20. Die Schulfächer (Okul Dersleri)

VİDEO

KONU

SUNUM

OKUMA METNİ

OKUMA METNİ CEVAP ANAHTARI

KELİME KARTLARI

Kafayı Kullanma Kılavuzu XXIII – Mezuna Kalmak

Bodrum Anadolu Lisesi görev yaptığım üçüncü orta öğretim kurumu ve 12. sınıflar son yedi yıldır girdiğim sınıflar arasında hep yer aldı. 12. sınıflarda en çok duyduğum ifade “Hocam, biz mezuna kalacağız” oldu. Pekiyi, nedir bu mezuna kalmak, nasıl kalınır, niçin kalınmaz? İşte bu sorulara KKK XXIII’te cevap bulacağız.

İsminde Anadolu/Fen Lisesi geçen tüm okulların akademik başarıyı ön planda tuttukları ve hedeflerinin öğrenciyi dört yıl sonra bir üst kurum olan üniversiteye yerleştirmek olduğunu düşünürsek Türk Eğitim Sisteminin sınıfta kaldığını istatistiksel olarak ispatlayabiliriz: 2019 yılında TYT’ye 2 milyon 390 bin 491; AYT’ye 1 milyon 880 bin 800 aday girdi. TYT’de 150 barajını geçen adayların sayısı 1 milyon 761 bin 392; 180 barajını aşmayı başaranların sayısı ise 1 milyon 275 bin 957 oldu. Demek ki sınava girenlerden 1.114.534 aday baraj altında kalarak direkt mezuna kaldı. Pekiyi, barajı aşan ve tercih yapanların kaçı yerleşti? Yükseköğretim Kurumları Sınavı (2019-YSK) yerleştirme sonuçlarına göre 753 bin 461 aday tercihlerinden birine yerleşti. Tercih yapmaya hak kazanan, tercih yapan ya da yapmayan öğrenci sayısı da 522.496 olarak 1.114.534 rakamına eklenebilir. (Kaynak olarak https://dokuman.osym.gov.tr/pdfdokuman/2019/YKS/sayisalbilgiler18072019.pdf inceleyebilirsiniz).

Daha lise birin başında çiçeği burnunda liseli öğrencimiz üniversiteye gideceğini kafaya koymalı ve 4 yıllık süreci ona göre inşaa etmeli. Meslek liselerini bu gruba dahil etmiyorum çünkü onların hedefi öğrenciyi üniversiteye yollamak değil belli bir alanda meslek sahibi yapmak. Haa, bu konuda ne kadar başarılılar tartışılır ancak, Anadolu/Fen Liseleriyle aynı kategoriye koymuyorum.

Lise 1 bitti, lise 2 bitti, lise 2’nin sonunda sayısal, eşit ağırlık, sözel ve yabancı dil olarak bölüm seçtiniz. Lise 3 de bitti ve geldiniz lise 4’e yani otobana girmeden önceki son çıkışa: D. Lise son sınıfın daha başında haziran ayının ikinci veya üçüncü haftasonu üniversite sınavının olacağından haberdardınız. Amacınız yıl sonunda TYT/AYT’yi geride bırakarak bir an önce kapağı üniversiteye atmaktı. Ancak gördüğüm kadarıyla bir çoğunuz için bu planlar suya düştü ve üniversite kazanma hayali bir sonraki seneye ertelendi. Tabii, üniversiteyi (bkn. Dokuz Eylül Üniversitesi Almanca Öğretmenliği) 22 yaşında kazanmış biri olarak bu yazıyı kaleme almak kendimle çelişiyor gibi görünse de liseden mezun olduğum yıl (2003) ilk girişte üniversiteyi kazanmıştım (bkn. Ege Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı).

Pekâlâ, öğrenci nasıl ve neden mezuna kalır? 4 yılda kateteceği mesafeyi bir yılda katetmeye çalışır da ondan. Lise 1-2 ve 3’te gerekli öğrenmeler gerçekleşmemişse, sadece not için çalışıp sınıfı geçmek veya takdir/teşekkür almak için ezber yaparak geçmişseniz, son sınıfta hem okul dersleri hem üniversite sınav hazırlığı (dershane, kurs vs.) size ağır gelebilir. O halde, bunun sorumlusu lise müfredatı veya üniversite sınav sistemi midir? Elbette hayır! Bunun sorumlusu sizsiniz. Kendi tembelliğinizin sorumluluğunu sisteme atarak başkalarını kandırabilirsiniz ancak kendinizi kandıramazsınız. Lise sonda da pekâlâ istediği üniversiteyi ve bölümü kazanan birçok öğrenci var. Onlar başardığına göre siz de başarabilirsiniz!

Pekiyi, ben mezuna kalır mıydım? Ya da neden kalmazdım? Ben mezuna kalmazdım çünkü 1 yılımı daha ders çalışarak geçireceğime hedefim üniversite ise bir an önce üniversiteye başlardım. “Ama hocam, ben istediğim puanı alamadım, TYT’de baraj altında kaldım, 4 yıllık bir bölüm gelmiyordu” gibi serzenişlerde bulunacaksanız size soracağım soru şu olurdu: “Lise hayatınız boyunca ne yaptınız?”

Mezuna kalmazdım çünkü eğer hazırlık olan bir bölüme yerleşirseniz 1 yılda oradan gidecek, etti mi size 2 yıl. Dahası, dört yıllık bir bölümü yıl kaybetmeden bitirseniz bile mezuniyetten sonra KPSS ile hemen atanacağınızın veya özel sektörde iş bulacağınızın bir garantisi var mı? Erkek öğrenciler için sürece bir de askerliği eklerseniz ülkemizde çalışma hayatına başlama yaşı gittikçe sonraki yıllara kayıyor.  

Şimdi çözüm önerilerine gelecek olursak… Şapkanızı önünüze koyun ve mezuna kalmadan üniversite sınavına kazanmak için kolları sıvayın. Tarihler henüz 24 mart’ı gösteriyor ve YKS 20-21 haziranda gerçekleştirilecek. Her kriz yeni bir fırsat yaratır: Hazır Corona virüs salgınından dolayı okullar eğitime ara vermişken evinizi/odanızı, masanızı bir dershaneye çevirin. Kalan yaklaşık 3 ayı en iyi şekilde değerlendirmeye çalışın.

Üniversite sınavına ilk girişinizde 4 yıllık (lisans) bir fakülte yerine 2 yıllık (önlisans) bölüm veya açık öğretim fakültesinden (uzaktan eğitim) bir bölüm de kazanabilirsiniz. İnanın bana dünyanın sonu değil, hayat bir şekilde devam ediyor. 2003’te üniversiteyi kazanmama rağmen kayıt bile yaptıramamıştım ve 2007’de tekrar kazanıp üniversiteye başlayana kadar geçen yıllar bana farklı bir kulvar açtı, bunun sonucunda ve turizmle ve iş hayatıyla o şekilde tanıştım. Geriye dönüp baktığımda kayıp diye düşündüğüm şeylerin aslında kazanç olduğunu gördüm. Buraya kadar ifade ettiklerim ilk girişinde üniversite sınavı kazanma hedefi olanlara yönelikti. Şimdi gelelim “kesin mezuna kalırımcılara, saldım çayıra mevlam kayırıcılara…”

Gençler, en güzel yıllarınızı boşa harcamayın. Lise son sınıftayken ve üniversite hayalinizi bir sonraki seneye ertelediyseniz dâhi bir yılınızı çöpe atmayın, kendinize yatırım yapın. Özellikle Bodrum gibi denizin ve doğal olarak turizmin, limanın olduğu bir şehirde birçok iş imkanının farkına varın. Liman başkanlığına gidin, gemi adamı belgesi nasıl alınır, kaptanlık kursu var mı, koşulları nelerdir gibi şeyleri araştırarak meslek sahibi olmak için üniversite diplomasını almadan önce kendinizi yetiştirmeye bakın. Kaptanlık, denizde bir iş hayatı ilginizi çekmiyorsa ilginizi çeken bir alanda bir meslek/yetiştirme kursu bulun. Örneğin, halk eğitim merkezinde aşçılık kursuna gidin, dalış brövesi alın, yelken sporu için kurs bulun vs. Yok, illaki üniversiteye gidecekseniz ve iş hayatına üniversiteden sonra başlayacaksanız bile dediklerimi gerçekleştirirseniz daha üniversitede okurken birçok fırsat karşınıza gelecektir.

Sonuç: İster lisans, ister önlisans, ister açık öğretim fakültesi mezunu olun, sürekli ve inanılmaz hızlı değişen çağımızda diploma sahibi olmak da bir yere kadar. Bakın, bir epidemide tüm dünya ekonomik bir durgunluğa girdi ve birçok insan ya işini kaybedecek yada çalışma şartlarını değiştirerek evden (home-office) ve internetten (online/freelancer) çalışacak. Bu halde, nereden hangi diplomayla mezun olursanız olun en çok odaklanmanız gereken niteliğiniz UYUM YETENEĞİ olmalı. 21. yüzyıl çevremizdeki değişime yetişmekte zorlandığımz, dünyanın eskiye oranla gittikçe farklılaştığı bir dönem. İş yapma şekillerimiz, alışkanlıklarımız, günlük rutinlerimiz bu denli değişirken yapmamız gereken kendimizi değişime hazırlamak. “Hocam, ben nereden başlayayım” diye soruyorsanız, “kendinizi 21. yüzyıl vatandaşı yapmak için gerekli niteliklere yatırım yaparak başlayın” derim. Bundan önceki kafayı kullanma kılavuzlarında bunun cevabını vermeye çalıştım. O halde bu yazıyı okuduktan sonra harekete geçme zamanı…

Ahmet Hocanız

19. Die Pluralformen des Alphabets (Alfabedeki Kelimelerin Çoğulları)

VİDEO

KONU

SUNUM

ÇALIŞMA KAĞIDI

ÇALIŞMA KAĞIDI CEVAP ANAHTARI

KELİME KARTLARI

Kafayı Kullanma Kılavuzu XXII – Almanca Kaba Mı?

Bu soru bana kaç kere soruldu, inanın bilmiyorum ancak “Almanca kaba” diyenlere ben de şunu sormak istiyorum: “Siz kaç kelime Almanca biliyorsunuz?” Ne oldu, ses gelmiyor. 😀 Uğur Mumcu boşuna dememiş, “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz” diye. Ancak ülkemizde her konuda olduğu gibi yabancı dil konusunda da durum aynı: bilgi yok, fikir çok!

Efendim, ben konuya Almancadan girdim ama şu ana kadar aynı duruma Fransızca, Rusça veya Arapça için de şahit oldum. Filanca dil çok fantastik ama şu dil çok dandik. Bu cümleleri kuran kişilere sorulacak soru belli: Kıyaslama yapabilecek o kadar o yabancı dile hakim miyiz? Ya da şöyle soralım: Kendi ana dilimizi ne kadar iyi okuyor, yazıyor, anlıyor, Türkçede kendimizi yazılı ve sözlü ne kadar iyi ifade edebiliyoruz? En son okuduğu kitap ilkokuldaki Cin Ali serisi ya da üniversite sınavına hazırlanırken çözdüğü test kitaplarından ibaret olanlar yabancı dil konusunda profesör öz güvenine sahipler, kendilerinden çok eminler. (Evet, evet, bir cahil gördüm sanki.) 😀

Bir anımdan bahsedeyim: Yine bir gün öğretmenler odasında bir öğretmen arkadaşımız (branşı Türkçe/Türk Dili ve Edebiyatı), “Fransızca çok kaba bir ve Fransızlar da çok kaba insanlar” demişti. Ben de kendisine şu iki soruyu sordum: 1. “Hocam, siz hiç Fransızca biliyor musunuz? 2. “Siz kaç Fransız tanıdınız?” Oduna vursam ses gelirdi ancak hocamızdan ses soluk çıkmadı. (Dikkat, Ahmet Akyol lafı koyabilir!) 😀 O halde kaba dil yoktur, efendime söyleyeyim, hiç bir dil kaba değildir. Dil bir iletişim aracıdır ve konuşmaya yarar. Bir dili bilmediğimiz onun bize kaba gelmesi anlamına gelmez. Örnek vermek gerekirse, bir Amerikalı, “Oh God, Turkish is too tough (Tanrım, Türkçe çok kaba) ” dese ne hissederdik? Hemen savunmaya geçerdik değil mi? Hayır, Türkçe öyle değil böyle, böyle değil şöyle, bla bla bla…

Pekiyi, Türkler Almancaya neden kaba diyor? Çünkü Türk milleti olarak çok savaş filmi izliyoruz da ondan. Şimdi şunu sorabilirsiniz: “Hocam, savaş filmlerini Almancaya nasıl bağladınız?” Sebebi basit: İkinci Dünya Savaş filmlerini izleyen tarih ve savaş meraklısı vatandaşlarımız Almancayı fimlerde duyduklarından ibaret sanıyor. 🙁 Örnekleyeyim, Alman komutan bir askere emir veriyor: “Halt (dur), Achtung (dikkat), Feuer (ateş).” Sizce savaş psikolojisinde olan birinin normal ses tonuyla ve sakin bir şekilde konuşmasını mı beklersiniz? Adı üzerinde Dünya savaşı oluyor, herhalde komutan avazı çıktığı kadar bağıracak. Velhasıl Almanca bundan ibaret değil.

Bir başka iddia ise Almancanın köpek dili olması. Vallahi bunu da öğrencilerimden duydum ve çok şaşırdım. “Ne demek bu” diye epey kafa yordum. Sonra sebebini buldum: Yeteneksiz Türkiye gibi televizyondaki programlarda eğitmenler köpeklere Almanca komutlar veriyormuş: setz (otur), fass (yakala), kriech (sürün), bleib sitzen (oturmaya devam et), aus (bırak), komm (gel) vs.  Malumunuz, Almanlarda da köpek cinsi çok olduğundan (bkz. Alman kurdu, Rottweiler, Dobermann vb.) eğitim dilinin Almanca olması normal değil mi?

Şimdi iti köpeği bir tarafa bırakalım da önümüze bakalım. Neden Almanca öğrenmeli, nasıl Almanca öğrenmeli, Almanca ne işime yarar gibi sorunların cevaplarına odaklanalım. İlk sorunun cevabından başlamak gerekirse Alman hükümeti 1 Mart 2020 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere nitelikli işçi göçmen yasasını Meclisten geçirdi. Bu şu demek: Almanya belli başlı alanlarda nitelikli iş gücüne ihtiyaç duyuyor. Bu açığını da yurt dışından nitelikli işçi alımı yaparak kapatmaya çalışacak. Hâl böyleyken her krizin (Almanya için) bir fırsat (Türkiye gençliği için) yarattığının farkında olun.

Şöyle bir örnek vermek gerekirse, Türkiye’de herhangi bir bölümden mezun oldunuz ancak iş bulamadınız. Ya da iş buldunuz ancak maaşınız umduğunuz gibi değil. (Şu anda eğitim sisteminde bulunan herhangi bir öğrenciyi/genci böyle bir son bekliyor olabilir.) Ülke değiştirin arkadaşlar! Geleceğinizi bugünden yaratmak için harekete geçin.

Pekiyi, nasıl Almanca öğrenilir? Dil kursuna gidilmesi gerekir mi? Bu soruyu genelleştirelim: herhangi bir dili öğrenmek için dil kursuna gitmek gerekir mi? Dil kursunun artı ve eksilerini ortaya kolayım: 1. Dil kursları öz disiplini olmayanları disipline edebilir, öğretmenin verdiği ödevleri yapmak, belli gün ve saatte belli bir konuya çalışmak gibi. 2. Sınıfta bir rekabet ortamı oluşursa daha fazla çalışma isteği duyabilirsiniz. 3. Etkileşim: Kursta öğretmen ve sınıf arkadaşlarınızla etkileşime geçer, başkalarının yaptığı hataları görür, kendi hatalarınızı düzeltirsiniz. Öğretmeninizle soru cevap yapma şansınız olur. İyi bir öğretmen size dili sevdirebilir, dil öğrenmek için merak duygunuzu harekete geçirebilir veya dil öğrenmenin püf noktalarını gösterip deneyimlerini sizinle paylaşabilir. Olumsuz taraflarına gelecek olursak… 1. Dil kursları en nihayetinde birer ticarethanedir, kâr amacı güderler ve sizin bir dili öğrenmenizden çok cebinizdeki parayı almaya bakarlar. 2. Para vererek ve dil sertifikası veya diploması aldığınızda akıcı bir şekilde dil konuşacağınızı düşünüyorsanız hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. 3. Dil kursları ne en iyi ne de en kötü öğrenciye göre ders anlatır, orta yolu bularak yola devam ederler. 4. Öğrenme bireyseldir ve herkes kendi öğrenme şekline göre öğrenir ancak kurslarda ana ders materyali olarak kitaplar kullanılır. Ve daha önceki kafayı kullanma kılavuzunda (XII) bahsettiğim gibi hiçbir dili konuşmayı kitaplardan öğrenemezsiniz.

Gelelim özel derse. “Ahmet Hocadan ders alırım, altı ay sonra onun gibi konuşurum.” Yok ya! Biz bu işe yıllarımı vermişim, daha da veriyorum, her gün materyal ve konu hazırlığı yapıyorum, bilmediğim kelimelerin anlamlarına bakıyorum, Almanca radyo-şarkı dinliyorum, dizi-film izliyorum. Yani arkadaşlar, bu işin formulü hamur yoğurmak gibi, malzemeyi koyup işin içine girmeniz gerekiyor. Birisi size iddialı sözler veriyor, şu kadar sürede kesin bül bül gibi şakırsın diyorsan, ben şunu sorarım: “Madem yabancı bir dili konuşmasını bu kadar öğretebiliyordun, neden kendin başka yabancı dilleri öğrenmedin?”

Pekâlâ, “Nereden başlayayım” diye düşünüyorsanız “Netflix’ten başlayın” derim. Arkadaşlar, Netflix’ti taradım ve sizin için şu dizi, film ve programları çıkardım: Dark, Perfume, Skylines, Dogs of Berlin, How to sell drugs online, tehlikeli oyun, Criminal Almanya, Holiday secrets, Freud. Filmler: Kidnapping Stella, Berlin Calling, Motti Wolkenbruch, 3 Türken 1 Baby, O geri döndü, Isi & Ossi, Sessiz bir dans. Program: Nail it: Almanya.  (isimlerin Türkçe veya İngilizce olduğuna bakmayın, hepsi orijinal Alman yapımları). İnternette başka dizi, film ve programlar var ancak Netflix bize güzel bir hizmet sunuyor. Her gün bir bölüm dizi izleyin ancak ilk izlediğinizde (orijinal dil Almanca) alt yazıyı kapatın. Sezonu bitirdikten sonra Almanca alt yazılı izleyin. Daha sonra tekrar izlediğinizde Türkçe alt yazılı izleyebilirsiniz.

 Netflix’ten sonra sıra podcast’e geldi. Hangi dili öğrenirseniz öğrenin akıllı telefonunuza Spotify’ı indirin ve Spotify’dan bol bol kulaklıkla Almanca dinleyin. Spotify’da neler mi derseniz: Deutschlandfunk, DW langsam Gesprochene Nachrichten, Deutsch lernen Audio, Learn German with Lingua Boost (İngilizce Anlatım). Liste uzar gider… İyisi mi siz arama çubuğuna Deutsch, German, Almanca yazarak size en uygun olanından başlayın.

Youtube: Arkadaşlar, Almancada en baba konu anlatımlı kitabı sıksanız öğrenmeniz gereken 100 konu çıkar. Günde sadece 1 konuyu yazarak çalışsanız ve o konuyla Youtube arama çubuğuna yazarak çıkan videoları izleseniz dahi 1 saatinizi alır. Denemesi bedava. 🙂 Ben biraz önce Youtube’a Zahlen (sayılar) yazdım ve ilk sayfada çıkan 10 kadar videonun toplam süresine baktım, 38,42 dakika. 24 saatimizin 1 saatimizi hayatımızı değiştirecek bir dil öğrenmeye ayırabiliriz, değil mi? 😛

Netflix cepte, Spotify cepte, Youtube cepte. Pekiyi, ya pratik? Valla, size size şöyle yurt dışına tatile gidin, böyle Malta’da bir dil okuluna gidin, Cambly’e şu kadar para bayılın demeyeceğim. Tüm dünyanın adına internet dediği aleme giden Google hazretlerini açıyoruz ve oradan interpals.net’e tıklıyoruz (interpals’i hiç kullanmadım ancak kullanan insanların tavsiyesi üzerine yazıyorum), profil oluşturuyoruz ve bizimle pratik yapacak insanları ekliyoruz. Özellikle çevrimiçi oyun oynayarak gruplarda başka milletlerden insanlarla discord üzerinden konuşuyor (siz hâlâ Skype’de mi kaldınız?) 😀 Benim tavsiyem Google hangouts. Sosyal medyadan edineceğiniz arkadaşlarla görüntülü de olsa konuşun. Dil kurslarına, yurt dışı dil okullarına vereceğiniz parayla evinize internet bağlatın, Netflix’e abone olun. İnanın, size aylık maliyeti 100 TL gibi cüzi bir rakamdır. Zaten herkesin cebinde akıllı telefon var, ben daha ne diyeyim…

Sevgili dostlar, ben Almanca üzerinden yazımı devam ettirdim ancak siz hangi dili öğrenmek isterseniz isteyin, yöntem aynı: Yeter ki gerekirse 1 saat erken kalkın ve düzenli olarak (yani her gün) yabancı dil öğrenmek için çaba harcayın. Almanca için kaynak isteyenler bana ulaşabilir. Bilgi, belge ve tecrübelerimi seve seve paylaşabilirim. Pekiyi, bunu neden mi çok önemsiyorum? Yabancı dil (İngilizce ve Almanca) benim hayatımı tamamen değiştirdi ve bana daha iyi bir yaşam sundu. Benim hayatımı değiştirdiyse sizinkini de değiştirebilir.

Beni var eden dillerin anısına…

Ahmet Hocanız

KKK XXI – Neden Work and Travel, Erasmus & EVS Yaptım?

Bu yazımızda Türk lise ve üniversite öğrencisinin profilini çizmeye çalışacağım ancak önce başlıktaki sorumuza cevap verelim.

          Arkadaşlar, ben üniversiteyi (bkz. Ege Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı) 2003 yılında ve 18 yaşımda kazanmama rağmen o sene başlayamadım (konuyu merak edenler için KKK XIX – Başarısızlıklarım & Kendimle Yüzleşme). Üniversiteye 22 yaşımda başladığım için üniversiteli arkadaşlarımdan üniversiteye dair birçok şey öğrenmiştim. Tabiri caizse üniversiteye kayıt yaptırmadan üniversiteli olmuştum. Hatta 2007’de Dokuz Eylül Üniversitesi Almanca öğretmenliği bölümünü kazanmadan önce 2006 yılında Buca Eğitim Fakültesinde derse bile girmiştim. (Teşekkürler Harun Köykün) 🙂 Lisedeyken de Selçuk Üniversitesi Uluslararası ilişkiler bölümünde okuyan kuzenim Ali Eşen sayesinde Alaaddin Keykubat kampüsünü epey ziyaret etmişliğim vardı. 😉 Tabii bu süreçte üniversitelileri ve üniversite hayatını gözleme şansım oldu. Üniversite dediğin özünde bir bina idi, öğrenciler ve hocalar vardı. Liseden farkı, kıyafet, traş, devam zorunluluğu yoktu. Yine de bir nevi eğitim kurumuydu, atla deve değil.

          Neyse, 18-22 yaş arası Bodrum’da turizmde geçen dört yıllık süreden sonra üniversiteye başladığımda “Şunları şunları mutlaka yapacağım” dediğim bir liste hazırladım kafamda. O zaman farkında değildim ancak bildiğiniz kariyer planı oluşturmuşum ben. 🙂 Elbette üniversiteye başlamadan 19 yaşımda ehliyetimi ve 22 yaşımda da bilgisayar ve İngilizce sertifikalarımı almıştım.

          Üniversiteye başladığım ilk yıl hedefim o yaz yurt dışına çıkmaktı. Bu noktada Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve İnciraltı yurdundan arkadaşım Hayri Dağlı beni Avrupa Birliği Gençlik değişim programlarıyla tanıştıran isim oldu. Avusturya’da yapılacak o zamaki ismiyle “Eylem 1.1”e katıldım. Yıl 2008 idi ve ben artık yurt dışı açılımını gerçekleştirmiştim. Teşekkürler Hayri Dağlı. 🙂

          Bir sonraki yıl e-posta kutuma düşen bir mesaj beni oldukça heyecanlandırmıştı çünkü Ankara’da bir dernek Romanya’da düzenlenecek başka bir Eylem 1.1 için katılımcı arıyordu. Başvuru yaptım ve kabul edildim. Ayrıca, hayatım boyunca en kolay vizeyi veren İzmir-Romanya konsolosluğuna da teşekkür ederim. Sonraki yıl Gaziantep’teki başka bir dernekten Lihtenştayn’da düzenlenecek Training 3.1 isimli diğer bir program için e-posta aldım. O zaman e-posta gruplarına üye olmak yeterliydi. 😉 Böylece Ankara’da buluşup tanıştığım ve program süresince çok iyi arkadaş olduğum Mustafa Erdoğan’la vize işlemlerini hallettikten sonra 2010 yılında ikinci sınıftayken Lihtenştayn’ı da gördük. 🙂 İkinci sınıfın sömestrında İzmir Özdere’de Rotary Kulübünün organize ettiği RYLA etkinliğinde İtalya’nın Sicilya adasında gerçekleştirilecek RYLA Med etkinliğine katıldım. Tüm masrafların Rotary Güzelyalı şubesi tarafından karşılandığı bu etkinlikte farklı milletlerden yaklaşık 30 kişi toplamda iki hafta geçirdik.

          Her şey iyiydi, güzeldi de Almanca öğretmenliği okuduğum için bir an önce Almanya’ya gitmek istiyordum. Bölümdeki hocalarımdan bizim bölümde Erasmus ya da bizden daha önce Erasmus’a giden hiç kimse olmadığını öğrenmiştim. 2010 yılı Mart ayında Çanakkale’deki bir ÇYDD çalıştayında arkadaşım Bilal Yeşilmen ”Ahmet, ben Erasmus’a başvurdum ve kabul aldım. Sen neden başvurmuyorsun” diye sordu. Ben de dedim “böyle böyle..” “Yahu öyle şey olur mu, sen dekanlıkta bu işlere bakan memuru bul ve ona danış” diyerek beni harekete geçirdi. Sonraki gün İzmir’e döner dönmez öğrenci işlerine gittim ve bölümümüzün Almanya’da üç farklı üniversite ile Erasmus anlaşması (Bilateral Agreement) olduğunu öğrendim. Sınava 3 gün kala başvuru yaptım. Erasmus dil sınavına doğal olarak Almancadan girdim ve en yüksek puanı alarak bölümümden Almanya’ya Erasmus öğrencisi olarak giden ilk öğrenci oldum. 🙂

          Tabii, Erasmus’tan önce 2011’de üçüncü sınıfın sonunda Work and Travel ile Amerika’ya uzandım. Aslında ben Camp America’ya başvurmuştum ancak o programa kabul edilmeyince şirket (Partner Educational-İzmir) bana ”New York’ta pedicab driver (bisiklet taksi şoförü) olarak çalışır mısın” diye sordu. Dedim “Siz, hastaya ilaç mı soruyor sunuz?” 🙂 Elbette bu işe de balıklama atladım çünkü üniversitede hem bisiklet topluluğundaydım hem de aktif bir bisiklet kullanıcısıydım. Work & Travel’da bu işi aklıma düşüren ilk kişi de arkadaşım Celal Tosun idi. Teşekkürler Celal. 🙂

          Evet, sırasıyla Avusturya (2008), Romanya’da (2009) Eylem 1.1; Lihtenştayn’da (2010) Traning Course 3.1; İtalya’da (2010) RYLA Med; Amerika’da (2011) Work & Travel ve Almanya’da (2012) Erasmus yaptım ve üniversite bu süreçte nasıl bitti anlamadım:) Pekiyi, ama sırada ne vardı? EVS!

          EVS (European Voluntary Service [AGH-Avrupa Gönüllülük Hizmeti]) üniversite sonrası benim için nokta atışı olmuştu. Bu program 28 Avrupa Birliği ve AB’ye aday ülkelerde kısa veya uzun dönem (2-12 ay arasında) tüm masraflarınızın karşılandığı bir gençlik değişim programı. Pekiyi, EVS neleri karşılıyor: uçak bileti, vize, sağlık sigortası, konaklama, şehir içi ulaşım ve dil kursu. Üstüne üstlük aylık 300 avro da cep harçlığı veriyor. Magdeburg’taki Pathfinder projesine kabul alana kadar abartmıyorum ancak 1000 kadar farklı proje için derneklere e-posta atmışımdır. Yani EVS’i ya yapacaktım ya da yapacaktım! Kafaya bunu koyduğumdan mütevellit yaptığım şey kırk kapıyı birer kez değil, bir kapıyı kırk kez değil, kırk kapıyı kırk kez çalmak oldu.

          Pekiyi, katıldığım tüm programlar bana ne kattı? Kendime olan güvenimi iyice perçinledi. Yabancı dil seviyemi anlatmaya gerek yok, iyice geliştirdi. Farklı milletlerden bir sürü insanla tanıştım, farklı kültürleri deneyimledim. Bol bol seyahat ettim ve para da kazandım, hayallerimi gerçekleştirdim. Özellikle Eramus’u ve EVS’i Almanya’da yaptığım için kendimi dolaylı olarak mesleğime de hazırlamış oldum (bkz. KPSS – Öğretmenlik Alan Bilgisi Testi).

          Ancak birçok üniversite öğrencisi yukarıda saydıklarımı neden yapmadan mezun oluyor? Cevabınız acaba “Ama hocam, yurt dışına çıkmak için para lazım” ise yanılıyorsunuz. Çünkü şu ana kadar size asla paranız olması gerektiğinden bahsetmedim. Üniversitede ihtiyacınız olan üç şey: 1. Girişimcilik. 2. Mücadele Ruhu. 3. İnsan İlişkileri Yönetimi. Katıldığım programların, projelerin ve aldığım bursların hiçbirisini üniversite derslerinde öğrenmedim. Üniversite teorik olarak belki çok şey kattı ancak ben hayata dair bilgileri yine hayatın kendisinden yani insanlardan, derneklerden, vakıflardan, kulüplerden, seminerlerden öğrendim. Şu an sizin bu yazıyı okurken yaptığınız gibi. 🙂

          Toplum baskısını hayatımızın her alanında hissediyoruz ancak belki de bizi en çok zorlayanı lise yılları ve doğal olarak ergenlik çağı. Lise öğrencisi bence ergenliğin gerektiği gibi yaşayamıyor. Her şeyden önce herkesin akademik olarak başarılı olması ve iyi bir üniversitenin iyi bir bölümüne girmesi bekleniyor. Öğretmenler ve ebeveynler öğrencileri yarış atı olarak görmekten ileri gidemiyorlar. Okuduğunuz dergi-gazete-kitaptan; takip ettiğiniz Youtuber’a; izlediğiniz dizi-filme; dinlediğiniz müziğe; kız-erkek-arkadaş ilişkilerine; lisede ve üniversitede seçeceğiniz bölüme-şehre-mesleğe; hobilerinize ve yaptığınız spora kadar herkes sizi kalıplara sokmaya çalışıyor. Haa, bir de her hafta girmeniz gereken 14 farklı 40 saat ders, yapmanız gereken performans ve proje ödevler, sınavlar vs… E-okul, okul üniforması, törenler de cabası.

          4 yıl boyunca yukarıdaki sürece maruz kalmış bünyeler üniversiteye kapağı attıkları zaman lisede geçen yılların acısını hunharca çıkarmaya başlıyor. Ben yurtta kalırken aralıksız 24 saat uyuyan öğrenci, sabahlara kadar devam eden batak turnuvaları, bilgisayar & PS oyunları gördüm. Hatta Buca Eğitim Fakültesinde okuyup 4 yıl boyunca zahmet edip Karşıyaka’yı görmeden mezun olan öğrenci tipine de rastladım.

          Gençler, silkinin ve kendinize gelin. Üniversite yan gelip yatma ve 4 yıl sonra diploma alma yeri değildir. Üniversitelerde ortalama 30.000-40.000-50.000 öğrenci olduğunu düşünürsek hiç kimse size fırsatları altın tepside sunmaz. Böyle düşünüyorsanız, üniversiteye gitmek yerine ailenizin olduğu şehirde bir iş bulun ve açık öğretimden bir bölüme kayıt yaptırın. En azından dört yıl sonra elinizde bir diploma ve biraz para olur.

          Şimdi gelelim ailelerin iç yüzüne. Şu cümleyi bir yerlerden hatırlıyor musunuz: “Sana güveniyorum ama çevreye güvenmiyorum.” “Ya, sana bir şey olursa?” İstanbul’da okuyamazsın, orası çok kalabalık”,”Erzurum’a gitme, orası çok uzak”. Liste uzar gider. Bu gruptaki öğrencilerse işi en zor durumda olanlar çünkü onlar Erasmus vs. yapmak istiyorlar ancak anne-babaları onlara engel oluyor. Engel olmalarından kastım bildiğiniz duygusal sömürü yapıyorlar. Psikolojide bu olaya “Gaslighting” deniyor (merak edenler araştırabilir), bense sevginin bencilliği diyorum. “Hocam, sevginin bencilliği mi olur” diye sorabilisiniz. Olur efendim, bal gibi de olur. Örnek vermem gerekirse, gencimiz Au-Pair yapacak olsun, ailesi onu vazgeçirmek için farklı argümanlara başvuruyor. “Sana güveniyorum ama çevreye güvenmiyorum.” Meali: “Sana bir şey olursa ben el aleme ne derim?” Ya da “El alem bize ne der?” Antitez: Türkiye’de size bir şey olmuyorsa Avrupa’da bir ülkede kolay kolay bir şey olmaz. Ben şu ana kadar yurt dışında değişim programlarına katılıp başı belaya giren bir arkadaşımı duymadım. O yüzden korkmayın, Interrail yapın, 10 kişilik hostel odalarında kalın, kimse sizin büzüşmüş böbreğinizi, sararmış dişinizi çalmaz. 😀

          “Ya sana bir şey olursa?” Meali: “Senin başına bir şey gelirse ben bu acıya katlanacak kadar güçlü değilim.” Antitez, çocuklar evebeynelerine değil, evebeynler çocuklarına muhtaç. Sayın anne ve babalar, çocuklarınızın arkasından çekilin de ayakları üzerinde dursunlar! “İstanbul’da okuyamazsın çünkü orası çok kalabalık.” Meali: “Ben seni İstanbul’da yaşayabileceğin kadar kendine güvenen biri olarak yetiştirmedim. Muhtemelen ben de İstanbul’a gidip şu an orada okuyamaz veya yaşayamazdım.” Antitez: Üniversiteyi ikamet ettiğiniz şehirde, örneğin Bodrum’da okusanız bile askerlik, memuriyette zorunlu hizmet veya herhangi bir iş için bırakın Tükiye’yi dünyanın neresine gideceğini tahmin edebilen var mı? Bodrum’daki Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Denizcilik Yüksekokuluda kaptanlık okusanız bile, mezun olup iş bulduktan sonra büyük ihtimal ülkeler arası seyahatler yapacaksınız. Sizi uluslararası kara sularında göreceğiz (bakın, bu kıyağımı da unutmayın, size yeni bir kariyer planı sundum.) 🙂

          Uzun lafın kısası, içiniz karardıysa çözüm önerilerimizi sunalım:

1. Üniversiteye adım attığınız andan itibaren asla dersten çıkıp direkt yurda gitmeyin. Ben ders çıkışı ya ÇDYY’ye; ya EÇEV’e; ya TEMA’ya; veyahut Goethe Enstitüsüne giderdim. Gidecek bir bulamazsanız dahi, üniversiteyi okuduğunuz şehri gezin, tarihi yerlerini ziyaret edin, bir kurs, etkinlik, sergi bulun, ona gidin.

2. Bölümünüzdeki Erasmus koordinatörüyle tanışın, dış ilişkiler ofisinden yurt dışı programlarına dair her şeyi öğrenin (Erasmus öğrenime katılım koşulları, Erasmus stajında hangi ülkeler var, Mevlana değişim programı ne kadar burs veriyor, Erasmus öğrencilerine nasıl tutorluk yapılır vs.)

3. Fakültenizin öğrenci işlerine gidin ve okul bünyesinde yarı zamanlı iş için başvuru formu doldurun. Aileniz her ay size para yollasa bile siz yine de beni dinleyin ve çalışın çünkü para bir şekilde bulunur ancak hayat için tecrübe kazanacak vakit her zaman bulunmaz.

          Beni ben yapan tüm projelere, etkinliklere, seminerlere, konferanslara değişim programlara katılmamı sağlayan, bunlardan beni haberdar eden, yönlendiren herkese çok teşekkür ederim.

          Sevgiler,

          Ahmet Hoca…

Kafayı Kullanma Kılavuzu XX – Eğitim Sistemi Seni Hayata Hazırlar mı?

Ben: “Ne yapıyorsun?”

Öğrenci: “Hocam, soru çözüyorum.”

Ben: “Ama dersimiz şu anda Almanca.”

Öğrenci: “Olsun Hocam, Almanca gereksiz bir ders.”

Ben: “?”

Bu durumda Türk eğitim sisteminde yetişen bir öğrenciye diyecek pek de bir şey yok aslında. Çünkü öğrenci 10. sınıfta bölüm seçtikten sonra bazı dersleri önemli, bazılarını ise önemsiz olarak kafasında sınıflandırıyor. Bazı veli, öğretmen ve özel (paralı) okul yöneticileri de öğrencilere bu bakış açısını telkin ettiklerinden ön yargılar iyice derinleşiyor. Öğrencinin üniversite sınavında gireceği dersler belli olduğuna göre biz de kendimizi gereksiz dersin gereksiz öğretmeni kategorisine alıp “Ne yapalım, öğrenci haklı; sistem bunu dayatıyor” deyip kenara mı çekilelim? Ne münasebet canım! O zaman karşı atağa geçme zamanı!

Hiç kimse herhangi bir iş yerine üniversiteye hazırlanırken çok soru çözdü diye işe alınmamıştır (alındıysa da valla ben ne gördüm ne duydum) ancak iyi derecede İngilizce, Almanca, bilgisayar kullanma becerisi, iş tecrübesi, yurtdışı deneyimi, spor-kültür-sanat alanında belli bilgi, belge ve donanıma sahip olduğu için işe alınanı çok gördüm. O açıdan buradan sonraki sözlerim sadece üniversite sınavına hazırlananlara değil hayata hazırlananlara!

Sınavı kazandıktan sonra eylül ayında üniversiteye kayıt yaptıracaksınız ve büyük ihtimalle hazırlık sınıfı okumanız; en azından hazırlık atlama sınavına girmeniz gerekecek. Hadi hazırlığa takılmadınız diyelim, bölümünüzde İngilizce ders olacak karşınıza gelecek. Hadi ders olarak karşınıza gelmedi diyelim, üniversite eğitiminiz boyunca hiç mi Erasmus öğrenim, Erasmus stajı, yurtdışı projesi, Work and Travel, Camp America, Interrail, International Work Camp, Mevlana, EVS (bkz. Kafayı Kullanma Kılavuzu II – Yurt Dışına Nasıl Çıkılır?) gibi programlara katılıp yurtdışını deneyimlemeyeceksiniz? Hadi burada saydığım hiçbir uluslararası programa katılmadınız, kendinizi Türkiye’de geliştirdiniz diyelim (evet, pekâlâ mümkün),  gelecekte uluslararası bir firmada kariyer de mi düşünmediniz? Hadi diyelim Türkiye’de herhangi bir uluslararası bir firmada çalışmayı düşünmediniz; ileride belkide Türkiye’de alanınızda iş bulamadınız yada emeğinizin karşılığını alamadınız, başka bir ülkede çalışmayı da mı düşünmediniz? Bunları düşünmediyseniz bari şu üç soruyu düşünün:1.

  1. Piyasada bu kadar üniversite mezunu işsiz varken liseden mezun olacak bir genç üniversite kazanmak için niye bu kadar emek harcar?
  2. Asgari ücretle üniversite mezunu çalıştırılan bir ülkede niçin üniversite okumak isteyesiniz?
  3. İş hayatı üniversite mezunlarından ne bekliyor?

Ne oldu, sorular ağır mı geldi? O halde cevaplamanıza yardımcı olayım:

1. 18 yaşına kadar ailesiyle yaşamaya alışmış insanlar üniversiteyle beraber aileden uzakta yaşama fırsatını elde ederler. Özellikle ilk defa ailesinden uzaklaşan gençler ufaktan yetişkinliğe adım atarlar. Kısaca, önce sahip olduklarının kıymetini anlarlar, sonra da farklı koşullara adapte olmayı öğrenirler, olgunlaşırlar. Sınırlı miktarda parayla (bkz. Kafayı Kullanma Kılavuzu XIV – Zaman ve Para Nasıl Yönetilir) ay sonunu getirmeye çalışırlar. Üniversitenin size diplomadan fazlasını sunacağını hedefleyerek üniversiteye gidin. Sadece diploma sahibi olmak için üniversite okumak istiyorsanız size daha iyi bir önerim var: bir işe girin ve açık öğretim fakültesinden 4 yıllık bir bölüm okuyun. Üniversite, bir gencin kendisini gerçekleştirebileceği, yönünü çizebileceği, hayallerinin peşinden koşabileceği mükemmel bir durak. Durak diyorum çünkü kariyeriniz lisede başlar, üniversitede ve iş hayatında devam eder. Daha önceki Kafayı Kullanma Kılavuzlarında bahsettiğim liseden mezun olurken sahip olmanız gereken nitelikleri tamamlamadan üniversiteye başladıysanız, üniversite bu eksiklikleri gidermek için doğru adres. Üniversitede mutlaka yapın dediklerim şunlar: Erasmus öğrenim, Erasmu stajı, yurtdışı projesi, Work and Travel, Camp America, Interrail, International Work Camp, Mevlana, EVS, kendi alanınızda iş deneyimi, derneklere ve öğrenci kulüplerine aktif katılım, sorumluluk üstlenme. “Hocam bu dediklerinizi iş hayatına başladıktan sonra yaparım” diyenlere “Hayalperest olmayın” derim. Her şey yerinde ve zamanında güzel.?

2. Evet, maaş önemli çünkü ülkemizde kafalar üniversite girene kadar sınav odaklı, sonrasında da maaş odaklı çalışıyor. Kariyerinize üniversiteden sonra başlarsanız birçok iş yeri size asgari ücret teklif edecektir. Siz kabul etmeyip çalışmasanız bile yerinize çalışabilecek işsizler ordusu ellerinde CV’leri ile hazır beklemektedirler. Evet, üniversiteye gidin, gidin ancak her şeyi üniversiteden veya devletten ummayın. Üniversiteye adımınızı attıktan sonra imkanlara ulaşmak için siz harekete geçin, birilerinin sizin yerinize fırsatları hazırlayıp altın tepside sunmasını beklemeyin! Uzun lafın kısası: lise bitti, e-okul, üniforma, veliden izin belgesi, performans ödevi, haftada 5×8=40 saat ders dönemi kapandı, üniversite dönemi başladı.? Rahat olun, üniversitede çok zamanınız olacak, yeter ki siz bu zamanınızı etkili kullanın ve 4-5 yıl içerisinde kendinize yaptığınız yatırımın karşılığını bir ömür boyu alın. Maaş odaklı çalışan kafaları bir tarafa bırakıp mesleğinizde derinleşmeye bakın. Yaptığınız işi dünyanın herhangi bir yerinde yapacak kadar iyiyseniz (bkz. profesyonel olmak) para arkadan gelecektir.

3. İş hayatı gençlerden çok şey bekliyor ancak bunların hepsi zamanla şirket içi eğitimlerle, kurslarla, kitaplarla, seminerlerle tamamlanacak şeyler. Yine de az ama öz bir liste sunmak gerekirse sorun çözme, bütünü görme, öncelik sonralık sıralaması, zaman ve kaynak yönetimi, sosyal sorumluluk, girişimcilik, inovasyon, iletişim, inisiyatif alma vb. diye liste uzar gider ancak internetten bunu kendiniz araştırın. Herhangi bir işe girdiğinizde birkaç ay gibi kısa bir süre içerisinde ne kadar çok şey öğrendinize hayret edeceksiniz. 4 aylık bir iş deneyimi size 4 yıllık bir üniversiteden daha fazlasını verebilir çünkü artık teoriden pratiğe geçtiniz demektir. Denemesi bedava.? Siz bir iş yerine giderken şu üç özelliği kendinizde götürün: I) İyi bir insan olun. II) Karakteriniz sağlam olsun. III) Dürüst olun.  Neden? Çünkü eğitim herkese verilir, yatırım karaktere yapılır!

Şimdi yazımızı toparlayacak olursak Türk eğitim sistemi sizi sınavlara hazırlar (belki) ancak Ahmet Akyol sizleri hayata hazırlar. Herkes üniversiteye gitmek zorunda değil ancak bir şekilde hayatını kazanmak zorunda. O zaman sormanız gereken asıl soru şu: Hayata ne kadar hazırsınız? O halde, yukarıda saydığımız olumsuzluklara rağmen lise mezunu biri neden üniversiteye gitmeli? Gitmeli ve alanında iyi bir iş sahibi de olmalı ki sizin kardeşiniz, komşunuzun oğlu, kuzeniniz, doktor olduysanız bir hastanız, öğretmen olduysanız bir öğrenciniz, belki bir tanıdık sizi kendine rol model alsın. Unutmayın, insanlara hiçbir şey söylemeden de onlara çok şey anlatabiliriz. Ve bazen o insanlar karanlık bir gecede bizlere yok gösteren kutup yıldızı gibidirler. Siz kimin kutup yıldızısınız?

Son olarak üç soruyla yazımı noktalayacağım:

  1. Üniversite sınavına çalışırken son nefesini verseydin ne hissederdin?
  2. İnsanlar cenazene katılsaydı ne hissederdin?
  3. Sen kendi cenazene katılsaydın ne hissederdin?

Bu soruların üzerinde biraz düşünün ve eğer üniversite okumak gerçekten sizin kendi hayalinizse üniversite kazanmak için mücadele edin; yoksa başkasının hayalini gerçekleştirmek için değil!

Sevgiler,

Ahmet Hocanız…

Kafayı Kullanma Kılavuzu XIX – Neden Okul Değiştirdim & Öğretmenlik Üstüne

19.09.2014 tarihinde atandığım Ayşe-Gülsevim-Ali Rüştü Kaynak Anadolu Lisesinde geçen beş yıldan sonra 09.09.2019 tarihinde görevlendirmeyle Bodrum Anadolu Lisesine transfer oldum. Pekiyi, neden böyle bir değişiklik yaptım? 5 yılımı tamamladığım AGARK’ta yola devam etmek daha iyi değil miydi? Ya da bir sorun mu yaşadım? Bu Kafayı Kullanma Kılavuzunda bu sorulara cevap vereceğim, akabinde öğretmenlik üstüne fikirlerimi söyleyeceğim.

AGARK’a atandığımda kendime üç hedef koymuştum: okul gezileri, Erasmus projesi ve web sitesi. Bu süreçte birçok okul gezisi yaptık, Erasmus projesiyle yurt dışı deneyimi yaşadık ve şu an bu satırları okuduğunuz kişisel blogum akyolahmet.com hayata geçti. Hem öğrenci kitlesine hem de okul ortamına alışmam ve hedeflerimin gerçekleşmiş olması beni konfor alanına itmeye başladı. Yani kendimi tekrarlamaya başladım ve bu noktada değişikliğe ihtiyacım olduğunu hissettim. Popüler bir tabirle ortada pek bir “challenge” kalmadı. Ne okuldaki meslektaşlarımla ne öğrencilerimle ne de okul idaresiyle herhangi bir sorun yaşamadım. Aksine, geriye dönüp baktığımda, AGARK’ta güzel insanlarla çok güzel işlere imza attık. “Her Fidanın Bir Sahibi Var” projesi bunlardan bir tanesi ve artık o fidanlar birer ağaç oldu. Gezi, proje, mezuniyet törenleri, okul törenleri, etkinliklerden sonra hazırladığım videolar geçmişe uzanan bir filmin fragmanları gibi: benim öğretmenliğimin fragmanları…

Bodrum Anadolu Lisesine de kafamda bir takım hedeflerle geldim ve umarım görev sürem boyunca bu hedefleri gerçekleştirebilirim. Peki nedir bu hedefler? 1- Almanya’daki bir okul ile kardeş okul projesi. 2- Erasmus+ stratejik okul ortaklığı projesi. 3- Yabancı dil bölümü. BAL’daki görev sürem dolduğunda da başka hedeflerle başka okullara ve kim bilir belki başka ülkelere yelken açacağım.

Bazı insanlar uzun yıllar aynı iş yerinde, okulda, şehirde, ülkede görev yaparken ben neden değişiklik peşinde koşuyorum? Çünkü sıkılıyorum! Öğrenebilceğim yeni bir şey kalmadığında, çalıştığım kuruma yeni bir şeyler katamadığımda, kendimi yenileme ihtiyaç duyduğumda, yerinde saymaya başladığımı hissettiğimde hareket vakti gelmiştir benim için. Yoksa, evet, mutsuz oluyorum. Değişimin, yeninin peşinde koşmak beni mutlu eder, aynı çatı altında fosilleşmek değil!

Gelelim öğretmenliğe. Buradaki en önemli kavram bence empati. Kendime hep şu soruyu sorarak derse girdim: “Bu sınıfta, bu sırada, bu derste ben öğrenci olsam karşımda nasıl bir öğretmen görmek isterdim?” Bu sorunun cevabını düşünerek derslerin başında şarkı açtım, derse hazırlık yaparak geldim, müfredat dışında bilgi verdim, materyal hazırladım ama her şeyden önce mesleğimi, branşımı (yabancı dilleri), öğrencilerimi sevdim ve Almanca ve İngilizceyi öğrencilerime sevdirmeye çalıştım. Okula gelirken de aynı soruyu sordum kendime: “Ben bu okulun öğrencisi olsaydım, bu okulda beni hayata hazırlamak için neler olmalıydı?” Bu soru da beni ders dışı etkinliklere yönlendirdi ve bu noktada okul gezileri, yurt dışı projeleri, web sitesi ve Youtube kanalı geldi.

Şimdi, yüzünüzde bir tebessümle şu soruyu sorabilirsiniz: “Hocam, siz tüm bunları yaptınızda size bir ödül, ikramiye, fazladan bir maaş, para, kıdem filan mı verdiler?” Cevap veriyorum: Hayır! Tüm bunları birilerinden beklentim olduğu için veya takdir/teşekkür alayım diye yapmadım. Zira memuriyette işini en iyi yapanla en kötü yapan arasında bir maaş farkı veya ödül-ceza sistemi yok. Yani ben Almancayı iyi öğrettim diye kimse beni ödüllendirmezken hiç öğretmeyen de ceza almaz demek istiyorum. Buradaki ince çizgi kişinin vicdanı yada kendisi. Eğer elinden gelenin en iyisini yapmayan bir öğretmen olsaydım en büyük cezayı ben kendime vermiş olacaktım: Kendime yeni bir şeyler katmayacak, bugünkü Ahmet Hoca dünkünden, yarınki de bugünkünden daha iyi olmayacaktı. Kısaca tüm olay benim kendimden beklentilerimle ve bunları nasıl karşıladığımla ilgili.

Bazı sorular gerçekten çok güçlüdür çünkü biz bu soruları kendimize sorarız ve kapalı uçlu değildir onlar, olabildiğince açık uçludurlar. Cevapları zamana ve mekana göre değişiklik gösterir. İşte size bu sorulardan bir tanesi: Şu anda yaptığım işi dünyanın herhangi bir yerinde yapacak kadar iyi miyim? Cevabım hayırsa, eksik yönlerimi tespit edip bunları gidermek için ne yapmalıyım? Cevabım evetse, o zaman Almanya’ya gitme vakti gelmiş demektir. 🙂 Evet, gençler, hiç kimse hiçbir kurumda kalıcı değildir. BAL’da da kalıcı olmayacağım ve birkaç yıl sonra öğretmenlik mesleğine Almanya’da devam etmek için harekete geçeceğim. Bu bir süreç, sonuç değil. Şairin dediği gibi: “Kuş ölür/ Sen uçuşu hatırla.”

Öğretmenliğin örnek olmakla başladığını biliyorum ve insana hayatta kötü örnekler olduğu kadar iyi örnekler de gerekiyor. Ben öğrencilerime yaptıklarımla örnek olabildiysem, olduysam ne mutlu bana! Şu anda onlara az buçuk da olsa teknolojiyle iç içe olmaları, yabancı dil konusunda kendilerini geliştirmeleri, iş tecrübesiyle beraber gerekli bilgi, belge ve gerekli donanıma sahip olmaları ve yurt dışı deneyimleri konusunda örnek olmaya çalışıyorum.

Peki, emeklilik yaşına kadar öğretmen olarak mı çalışmayı düşünüyorum?  Hayır, kesinlikle alan değiştirip farklı alanlarda kendime yeni bir yol çizeceğim. Bunun için şimdiden kendime yatırım yapmaya başladım. 1- Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesinde web tasarım ve kodlama okuyorum. 2- Bir yazılım firması olan vidIQ’da müşteri destek temsilcisi ve tercüman olarak yarı zamanlı çalışıyorum. 3-En kısa zamanda kodlama dillerini öğrenmeye başlamayı planlıyorum. Hazır yeri gelmişken sizlere birkaç tavsiyede bulunacağım:

1. Youtube kanalı açın ve Youtube’un özelliklerini öğrenin. Unutmayın, geleceğin televizyonu Youtube olacak.

2. Video montajı için çok güzel programlar var. Bunları indirin, öğrenin ve kullanın.

3. Yabancı dil: Bilgiye erişimin önündeki en büyük engel diyebilirim kendisi için. Arkadaşlar, ne olur lise bitmeden İngilizcedir Almancadır halledin.

4. Lise bitene kadar farklı işlerde (garsonluk, satış danışmanlığı, kasiyerlik, belboyluk, ofis boyluk vs); üniversitede bölümüzle ilgili işlerde (çocuk gelişimi veya okul öncesi okuyorsanız otellerin mini kulüplerinde, gastronomi, aşçılık, gıda mühendisliği okuyorsanız restoranlarda, kaptanlık okuyorsanız teknelerde, makine mühendisliği okuyorsanız oto tamircisinde, inşşat mühendisliği okuyorsanız inşaatlarda) çalışın.

5. Son olarak spor, kültür, sanat alanında mutlaka bir şeyle ilgilenin, bir enstrüman çalın, bir sporu düzenli olarak yapın ve bir dansı bilin.

Yazımıza burada son verirken şu ana kadar kendisinden bir şeyler öğrendiğim öğrencilerime teşekkür ederim. Ne ve nerede olursanız olun meraklı, değişime/yeniliklere açık ve her zaman geri bildirime açık olun.

Hayatımıza değer katan tüm öğretmenlerin öğretmenler günü kutlu olsun.

Sevgiler

Ahmet Hocanız…

EVS’de Almanlar hakkındakı gözlemlerim

  • Almanlar yaptığın işi takdir ediyor.
  • Dernek çalışanları kendi içlerinde iletişim kuruyorlar.
  • Technik Kalender, Technik Lager ve Raum Kalender uygulamalarını kullanıyorlar.
  • Proje ortaklığı şeklinde çalışıyorlar.
  • Proje odaklı çalışıyorlar.
  • Bütçeyi projelerden elde ediyorlar.
  • Kurumsallar: Zaman yönetimi, takvim ve program odaklı çalışma, duvar takvimi, online takvim kullanılıyor ve sorumlulukları çok iyi paylaşıyorlar.
  • Çalışanlar genç.
  • Gönüllü sayısı çok az, buna rağmen onlar da proje sayesinde buradalar: EVS, FSJ, BFD.
  • Oturumlardan önce konuşulacak konular belli (gündem).
  • Her ay başında çalışanlar toplanıyor ve projelerdeki gelişmeleri aktarıyorlar.
  • Detaylar üzerinde duruluyor.
  • Her toplantıda tutanak tutuluyor.
  • Calışanlar ajanda kullanıyor.
  • Her şeyi yazıyorlar.
  • İnsanlar hep bir ağızdan konuşmuyor, konuşan dinleniyor.
  • Konuşacakları zaman söz hakkı alıyorlar.
  • Dernek çalışanları yaptıkları işin alanını okumuşlar.
  • Almanlar teknik donanımı bir gün önceden kontrol ediyorlar.
  • Almanya sadece Almanlarla ana yemek gibi kalırdı: yani sıkıcı. Yabancılar yemeğin tuzu biberi yani baharatı. Bense naneyim 🙂
  • Kışın Almanya’da yapılacaklar listesi: yürüyüş, bisiklet, kütüphane, yüzme, film.
  • Kışın Almanya’da yapılamayacaklar: fasıl, çimme, açık hava konseri, piknik, kamp.
  • Almanya’nın en çok can sıkan yönleri: Youtube, kamp yasak, ateş yakmak yasak, balık tutmak yasak, pazar günü her yer kapalı.
  • Almanya’nın en iyi yönleri: Mitfahrgelegenheit, Couchsurfing, ucuz alkol, bisiklet yolları, insan yerine konma.
  • Almanlar yasam tarzlarını iş yaşamlarına çok iyi aktarıyorlar: randevu, zamanlama, planlama.
  • Alman’a işkence çektirmek istiyorsan plansız iş yaptıracaksın 🙂
  • Almanlar çok güzel görev dağılımı yapıyorlar.
  • 2013 yılı başında bir yıl sonraki takvimin çıktısını alıp, çıktıda tatil günlerini işaretleyip toplantıya öyle gelmiş arkadaş! Bense dumur:D
  • Almanlar post-it’lerle calışıyor.
  • PATHFINDER gibi bir proje yazmışlar ama hedef kitleyi nasıl bulacaklarını atlamışlar. Bence proje başarısız. Hedef: 145, ulaşılan rakam: 20. Gönül Hocanın da dediği gibi „Basarı, ulaşılabilir hedef koymaktır.“
  • Almanların düz mantiği beni öldürecek. Örnek: Yağmurlu havada ağaç sulayan park görevlisi.
  • Almanlar her şeyi daha önceden detaylı planlıyor ama bu her zaman başarıyı getirmiyor. En azından bizim procede bu böyle. Doğaçlamaya hiç firsat tanımadıkları için planlar yolunda gitmeyince apışıp kalıyorlar.
  • Almanya’da sistem var ama esnek olmadıkları için kaybediyorlar. Eğer hükümet fabrika sahiplerinden bu kadar çok vergi almasaydı fabrikatörler fabrikalarını Çin’e tasımazlardı.
  • Almanlar doğum günlerine önem veriyor, yemek ve kahve molalarını atlamıyorlar.
  • Almanlar sosyal hizmete büyük önem veriyorlar ve farklı organizasyonlar kendi aralarında paslaşıyorlar.
  • Almanya’da merkezi bir sistem yok, dernekler farklı çatılar altında yaşıyor.
  • Oyunu kurallarına göre oynamalısın: Almanya’da Alman gibi (kurallara uyma, kültüre ayak uydurma), Türkiye’de bir Türk gibi yaşar ve kimseyi incitmezsen önyargılar doğal karşılanır. Türkiye’deki bir Alman da önyargılarla karşılaşacaktır. Örnek: Almanya’da yüksek sesle burun temizlemek normal. Türkiye’de burun çekmek normal.
  • U-18 seçimleri on numara bir uygulama 🙂
  • Almanya çalışma odaklı bir ülke.
  • Proje arşivi: Derneğin sitesinde önceki yıllarda gerçeklestirilen projelerin linkleri mevcut.
  • İnsanlar işini iyi yapmadığı zaman sistemde sorun oluşuyor. Lkj → PATHFINDER → Nikolas Klein → Median! Parayı alıyor, katılımcı bulmuyor, hata bizimkilerde. Katılım filan ortada yokken anlaşma yapmışlar.
  • Janine ve Laura mükemmeller. İşleri birbirinin üstlerine yapmak yerine seve seve üstleniyorlar.
  • Almanya mücadeleci ruhumu köreltiyor çünkü burada her şey güllük gülistanlik.
  • Türkiye’ye dönüp biraz dinlenip bomba gibi döneceğim. Ön yargısız, güleryüzlü, sağlıklı, arkadaş canlısı, meraklı, ilgili, mutlu, girişimci, stressiz, 😉
  • Almanlar yaşadıkları şehirlerle bütünleşmişler, kentlilik bilinci oluşturmuşlar ve şehirleriyle gurur duyuyorlar.

AHMET AKYOL

2013 Magdeburg, Almanya

EVS’İN KATTIKLARI

Merhaba,

Okulumuzda Bodrum Dans Kulübü tarafından 22 Mayıs 2019 tarihinde gerçekleştirilen Erasmus+ gençlik projeleri sunumundan sonra sizlerden pek çok soru aldım. 2012 – 2013 yıllarında Almanya’nın Magdeburg kentinde yaptığım EVS (European Voluntary Service, Türkçesi: AGH, Avrupa Gönüllülük Hizmeti) ile ilgili tecrübelerimi paylaşmak istedim. Keyifli okumalar 

Kıçımın üstünde oturmayı ve sabretmesini öğrendim. (bkz. Ahmet Akyol’un bilgisayarla mücadelesi:)

İnsanlarla yaşadığım sorunları kişisel olarak algılamamayı öğrendim.

Farklılıklara ve farklı kişiliklere saygı duymayı öğrendim.

Hayatımda daha önce hiç yapmadığım şeyleri yaptım: yemek yapmak, şal takmak, müzikale gitmek, suşi yemek vs.

Yeni ülkelere, yeni şehirlere seyahat ettim, yeni insanlar tanıdım.

İnsanlara ön yargısız yaklaşınca onlardan çok şey öğrenebileceğimi ve onlara çok şey katabileceğimi gördüm.

Araştırdıkça ve okudukça yeni gereksinimlerimin farkına vardım.

Tecrübeyi kullanmanın ne kadar önemli olduğunu gördüm. Zira tecrübe kullanınca değerli oluyor, yoksam at gitsin çöpe. Erasmus’tan sonra EVS, antrenmandan sonra maça çıkmak gibiydi  Yani hazırlıklıydım. Bu kapsamda havuza ve kütüphaneye yıllık üyelik yaptırdım, laptopa format attırıp getirdim, 1 valiz 1 sırt çantasıyla geldim (Geçen sene [2012 Nisan] çantanın birini havalimanında unutmuştum, evet) Çok yerinde kararlardı!

Ana dilin önemini anladım! „Konuşmazsam çıldıracaktım“ boyutuna geldiğim anlar oldu!

Projeciliğin ne kadar önemli olduğunu ve proje yönetimindeki en önemli üç şeyin „Plan, Program ve Personel (İnsan ilişkileri -İnsan Kaynakları Yönetimi)“ olduğunu gördüm.

Sorunların değil çözümün bir parçası olma yaklaşımı hayatımı değiştirdi ve buradaki projemde de bu yaklaşım, çevremdeki insanların dikkatini çekti ve artı puanları haneme yazdırmamı sağladı. (Bu bakış açısını kazandırdığı için ÇYDD’ye ne kadar teşekkür etsem azdır!)

Hayata değer katan insanların, çözümün bir parçası olan insanlar olduğunu gördüm.

Hayat başarısı = insan ilişkileri basarisi + risk almak. Risk almak: millet Mersin’e giderken tersine gitmek.

Yazılı basında (Almanya’da) her gün karşıma çıkan kelimeler: Gençlik, proje, kültür ve eğitim.

Ön yargıları kırmanın en iyi yolunun neye karşı olumsuz ön yargınız varsa onla yüzleşmek olduğunu söyleyebilirim. Örneğin bir ülkeye karşı ön yargınız varsa o ülkeye gidin. Bir insana karşı ön yargınız varsa o insanı tanımaya çalışın, arkadaş olun 

Dil öğrenmek demek yeni bir kültürü öğrenmek demektir ve bu en iyi o dilin konuşulduğu o kültürde, o dilin kültürün insanlarıyla öğrenilir. Örneğin Almanca kuralcı bir dil. Neden? Almanya’ya gelirseniz anlarsınız nedenini J Ya da Türkçe çok esnek bir dil. Valla öyle kural neyim tanımaz aynı toprağımız insanı gibi, her kalıba uyar. (bkz: nah bu kadar: uzunluk birimi, vay pezevenge bak: beğenme olarak, senin araba kaç basıyor: hız birimi, anasının şeyinde: uzaklık birimi, bu da göt kadarmış: küçüklük birimi, gâvur şeyi gibi ya: sıcaklık birimi, götüm dondu: soğukluk birimi) J

Koca bir yılı yabancılara bizi, Türkiye’yi anlatmakla geçirdim, başkalarının ülkemiz ve İslam dinine karşı önyargılarını duymak ve bunları kırmak zor olsa da gönüllü görevlerimden birisiydi ki şöyle: biri çıkar Bizans temsilciğinden bahseder, İstanbul’a Konstantinopolis der. Türkiye haritasında Küre dağlarına Pontus dağları yazar. Türkiye’de Arapça mı konuşuyorsunuz? Deveyle mi seyahat ediyorsunuz? Çölde mi yaşıyorsunuz? Erkekler birden fazla eşle mi evli? Kadınlar burka mı giyiyor? İçki içiyor musunuz? Teröristler (eli silahlı El-Kaide terör üyelerini vs. kastediyorlar) var mı? Sarışın, mavi gözlü Avrupalı kadınları kaçırıp tecavüz mü ediyorsunuz? Sabah, öğle ve akşam döner mi yiyorsunuz gibi sorularla hep karşılaştım. O değil de teknolojisine yandığım, Avrupa’da en fazla interneti kullanan memleketin üniversite öğrencisi (uluslararası ilişkiler bir de) bile bu soruları sorunca “O diplomayı alınca münasip yere as” (bkz. Münasip yer: duvar) diyesim geliyor. Yani nedir, varsa bu kadar ön yargın git yavrum, kendi gözlerinle gör, sene de dünyanın her yerinden 30 küsur milyon turist geliyor, gidip beş yıldızlı otelde malak gibi yatsan da, manda gibi yiyip içip sıçsan da git gör!!!

Politikam: Plan, program, proje oldu.

Gönüllülük keyfiyet değil bir iştir (teşekkürler Orkun Özen).

Bir buçuk yıl boyunca ismi Hans veya Helga olan bir Almana rastlamadım! 

Aylık 300 Euro’yla yaşamasını öğrendim. Bu parayla Almanya’da 10 şehir ( Kassel, Osnabrück, Halle, Witzenhausen, Göttingen, Berlin, Braunschweig, Aachen, Dresden, Hannover) ve Avrupa’da 6 ülke (Macaristan, Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Polonya, Hollanda, Belçika,) 7 şehir gördüm (Budapeşte, Viyana, Prag, Varşova, Krakow, Maastricht, Eupen ). Üstüne iki kez TEST DAF’a 350 Euro bayıldım ve hiç birikim yapmadım J

Gurbetteysen telefonunda her zaman kontör bulunduracaksın, zira çoğu zaman ihtiyacın olan şey sadece dost muhabbeti olacak!

Yıllar yıllar sonra yeni bir yabancı dil (İspanyolca) öğrenmenin hazzını yaşadım, her ne kadar sonradan bırakmak zorunda kalsam da (bkz. Sağlık her şeyin başıdır!)

EVS boyunca mentorlarım için yaptığım seminer hazırlıkları el işi becerilerimi geliştirdi. Öğretmenlikte çok işime yarayacağını düşünüyorum (6 yıl sonra gelen edit: valla yaradıJ)

Her ne kadar bilgisayarda çalışmaktan nefret eden biri olsam da bilgisayar kullanma becerim de gelişti ister istemez. (bkz: Ya seve seve ya da …) (Anladınız siz onu :D)

Kendi kendine yeten bilen bir insan oldum 😛

Düşünmek için çok vaktim oldu. İşi „düşün düşün boktur işin’e kadar götürdüm;)

Televizyon alsaymışım iyi olurmuş.

İki şeyi gözümde büyütmemek gerekiyormuş: 1. İşleri. 2- İnsanları.

EVS’in özeti: „Eğer bir düşün varsa düşünü kovala!“

Gönlü zengin gönüllü gezgin Ahmet Akyol.

Kafayı Kullanma Kılavuzu XVIII – Başarısızlıklarım/Kendimle Yüzleşme

Merhaba sevgili öğrenciler!

Evet çok az kaldı, yarın ve sonraki gün üniversite sınavına gireceksiniz.

Bu yazımı özellikle ilk defa sınava girecekler için kaleme almak istedim çünkü biliyorum hepiniz bir o kadar heyecanlı, bir o kadar gerginsiniz.

Umarım bu yazıyı okuduktan sonra kaygınız, varsa kafanızda olumsuz düşünceler yok olur. Yani rahatlamanızı sağlar.

O halde başlayalım:

1. Üniversite sınavına giderken her gün evden nasıl çıkıyorsanız o rahatlıkta çıkın. Sanki sınava her gün giriyormuş gibi beyninize telkin edin ve cumartesi ve pazar günü gireceğiniz sınavın da bir tekrar, sizin için rutin olacağını düşünün.

2. Aile bireylerinden size refakat etmek isteyenler olacaktır. Eğer sizin daha fazla strese girmenize sebep olacaklarsa tek başınıza gidin. Zaten ebevenyleri sınava almıyorlar. 1 kişinin gireceği sınava sülalecek gitmenin hiçbir mantığı yok. Ben ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite, kamu personeli seçme, yabancı dil sınavlarına hep tek başıma gittim ve girdiğim tüm sınavlara deneme sınavına giriyormuşum gibi girdim.

3. Bugün sizler için lisenin bittiği son gün ve on sekiz yaşında olanlar için yetişkinliğe adım attığınız belki de ilk gün. Artık sizler için e-okul, performans ödevleri, veli izin dilekçeleri yok. Kendi ayaklarınız üzerine durmaya başlayacağınız doğru zaman. O yüzden bir yetişkin gibi hissedin. Hayatınızın sorumluluğu alın ve sınava hak ettiği kadar değer verin, fazlasını değil.

Peki, ne olur ilk seferde üniversiteyi kazanamazsanız? Hiçbir şey olmaz, çünkü hayat hâlâ devam ediyor. Ancak anne-baba baskısı, sizlerin başkalarının çocuklarıyla kıyaslanmanız veya ağabey-ablalarınızla aynı şeyleri başarmanızın beklentisi sizlerin gözünde birkaç saat sürecek bir sınavı ölüm kalım meselesine dönüştürebiliyor. Bu hem hayattan aldığınız keyfi azaltır hem de sağlığınıza zarar verir (karnınıza ağrılar giriyor, sınav aklınıza geldikçe geriliyorsanız ve uykularınız kaçıyorsa sorun var demektir).

Sevgili gençler sizlere bu yazımda daha önce söz verdiğim gibi bu yaşıma kadar hayatta başarısız olduğum sınavlardan, kaldığım derslerden, düşük notlarımdan vesaire bahsedeceğim. Sizlerle beraber başarısızlıklarımla yüzleşeceğim ve bunun ne kadar normal olduğunu dilim döndükçe size aktarmaya çalışacağım:

İlkokulda matematiği çok sevmeme ve bu derste başarılı olmama rağmen ilkokuldan sonra başladığım Ereğli Anadolu lisesinde İngilizce hazırlık sınıfından sonra ortaokulda 3 yıl boyunca matematiği İngilizce gördüm ve hiçbir şey anlamadım, öğrenmedim ve her yazılıdan 1 (yazıyla bir) aldım. Ben daha İngilizceye tam hâkim olmamışken bir de matematiği İngilizce öğrenmem bekleniyordu. Kısaca o zaman matematikten nefret ettim ve o gün bugündür de nefret ederim. 2003 yılında liseden mezun olduktan sonra girdiğim hiçbir sınavda (ALES ve KPSS dâhil) matematik yapmadım. Tabii sadece matematik değildi sorunum ortaokulda. Fen bilgisini de İngilizce gördüğümüz için konuları anlamak yerine ezberleyip geçiyorduk. Bu yüzden fen dersleri de benim için kara listedeydi. İş bu sebepten lise birin sonunda yabancı dil bölümünü açtırdık ve ben de ilk mezunlardan biri oldum.

2003 yılında Ege Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü kazandım ama başlamak nasip olmadı. 2004 yılında yanlış tercihten dolayı yerleştirilemedim. 2005 yılıda da açıkta kaldım, tercih yapmama rağmen herhangi bir bölüme yerleştirilemedim. 2006 yılında hiç girmedim sınava. 2007 yılında girdiğim sınavda Dokuz Eylül Üniversitesi Almanca öğretmenliği bölümünü kazandım ve başladım. 2008 yılında tekrar girdim ve Anadolu Üniversitesi açık öğretim fakültesi dış ticaret bölümüne kayıt yaptırdım. Ancak matematik yapamadığım için bıraktım ve geçen yıl açık öğretim bürosuna gidip kaydımı sildirdim.

En son 2017 yılında sınava girdim ve ODTÜ İngilizce öğretmenliğini kazandım. Neden gitmediğimi soranlara “kazanıp gitmedim” demek için kazandığımı söylüyorum. 😀 2018 yılında Açık öğretim fakültesine 2 yıllık web tasarım ve kodlama bölümüne kayıt yaptırdım. Ve matematik de olmadığı için birinci sınıfı 2 dersten kalarak bitirdim. =D Artık ikinci sınıfa geçtim.

Dokuz Eylülde okurken 1. sınıfta iki, 2. sınıfta üç dersten kaldım. Yaz okuluna da gittim, alttan da ders aldım. Yüksek notlarım da oldu gerçekten düşük notlarım da. Sonuçta bir şekilde üniversite de bitti.

Biraz geçmişe yani tekrar ortaokula dönelim: Asla müzik derslerinde sınıf önünde şarkı, türkü söyleyebilen veya herhangi bir enstrüman çalabilen bir öğrenci olamadım. Belki bu özgüven eksikliğinden belki de müzikte yeteneksiz olmamdandır. En çok flütten nefret ettim çünkü sınıfta öğretmenin önünde çalarken hep ellerim titterdi. Evde sorunsuz çalmama rağmen sınıf önünde hep sıkıntı yaşadım ve çok istememe rağmen asla koroya seçilemedim. Hâlâ da sesimin güzel olmadığını düşünüyorum ve mızıka dâhil bir şey çalamıyorum. 😀

Coğrafya ve tarih derslerinde öğretmenlerimiz konuları bizim ezberlemizi ve çıkıp tahtada anlatmamızı isterlerdi. Hiç ama hiç ezberlemedim, tahtaya kalkmadım ve eksimi alıp oturdum. Bana saçma geçen bir şeyi (unutacağım şeyi ezberlemeyi) beynim almıyordu ve ben de başarısız olmayı tercih ediyordum.

