Acıgöl ve Meke Tuzlası Gezisi – 31.07.2007

Yapılmış olanı yapmak ve görülmüş olanı görmek… Bu sadece yolcuların tarzı olabilir. Kâşiflerin ruhuna hitâp eden keşiflerdir; olanı farklı şekilde keşfetmek, görmek ve ona farklı yollardan ulaşmak… Bize zevk veren, ruhumuzu çoşturan başkalarının yapmak isteyip de yapamadığını yapabilmekti.

     Dostum Ersin’le yaptığımız sohbetler ve telefon görüşmeleri sonucunda ortaya çıkan Ereğli’yi bisikletle gezerek keşfetme fikri çerçevesinde ” GEZİYORUZ KEŞFEDİYORUZ” projesi doğdu. Proje kapsamında belirlediğimiz güzergâhlara pedal çevirecek ve orada geceleyecektik. Kendimize ulaşım aracı olarak doğa dostu, kas gücüyle çalışan bisikleti, konaklama yeri olarak da kamp çadırını seçtik. Rüzgâr bizim rehberimiz, geceleri yaktığımız kamp ateşi ise sohbetimizin ortağı idi. Bu kapsamda ilk yolculuğumuzu Acıgöl ve Meke Tuzlasına düzenledik. Üç bisiklet ve üç kişi: Ersin, ben ve Ömer Ağabey. Ömer Ağabeyi turdan bir gün önce tanımıştım. Onun bize katılmak için duyduğu istek geri çevrilemezdi ve yaşı bizden büyük olmasına rağmen böyle bir organizasyonun bir parçası olmak istemesi takdire değerdi.

    25 Haziran Pazartesi Ersinlerin eve doğru sürdüm. Saat 10:00’u gösteriyordu. Ersin’le çarşıya gittik, bisikletlerin son kez bakımını yaptırıp diğer ufak tefek işlerimizi hallettik. Ömer Ağabeyi arayıp bizimle saat 12:00’de otogarın karşısındaki Kırallar Petrolde buluşmasını söyledik. Ve saat 12:00’de hepimiz hazırdık. Ömer Ağabeyi’nin ilk söylediği ” Bu sıcakta bisiklete binilmez” olduğuydu. Bense : Katedeceğimiz mesafenin 45 km olduğunu, şikayet etmek yerine hemen pedallar ve sık sık mola vermezsek bir an önce yolun biteceğini söyledim. Benim planıma göre 2 kez mola vermek yeterliydi. 45 km’lik yolu 3 etaba ayırırsak (15 x 3 = 45 km) iki mola vermek yeterli olacaktı. Bana göre 2-3 saatte alınacak bir mesafeydi. Yola çıktıktan 3 dakika sonra su almak için Kuzucuoğlu Süt Mandırasında mola verdik. 20 dakika sonra bisikletin arka selesindeki çantalardan biri düştü. Sonra kaç kez böyle kısa kısa durduk hatırlamıyorum ama en sonunda Sazgeçit köyüne vardık ve camiinin yanındaki bakkalda ilk ciddi molamızı verdik. İnsan farketmiyor ama uzun mesafeli sürüşlerde harcadığımız enerji en yüksek seviyeye çıkıyor. “Ben hiç aç değilim” diyen Ömer Ağabey neredeyse nevalenin yarısını tek başına götürüyordu:) Ersin’le ben yandan yandan birbirimize bakıp ” Acaba yiyecek çantasın alıp kaçsak mı ?! “diye aklımızdan geçirmeye başlamıştık ki Ömer Ağabey doydu ve çay faslına geçildi. Çay faslı sırasında Ersin’nin geçen yıl dersine girdiği Halil arkadaşımız ve bizi soru yağmuruna tutan köy bakkalıyla tanışıldı, sohbet edildi. Çay ve sohbet faslından sonra yola çıkıldı ve ikinci mola yeri olan Günsevenler Petrole kadar ben grup lideri önde, ortağım Ersin arkada, bu tura katıldığına sonradan çok pişman olan arkadaşımız, saygıdeğer Ömer Ağabeyimiz ortada olmak üzere pedallara basıldı. Günseven Petrole gelene kadar yarım saat pedal çevirdiysek, Günseven Petrolde Bir saat mola verdik ( Bence bunun tersi gerçekleşmeliydi:) Günseven Petroldeki molamızın ardından pedallara bastık ve Cumhuriyet Köyünün oradaki Anıt’ın önünde mola verdik. Mola sırasında tanıştığımız Karapınar Belediyesinden saygıdeğer ağabeyimiz ” Yolculuk nereye “diye sordu. Cevapladık:” Acıgöl– Meke” . ” Acıgöl‘e gitmeyin, giderseniz de yüzmeyin” dedi. “Niye peki o? ” diye sorduk. Dedi ki: ” Acıgöl adamı yutar, akıntı var”. Tabii ki Ersin’le ben pıskırdık çünkü açık deniz olmayan bir yerde nasıl akıntı oluyor ve de insanı yutuyor diye. Yüzme bilmeyen bir kaç kişinin gölde boğulmasından sonra halkın çıkardığı hurafelerden biriydi işte bu da. Gerçekten merak ettim o zaman: Oranın yetkilisi belediye başkanı veya kaymakamı merak edip Acıgöl‘e dalgıç göndermeyi hiç akıl etti mi? Ki etseydi ve bilimsel bir araştırma olsaydı hem halkımız aydınlanmış olacak hem de turizm açısından bölgeye bir çekim-cazibe alanı kazandırılacaktı.  İnşallah ilk dalış bana nasip olur.

     Yolculuğun kolay kısmını halletmiştik ama bundan sonrası bizi çok zorladı çünkü yol eğimsiz olmasına rağmen hiç dinmeyen rüzgâr öğle sonrası sıcağında bize aman vermedi. 34 yaşında ve 20 yıldır bisiklet sürmediğini söyleyen Ömer Ağabey hamladı ve artık pedal çeviremeyeceğini söyledi. O an gerçekten işimiz olduğunu anladım. Çok sık durmak zorunda kaldık. Sık sık Ömer Ağabeyi dinlendiriyorduk ama nafile… Bisiklet böyledir işte: onun üstünde pilin biterse bir metre bile pedal çeviremeyecek hâle gelirsin. Ersin’le ben gayet iyiydik ama Ömer Ağabeyin özellikle sürüş anında yüzü içler acısıydı. Sık sık yolu kontrol etmek için geriye baktığımda pedal çevirmenin Ömer Ağabeye nasıl acı verdiğini görebiliyor ve içimden , bir insan ancak verem ya da kanser olursa böyle bir yüz ifadesine sahip olabilir , diyordum:( Sakın bu duruma bakıp bisiklete antipati filan beslemeye kalkmayın çünkü sorun bisiklette değil; uzun zamandır bisiklete binmeyen (yani 20 yıl) ve bundan haberi olmayan bendeydi. Ve kurallar gereği kimse grupta arkada bırakılmazdı.

    Acıgöl‘e iyice yaklaştıktan sonra Ömer Ağabey artık yürümek istediğini ve bizim pedallayıp gidebileceğimizi söyledi. Ersin’le hemen bisikletlere atladık ve bastık pedallara. Acıgöl‘ün üst tarafındaki Arı Tesislerine göz ucuyla baktıktan sonra açık bir alana çektik bisikletleri ve çevreyi taradık gözlerimizle. Allahım böyle mi rüzgâr olur??? Resmen tozu toprağı yutuyorduk. Çok geçmeden Ömer ağabey de geldi yanımıza. Ardından Arı Tesislerine girdik. Ersin’le ben lavaboya koşup elimizi yüzümüzü yıkarken çölde vahaya kavuşmuş gibi sevinçliydik. Tabii ki bu durumdan en kârlı çıkan Ömer Ağabeydi… Çoktan çorbasını söylemiş, kaşığını daldırıp çıkarıyordu. Ersin’le ben de çorbalarımızı söyledik, çorbadan sonra geldi çaylar, lokanta çalışanlarıyla tanışıldı, şakalar eşliğinde sohbet koyulaştı. Artık gitme vakti diyerek atladık bisikletlere, indik Acıgöl‘ün kıyısına. Tam sekiz yıldan sonra tekrar kıyıya inmenin sevincini yaşıyordum. Bisikletleri kenara bırakıp hemen kamp çantasını boşalttık ve çadırı kurup eşyaları yerleştirdik. Hemen şortlarımızı çekip batmakta olan Acıgöl‘ün üstüne yansıyan güneş altında yüzmenin keyfini çıkardık. Ersin Ereğli’den artık gitmeyeceğini  çünkü buranın (Acıgöl‘ün) bir denizden daha iyi olduğunu söylüyordu. Ona katılıyordum. Aşırı tuzlu su bizi yoğunluğundan dolayı deniz suyundan daha iyi kaldırıyordu. Bu tuzlu su ördeklerden başka canlının suda yaşamasına da izin vermiyordu. Bu durumda göl Ersin’le bana kalıyordu. Elbette yüzme bilmeyen Ömer Ağabey sadece bizim fotoğraflarımızı çekmekle yetindi. Suyun keyfini çıkardıktan sonra kurulanıp hava kararmadan odun toplamaya çıktık. Ocağı ayarladıktan sonra Ömer Ağabey yorgunluktan ve sıcaktan çadıra çoktan bayılmıştı:)

    Bir taraftan güneş iyice batıyor, diğer taraftan Ersin’le hem odun topluyor hem de sohbet ediyorduk. Ersin sohbete o kadar dalmıştı ki karşıdan rüzgârın çevire çevire önümüze kadar getirdiği cips poşetini Ersin yaratık zannedip hangi dilde olduğunu anlayamadığım narâlar atarak “ne oluyor lan !?!” diye tepki vermeye başladı. Bense sadece onun ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalıştm:) Kendisi de karşıdan gelenin bir poşet parçası olduğunu anlayınca bastık kahkahayı:):):) Neden sonra Ersin, artık dönelim. Ömer Ağabey sanki bizi çağırıyor dedi. Eh dedim, hava karardı, odun toplandı; dönelim de yemek faslına geçelim dedim. Gerçekten de Ömer ağabey ayıldıktan (!) sonra bizi göremeyince endişelenip avazı çıktığı kadar bağırmış. Hayret,  ben hi bir şey duymadım:) Fırçayı yedikten sonra sıra ateşi yakmaya ve ve sucukları çevirmeye geldi. Rüzgâr hiç durmadan esiyor, sanki bize sürekli eşlik etmek istediğini anlatıyordu. Vel hasıl, casır casır kızaran sucukları höpürdeterek mideye indirdikten sonra muhabbetimiz de koyulaştı. O sıcakta, o tozda dumanda Ereğli’den Acıgöl‘e altı saatte geldikten sonra hiç kimse durumundan hoşnutsuz değildi; zira gerçekten an’ın keyfini çıkartıyorduk. O anda ne olduğunu ne görebildiğimiz ne de çözebildiğimiz bir hayvan çadırımızın yanına gelerek acayip sesler çıkardı. Tabii pnik olan biz ne yapacağımızı şaşırarak, ben elimdeki feneri, Ersin bir odun parçasını, Ömer Ağabey de yanmakta olan bir kütüğü havaya kaldırdık. O da ne? Benim lambayla beraber Ömer Ağabeyinde elindeki ateş de söndü ve hepimiz karanlıkta kalakaldık. Sonra bastık tabii ki kahkahayı:):):)

     Gece ilerlerken yorgunluk da çöktü üzerimize. Çadırın içine girip uyku tulumlarındaki yerimizi aldık ve on saatlik uykunun tadını çıkardık. Sabah, koyunların sesleri eşliğinde güne merhaba dedik. Uyku tulumlarından fırlayıp eşyalarımızı topladık ve kahvaltı için tekrar Arı Tesislerine çıktık. Çorbalarımızı içtikten sonra pusulamız Meke Tuzlasını gösteriyordu. Şubat ayında Ersin’le geldiğimiz Meke’nin şu andaki durumu neydi, bunu görmek ve Meke kraterinin zirvesine tırmanmak istiyorduk. Yürümeye karar verdik. Ömer Ağabey Meke2nin yamacına gelince Meke’ye kadar gitmek istemediğini, su deposunun yanında kalıp dinlenmek istediğini söyledi. Ersin’le tamam deyip tabanları yağladık. Mee’nin su seviyesi iyice azalmıştı ve doğu yakası tamamen kurumuştu. Sadece batı yakasında yaklaşık 50 cm su kalmıştı. Su seviyesinin 2000 yılında geldiğimde 2.50 m olduğunu söylersem sanırım kaybetmekte olduğumuz dünya incisi Meke’nin durumu daha da anlaşılır olacaktır. Küresel ısınma ve yeraltı sularının sulamada aşırı kullanılması yıllar içinde yeraltı su seviyesinin düşmesine sebep olmuş, bu da göl ve su kaynaklarımızın tek tek kurumasına yol açmıştır. Maalesef Meke Tuzlası ülkemizdeki ya da dünyadaki ilk ve son örnek değil. Ereğli kapalı havzasındaki Akgöl bu durumdan en fazla etkilenen doğa harikasıdır. Tuz gölü, Sultan Sazlıkları, Manyas, Büyük ve küçük Çekmece gölleri ve daha bir çok örnek. İnsanlar doğaya balta sallamayı ve dünyanın sonunu getirmeyi ne zaman bırakacak bilmiyorum ama bence çok geç olacak geri adım atmak için. Cadde ve sokaklarımız pislik içinde, kumsal ve kıyılarımız birer çöplüğe dönüşmüş durumda ve insanlar bunun farkında bile değil. Umarım farkına varmak için hayatımızdan, ülkemizden ve dünyadan çok şey fedâ etmek zorunda kalmamış oluruz.

    Kuruyan bölgeye varınca tepeden eşeğiyle inen çobanla sohbet ettik. Tabii konu barizdi: Meke’nin kuruması. Biz zirveye çıkacağımızı söyleyerek tırmanışa geçtik, çoban da sürüsünün başına döndü. Uzaktan tırmanması kolay görünen ve uydu resimlerinden bakınca küçük görünen kraterin zirvesine tırmanış yorucuydu çünkü krater devasa büyüklükteydi. Güzel olan zirveden yakaladığımız panoramaydı. Çekindiğimiz onlarca kare resimden sonra inişe geçtik ve bir saat sonra Ömer Ağabeyin olduğu tepeye vardık. Arı Tesislerine varınca Ersin’le ben dayanamayıp yüzmeye gitmek istediğimizi söyledik Ömer Ağabeye. Bize bir saat mühlet verdi. Yüzmek için birinden izin aldığıma inanamıyorum ama kendisini önceki gün bayağı kızdırmıştık; bari bu gün kızmasın dedik. Öğle sıcağında tekrar Acıgöl‘e girmek hararetimizi  kesmişti. Kurulandıktan sonra Ömer’in yanına döndük ve saat ikiyi gösterince çıktık yola. Daha önce durakladığımız yerlerde mola vererek, bazen Ömer Ağabeyimiz için bisikletleri iterek yol almaya başladık.  Cumhuriyet köyünün önünden geçerken bizi gören iki çocuk koşarak yola doğru gelmeye başladı. Durum ortadaydı: her gördüğü çantalıyı ve bisikletliyi yabancı turist sanan çocuklar sırf “Hello” ( Merhaba )diyebilmek için koşa koşa geldiler. Bana “Hello” deyince ben de ” Hi man, what’s up?” ( Selam adamım , naber?) diye sordum. Hemen arkada pedal çevirmekte olan Ömer Ağabey ise milliyetçiliğin etkisiyle ve bisikletin verdiği acıyla “Ne hellosu lan hıyarağası?” diyerek bastı çocuğa fırçayı. Neye uğradığını şaşıran çocuk olduğu yerde kalakaldı ve biz bu duruma bisiklet üstünde epey güldük çünkü benden İngilizce , Ömer’den Türkçe cevap alan çocuğun yüz ifadesi görülmeye değerdi. Çok güldük çok :):):) Bence turun en komik olayıydı. Ve akşamüstü hava kararırken Ereğli’ye girdik. Ereğli’nin girişindeki Vatan Petrolün orada son molamızı verdik ve ondan sonra ben, Ersin’le Ömer Ağabeyden ayrılıp eve sürdüm… İki günlük maceradan sonra sıcak yemek, sıcak su ve sıcak yatak bana ilaç gibi geldi. iyi ki varsın medeniyet:):):)

 AHMET AKYOL – 31.07.2008

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir