Tavşan Adası Gezisi – 2006

Üç yıldır Bodrum’da yaşamış olmama ve iki kez de Turgutreis’ e gitmiş olmama rağmen Bodrum sularında Tavşan Adası olarak bilinen tarihi mekânı daha geçen yazın sonunda keşfettim. Otele ilk varıp etrafı şöyle bir süzdüğümde önümüzdeki sezonda yaşanacak çok şey olduğunu sezinleniyordu. Mark Warner- Club Palm Beach hem bölgesel olarak ilk bulunduğum yer hem şirket olarak ilk defa çalıştığım bir oteldi. Turgutreis’in Kadıkalesi mevkiinde bulunan otelin çok hoş bir manzarası, yaklaşık 3,5 km uzunluğunda bir sahili vardı. Benim en çok dikkatimi çeken otelin tam batısına düşen bir adacıktı. Onu görür görmez oraya bir gün çıkıp tepesine bir Türk Bayrağı dikmek gibi bir düşünce zihnimi, bunun verdiği heyecan da yüreğimi kaplamıştı. Ama ne zaman ve nasıl? İşte bu konuda bir bilgim yoktu ve tek yapabildiğim bekleyip ilerleyen günlerin neler getireceğini görmekti.

 Markette yalnız çalıştığım için bir türlü adaya gitme fırsatım olmuyordu. Otel personeli arkadaşlarım, su sporları görevlilerinden kano alıp giderken ben sadece onları seyredebiliyordum ve onların gün sonunda adayı anlatırken gözlerindeki pırıltıya imreniyordum.

 Dalgıç arkadaşım Ryan’la ve diğerleriyle ada hakkında hep muhabbet ediyordum ve onlar bana bir zamanlar adada tavşanların olduğunu, bu yüzden oraya “Tavşan Adası” dediklerini; fakat adaya ayak basan insan hayvanlarının tavşanları zamanla öldürdüklerini söylediler. Doğaya karşı işlenen cinayet ne zaman durdu ki?

 Sezon ilerleyip giderken hava sıcaklığı da artıyordu. Mayıs ve Haziran ayları hızla geçmiş sezonu yarılamıştık ki adaya çıkıp Türk Bayrağı’nı dikmek için harika bir fırsatın yakında geleceğini anladım. Evet, 30 Ağustos! Yanlış anlaşılmasın, niyetin yeni bir Kardak krizine sebep olmak değil, sadece adanın Türk kara sularında olduğunu turistlere somut bir şekilde ispat etmek.

 Ve Temmuz, Ağustos derken beklenen an geldi. 30 Ağustos’ta adaya çıkma fikrinden diğer arkadaşlara bahsettim, Özkan ve Aziz’den söz alıp o gün içinde yeterince büyük bir Türk Bayrağı satın aldım. 29 Ağustos Çarşamba sabahı Özkan, : “Bu gece sahilde yatalım, macera olur; yarın sabah da kanolara atlar, adaya çıkarız” dedi. Fakat Özkan’ın macera olarak nitelediği sahilde yatma fikri benim için daha çok sivrisineklerle sabaha kadar boğuşma mücadelesine dönüştüJ. Özkan yorgunluğun etkisiyle tüm gece o enfes uykusunun keyfini çıkarırken ben  sivrisinekler eşliğinde sabahladımJ. Saat sabah sekizdi ve kalkıp kanoları alma vakti gelmişti. Aziz’le lojmanların önüne geldik. Kısa bir kahvaltıdan sonra sahile inip su sporlarından üç kişilik tek bir kano alıp on dakikalık kürek çektikten sonra adaya vardık. Ben ilk kez ayak bastığım içim heyecanlıydım. Özkan ve Aziz daha önce gelmişlerdi. Ada; sevimli bir kumsalı olan, yeşil, deniz seviyesine yakın bir kara parçasıydı. Tavşanlardan geriye kalan ise kemiklerdi. Adanın ortasındaki çıkıp bayrağı asacağımız direği yerinden söktük. El birliğiyle direği yerine yerleştirip, bu anı sonsuza taşımak için yüzlerce resim çektik. Arkadaşlarım bana katılıp 30 Ağustos’ta Türk Bayrağını dalgalandırırken adada, ben bir hayalimin gerçekleştirmenin verdiği mutlulukla adayı dolaştım. Dahası otelden bizim görenleri bizi tebrik etti, orada kalan turistler bile… Mesaj amacına ulaşmıştı.

 Sonraki günlerde bizim bayrak diktiğimizin yerin “Tavşan Adası” olmadığını, asıl “Tavşan Adası”nın Kadıkalesi’nin diğer tarafındaki Gümüşlük köyünde olduğunu öğrendim. Otel müşterilerimizden birçoğu dalış için oraya gittiklerini , Tavşan Adası’nın bulunduğu antik şehir olduğunu özellikle belirttiler. Bir an önce orayı da görme arzusu içimi kapladı fakat otelle ada arası uzaktı ve yürüyerek en az bir-iki saati bulurdu. Doğru zamanda doğru hareket edip oraya da bir şekilde ayak basmalıydım. Ve sadece bekledim.

 Hürriyet Gazetesinde Tavşan Adası’nın resmini gördüğüm ve hakkındaki yazıyı okuduğum zaman aylardan Ekimdi. Ve yazıda yüzlerce turistin bu adada doğal ortamda yaşayan tavşanları görmek için adaya akın ettiğini okuyunca artık yola çıkmam gerektiğini anladım.

Ramazan ayına isabet eden bu sezonun son günlerinde sahura kalkmak ve sonra tekrar yatmak uykusuz kalmamıza, böylece gün içinde sarhoş gibi gezmemize sebep oluyordu. Bu yüzden ya sahura hiç kalkmamak ya da kalktığımız zaman yatmamak gerekiyordu. Bundan nasıl yararlanırım diye düşünürken aklıma Tavşan Adası’na sahurdan sonra gitmek geldi. Fikrimi Aziz’e açıkladığımda tek cevabı :” Takılırız moruk!” oldu. Bir gece sahurdan sonra Aziz’le benim marketin önünde buluşup güneş doğmadan yola düştük. Saat 5.30’u gösteriyordu ve hava serindi, fakat muhabbet ederken ne havanın serinliğine ne de havanın karanlığına aldırıyorduk. Yaklaşık iki saat böyle geçti, Gümüşlük köyünün içine vardık. Köyün içindeki tabeladan köy hakkında bir yazı okuduk. Tabelaları izleyerek sahile vardık. Hava hâlâ karanlık, ortalıkta kimse olmadığı için sessiz sessiz ilerliyorduk ve mutlu finishJ: Tavşan Adası sabah serinliğinin altında bizi bekliyordu. Adaya ulaşmak için yaklaşık 50 metre, 30-40 cm derinliğindeki antik bir yoldan geçmek gerekiyordu. Buz gibi suya girince insan önce bir ürperiyor sonra geceden kalan son uyku damlacıklarını gözünden siliyor.

 Daha adaya adım atar atmaz resim çekmeye ve doğal ortamın yalnızca bana ve Aziz’e sunduğu o cömert güzelliğin keyfini çıkarmaya başladık. Şakalaşıyor, sağa sola bakınıyor, çığlık atıyorduk( Allahtan orada yalnızdıkJ) Çok şirin ve bir o kadar da ünlü olan bu balıkçı köyü hâlâ o saatlerde uykudaydı. Bırakalım onlar uyuyadursun, bizimle beraber uykusundan kalkmış ve bizim gibi adada dolaşmaya çıkmış dostlarımız vardı: Tavşanlar… Önce bir tanesini gördük, “Aaa, tavşan!” dedik, sanki bir at çiftliğindeydik de tavşan görünce şaşırmış gibi davrandık. Ama bu şaşkınlık yerini heyecana bıraktı çünkü bir,iki,üç, dört ve beş derken tam 12 adet tavşan saydık. Yaban tavşanı olmalarına rağmen insandan ürküp kaçmıyorlar, oldukları yerlerde duruyorlardı. Tavşanlarla yan yana resim çekinmek istedik ama nasıl çağıracağımızı bilmiyorduk. Aziz’le beraber denemekten bir şey kaybetmeyiz dedik ve kedi gibi miyavladık, “ gel pisi pisi” dedik ama anladık ki bu tavşanlar farklı bir yabancı dille anlaşıyor. Sonra köpek çağırır gibi gel kuçu kuçu dedik ama yine tavşan kardeşlere yaranamadık, bunlar köpekçe de bilmiyormuş. Sonra bilmem nedendir garip sesler çıkarmaya başladık ki ne ben ne Aziz çıkardığımız bu seslere bir anlam veremedik ve konuşa konuşa anlaşamayacağımızı anlayınca dedim: “ Koklaşma ; pardon yaklaşma yolunu deneyelim.” İlk olarak Aziz ilerledi ve bir tavşanı sevmeye başladı, sonra diğerleri de Aziz’in şefkatli ellerine bıraktılar kendilerini. Aziz de bağırdı :” Çek, çek, resim çek!” Sıra bana gelmişti, o kadar uysaldı ki tavşanlar, bir adada değil de sanki bir sirkte yaşıyorlardı. Birkaçı dışındakiler o kadar zayıftı ki… Yanımızda onlar için su ve yiyecek getirmediğimize çok üzüldük ama bizi böyle bir sürprizin beklediğini bilmiyorduk. Tavşanları yakın markaja aldıktan sonra adayı dolaşmaya başladık. İnsanlar bu yaratıkların doğal yaşam alanını da çöplüğü çevirmiş durumdaydı. Her taraf bira şişeleri ve sigara izmaritleriyle doluydu. Aziz’le aramızda şöyle bir konuşma geçti: -Aziz : ” Aaa, bunlar Ramazan filan dinlemiyor, bak akşam kafaları çekmişler!” ben ise : “Heee, bir de tiryaki olmuşlar, hem de marka içiyorlar” dedim. Ağlanacak halimize güldük. Adanın tepesine tırmandığımızda güneş doğmak üzereydi. Doğmakta olan güneşin altında rüzgârın eşlik ettiği bu huzur dolu doğa harikasında son resimlerimizi çekindikten sonra Aziz’le yola çıktık. Bu kez daha önce geldiğimiz yoldan farklı bir rota izleyerek, tarla yolundan gittik. Otele döndüğümüzde saat 9.30 olmuştu. Duş ve kahvaltıdan sonra marketi açtım ve günün  kalan kısmında maceranın tadını dinlenerek çıkardım. Böyle bir günde yanımda olduğu ve benimle o günü paylaştığı için Sevgili arkadaşım Aziz’e yürekten selamlarımı gönderiyorum.

AHMET AKYOL

http://www.hurriyet.com.tr/yasadigim-en-komik-seruvendi-11414600

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir