak kadar güçlü değilim.” Antitez, çocuklar evebeynelerine değil, evebeynler çocuklarına muhtaç. Sayın anne ve babalar, çocuklarınızın arkasından çekilin de ayakları üzerinde dursunlar! “İstanbul’da okuyamazsın çünkü orası çok kalabalık.” Meali: “Ben seni İstanbul’da yaşayabileceğin kadar kendine güvenen biri olarak yetiştirmedim. Muhtemelen ben de İstanbul’a gidip şu an orada okuyamaz veya yaşayamazdım.” Antitez: Üniversiteyi ikamet ettiğiniz şehirde, örneğin Bodrum’da okusanız bile askerlik, memuriyette zorunlu hizmet veya herhangi bir iş için bırakın Tükiye’yi dünyanın neresine gideceğini tahmin edebilen var mı? Bodrum’daki Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Denizcilik Yüksekokuluda kaptanlık okusanız bile, mezun olup iş bulduktan sonra büyük ihtimal ülkeler arası seyahatler yapacaksınız. Sizi uluslararası kara sularında göreceğiz (bakın, bu kıyağımı da unutmayın, size yeni bir kariyer planı sundum.) 🙂

          Uzun lafın kısası, içiniz karardıysa çözüm önerilerimizi sunalım:

1. Üniversiteye adım attığınız andan itibaren asla dersten çıkıp direkt yurda gitmeyin. Ben ders çıkışı ya ÇDYY’ye; ya EÇEV’e; ya TEMA’ya; veyahut Goethe Enstitüsüne giderdim. Gidecek bir bulamazsanız dahi, üniversiteyi okuduğunuz şehri gezin, tarihi yerlerini ziyaret edin, bir kurs, etkinlik, sergi bulun, ona gidin.

2. Bölümünüzdeki Erasmus koordinatörüyle tanışın, dış ilişkiler ofisinden yurt dışı programlarına dair her şeyi öğrenin (Erasmus öğrenime katılım koşulları, Erasmus stajında hangi ülkeler var, Mevlana değişim programı ne kadar burs veriyor, Erasmus öğrencilerine nasıl tutorluk yapılır vs.)

3. Fakültenizin öğrenci işlerine gidin ve okul bünyesinde yarı zamanlı iş için başvuru formu doldurun. Aileniz her ay size para yollasa bile siz yine de beni dinleyin ve çalışın çünkü para bir şekilde bulunur ancak hayat için tecrübe kazanacak vakit her zaman bulunmaz.

          Beni ben yapan tüm projelere, etkinliklere, seminerlere, konferanslara değişim programlara katılmamı sağlayan, bunlardan beni haberdar eden, yönlendiren herkese çok teşekkür ederim.

          Sevgiler,

          Ahmet Hoca…