Spor yapmama rağmen asla herhangi bir dalda lisansa sahip olmadığım gibi takımda da  oynamadım. Bunun sebebi benden çok belki içinde yetiştiğim ailenin spora bakış açısıyla ilgilidir. Şu an halı sahada bile oynamıyorum. Yürüyorum, yüzüyorum, bisiklete biniyorum, bana da yetiyor. 😉

Üniversiteden sonra Avrupa Gönüllülük Hizmeti için Almanya’daydım. AGH esnasında Comeninus Asistanlığı programına başvurdum ancak seçilemedim. Benim için ciddi bir hayal kırıklığı oldu çünkü kendime çok güveniyordum, nitelikli ve tecrübeli olduğumu düşünüyordum. Amacım Almanya’da kalmaya devam etmekti ve ben de bunu başarmak için elimden geleni yapacaktım. Almanya’da yüksek lisans yapmaya karar verdim. Yüksek lisans için TOEFL benzeri TestDaf sınavına girmem gerekiyordu. Kesin geçerim ben bu sınavı diyerekten 2013 nisanında girdiğim sınavdan kesin kaldım. 🙂 Dedim, sorun değil, bir daha denerim, bu kez kesin daha iyi sonuç alırım. Birkaç ay sonra denedim ve kesin daha iyi sonuç alamadım. =D Vizem ekim sonunda bitecekti ancak ben kendimi herhangi bir yere yerleştirememiştim. Zaman aleyhime işliyordu. Ben de Alman hükümetinin finanse ettiği Bundes Freiwilligendienst’e ve Freies Soziales Jahr’a başvurayım dedim ancak koşullar uygun olmadığı için başvuramadım. Sonraki alternatifim staj ayarlamaktı. Staj yapabileceğim yerlere öz geçmişimi yolladım, kabul de aldım ancak masraflarım karşılanmadığı için staj işi de yalan oldu. Son çare olarak birini bulayım, evleneyim, formalite evlilik yapayım dedim ancak kimseyi bulamadım. Şaka lan şaka yoktu öyle bir niyetim. :D:D:D

Neyse vizem bitti ve ben kıçıma baka baka Türkiye’ye dönmek zorunda kaldım. Döndüğümde beni askerlik bekliyordu çünkü yaş 28, üniversite biteli bir yıl olmuştu. Askerlik şubesine ayaklarım titreyerek gittim çünkü nerede ve ne kadar süre askerlik (uzun dönem-kısa dönem) yapacağıma dair hiçbir şey belli değildi. Şubede şansım yaver gitti ve ben askerliği bir yıl tecil ettirdim. Tabii bu duruma sevindiğim kadar üzülüyordum da. Çünkü şimdi de hayatımı idame ettirmek için bir işe ihtiyacım vardı. İlk iş olarak ücretli öğretmenliğe başvurdum ancak kontenjan olmadığı için başlayamadım. Sonrasında KPSS kursu buldum ve kayıt yaptırdım.

Eğer yaşınız 28 olmuş, üniversite bitmiş ve cebinizde para sıfırlanmış ise aile yanında yaşamak gerçekten çok zor. Resmen dibe vurmuş hissediyordum. Bir an önce para kazanmam gerekiyordu ve ben de tarım işçisi olarak tarlalarda çalışmaya başladım. O zaman yaşadıklarımı anlamanız için biraz detay vereyim. Sabah dörtte kalkıyor, kahvaltı yaptıktan sonra iş için hazırlanıyor ve beşte yola çıkıp otobüsü bekliyordum. Tarlada çalışan tek üniversite mezunu bendim. İnsanlar gelip sürekli neden KPSS’ye girmediğimi, atanamadığımı, öğretmen olamadığımı vs. soruyorlardı (Ulan Almanya’daydım, gelip KPSS’ye mi gireydim diyordum içimden). Gel de herkese laf anlat. Neyse ben akşamüstü saat dört gibi eve vardıktan sonra duşumu alıyor, bir şeyler atıştırdıktan sonra KPSS kursu için evden çıkıyordum.

KPSS kursu da bir o kadar beyin yakan süreçti. Yeminle bak kendimi embesil gibi hissediyordum. Lisede dersaneye giderken gördüğümüz konuların aynısını görüyorduk Türkçe, coğrafya, tarih derslerinde. Eğitim bilimleri dersleri de üniversitede her dönem aldığımız derslerin aynısıydı. Türkiye’de o sene 1 yıl boyunca oturup atama için dersaneye giden yaş ortalaması 23-24 olan üniversite mezunu gençleri Silikon Vadisi vari bir merkezde toplayıp fikir, proje, ürün, patent ürettirsen ülkeye kesinlike daha fazla katkı sağlatırdın. Neyse bu düşünceler içinde KPSS kursu da bitti.

Tabii sınava girene, sonuçlar açıklanana, sıralama belli olana kadar etrafımda özellikle akraba tayfası tarafından küçümsendim. Olay şuydu: “Bak, Ahmet sen bu kadar okumuşsun (üniversiteyi bitirmişsin anlamında, yoksa kitap okumakla ikisi farklı şey), yurt dışında birçok ülkeye gitmişsin, yabancı dil öğrenmişsin ancak ikimiz de işte buradayız. Yani sen adam olamamışsın” Yani üniversiteden mezun olur olmaz maaşlı bir işe giremedik diye adam olamıyoruz ve buna benim dışımda birileri karar veriyor. Hocam, “abartıyorsunuz” diyemezsiniz, emin olun sizin etrafınızda da bu tipler çokça mevcuttur: “Coğrafya kaderdir” demiş İbn-i Haldun. Gençler, bana bu şekilde cümle kuran beş kişinin yüzünü beynime kazıdım – bu kısmı iyi okuyun – ne zaman ders çalışmaktan sıkılsam, bunalsam, masayı terk etmek istesem hemen bu beş kişinin yüzünü aklıma getirdim ve daha bir çalışasım geldi. Ben daha sınava girmemişken bana bu kadar laf söyleyenler atanamazsam neler neler söyler diyerekten yardırdım. Yani başkasının benim neyi başarıp başaramayacağımı söylemesine izin vermeyecektim. Kısacası olumsuz bir durumu olumluya çevirdim ve atanana kadar kendimi bu şekilde motive ettim.

Tekrar matematiğe dönelim: KPSS kursu boyunca matematiğe hiç girmedim. Girdiğim ilk dersten sonra dostum Mevlüt’e dedim ki “kalk gidiyoruz kalk. Adam akıllı İngilizce, Almanca neyse öğretmenlik alan bilgisinden yapar gideriz”. O dersi de orada öylece bıraktık. Kursun sonuna doğru Konya merkezden mantık dersine giren bir hoca geldi. İlk derste tanıştık ve bizlere tek tek mezun olduğumuz bölümleri ve matematik yapıp yapamayacağımızı sordu. Ben de dedim “hocaaa, bizde matematik yok.” O da dedi ki: “Atanamazsın.”   Fark ettiniz mi, ilkokul mezunu tarım işçisinden üniversite mezunu öğretmene kadar hep birileri benim neden başarısız olduğumu yargılıyor ya da başarısız olacağıma benim adıma karar veriyor. Daha sınava girmemişiz, puanlar ve kontenjanlar belli olmamış, kimin neyi başarıp başaramayacığını bireyin kendisi zaten en iyi bilir çünkü benim dünya üzerinde tanıdığım en iyi insan kendimim.

Şimdi gençler size şöyle bir sır vereyim: Sizin her sınavdan başarılı olmanızı, tüm derslerden en yüksek notları almanızı, en iyi üniversiteleri, en güzel bölümleri kazanmanızı isteyen velileriniz ve öğretmenlerinizin benim yukarıda size açık açık yazdığım başarısızlıklarım gibi tonla başarısızlıkları vardır. Elbette kimse size bunlardan bahsetmek istemez çünkü başarısızlıklarımız bizim bildiğimiz ancak başkalarının bilmediği benliğimizin gizli kısmında yıllanmaya terk edilmiştir. Size akıl veren herkes hayatında hata yapmıştır, hayal kırıklığına uğramıştır ve muhtemelen de sizinle konuşurken bile mutsuzdur. Gerçekten şu duruma çok gülüyorum: Veli çocuğundan, öğretmen öğrencisinden yüksek beklentiler içerisinde, özellikle akademik başarılar konusunda. Ancak çocuğuna sürekli ders çalış diyen veli ömrü boyunca eline kitap almamış hadi kitaptan geçtim bir dergi, gazete, okumamış, bulmaca veya su doku dahi çözmemiş. Öğretmen dersen üniversiteden mezun olup göreve başladıktan sonra alanı dışında kendisine hiçbir şey katmamış: yabancı dil, bilgisayar, proje, yurt dışı tecrübesi, hobi vs. “İnsan öğrenmeyi bıraktığı gün yaşlanır” Henry Ford. İşte bu yüzden ülkemiz 20 yaşında beyin ölümü gerçekleşmiş insanlarla dolu.

Sonuca bağlayalım: Gençler, hayatınız boyunca sınavlara gireceksiniz ve bu sınavlardan birçoğu hafta sonunda gireceğiniz sınavdan kat be kat zor olacak. Hayatın kendisi zaten bir sınav değil mi? İnsanın başına neler geliyor ve hiçbirimiz bunları tahmin edemiyoruz: hastalık, kaza, işsizlik, ekonomik kriz, iflas, organ kaybı, terk edilmek, boşanmalar, aldatılmak, dolandırılmak, hırsızlık, ailenizden birisini, bir sevdiğinizi kaybetmek… Önemli olan tüm sınavlardan ders alarak ve mücadele ruhumuzu geliştirerek çıkabilmemiz. Yoksa kolay hayat, sorunsuz hayat, işler tıkırında hayat sadece mezarda var. Yine dramatik oldunuz hocam diyeceksiniz ancak bana göre gerçek bu. İşte bu yüzden bir an önce hayatınızın sorumluluklarını almak için evinizin işlerine ortak olun ve bir işte çalışın. Yabancı dil ve bilgisayar öğrenin. Belli bir meslek ve yurt dışı deneyimi edinin. Yanına ister bir diploma koyun ister koymayın zaten iş bulursunuz.

Yazımın son kısmını 28 Mart 2019 tarihinde motorsikletle kaza yaparak vefat eden, bugün hayatta olsaydı karnesini alacak rahmetli öğrencimiz Aydoğan Varol’u anarak bitirmek istiyorum. Aydoğan’ın cenazesinde hiç kimse ne aldığı notlarından ne de normalde yarın gireceği sınavda yapacağı netlerden bahsediyordu. Aydoğan’ın ne kadar iyi bir insan olduğu ve okulda ona verilen görevleri hakkıyla yerine getirdiğindan bahsediliyordu. Sorumluluk sahibiydi, ailesine destek olmak için hafta sonları ve yazları çalışıyor, okuluna değer katmak için sürekli sosyal etkinliklerde ve sorumluluk projelerinde görev alıyordu. Kısaca Aydoğan toprağa verilirken annesi, babası, ablası ve diğer akrabaları için hayatlarının en zor sınavlarından biriydi. Onun ölümü bana hayallerin ertelenmemesi gerektiğini, hayatın ne kadar kısa ve birçok zorlu sınavla dolu olduğunu hatırlattı. Mekanın cennet olsun güzel insan…

Sadece yarınki sınavda değil, hayatınız boyunca gireceğiniz tüm sınavlarda ve hayatın kendisinde başarılar…

Ahmet Hoca