Uurunkuş Köyü Gezisi – 27.03.2007

Adına şarkılar söylenmiş, şiirler yazılmış, efsaneler nesilden nesle geçmiş, filmler çekilmiş, romanlar kaleme alınmış, dağlar için. Bazen iki sevdalıya ev sahipliği, bazen de yaralı ceylana yuva olmuş bu dağlar. Resimde, müzikte, ve edebiyatta, sanatın ve hayatın içinde dağlar… Bana huzur, berikine hayat, ötekine birazcık özgürlük… İşte ben de bu sevdalara kapılıp çıktım ilk kez 1999’da Toroslara. Üç kez o yıl çıktım, 2000 ve 2001’de de birer kez. O zaman arkadaşlarla beraber felekten birer gün geçirirdik. Şimdi arkadaşlarım yok burada ama ben yine de çıktım. Kendi bir başıma Torosların ferahlatıcı havasına salıverdim. Tarih 26 Mart Pazartesi, 2007. Sabah saat on buçuk gibi evden gerekli malzemeleri sırt çantama doldurarak her zamanki güzergâhtan dağa doğru yola çıktım. Kanal yoluna kadar her şey normaldi fakat kanal boyu giden yol eskisinden daha bozuktu. Sebebi ise gayet açıktı; kışın kar ve yağmur sularıyla ıslanan toprak yoldan araçlar geçtikten sonra toprak gömülüyor, kuruyunca da engebeli bir hal alıyordu. Sanırım tarlada  gitmek daha az rahatsız edici olurdu. Vel hasıl kanalda su yoktu; ortada eski günleri aratan manzaralar vardı. Urunkuş köyü her zamanki gibi sessizdi. Birkaç tarlada çalışan köylüleri gördüm; yine de o kadar çok değildi. Şansıma köpeklerle diyaloga geçmeden köyün içinden çıkıp her zaman mola verdiğimiz mezarlığın yanında mola verdim. Bu, şimdiye kadarki ikinci molamdı; mola sürelerini kısa tutmaya çalışıyor, bir an önce dağın zirvesine tırmanmak için sabırsızlanıyordum. Her zaman suyu akan çeşmeden buz gibi su içtikten hemen sonra yola koyuldum. Buradan sonra yol dikleşiyordu. Bisikletimi biraz itiyor biraz sürüyordum. Yolun bittiği yerde bisikletimi kilitleyip yola yürüyerek devam etmeye başladım. Bu yürüyüş ne kadar sürecekti, bir fikrim yoktu ama yeni şeyler keşfetmenin heyecanı sanki beni zirveye çekip duruyordu.

Birçok çoban ve sürü gördüm. Bir iki ay önce doğan kuzular görülmeye değerdi, her yerden onların sesleri havaya karışıyordu; sanki onlarda benim gibi günün keyfini çıkarıyordu. Kuzuların sesleri eşliğinde ilk iki tepeyi aşarak yarığın başlangıcına vardım ve ilk pınarın nerede olduğunu merak etmeye başladım. Görünürlerde ne sudan ne de insandan eser vardı. Sadece doğanın kendisi ve bu doğaya ait olan yabancı ben vardık. Ve heyecanım bir anda artmıştı. Su sesini duymuştum ve pınarın yakınında olduğumu tahmin ettim. Pınar eskisi gibiydi, suyu buz gibi, etrafı çimenlik… Burada mola verip bir şeyler atıştırdım. Birkaç kare resim çektikten sonra yola devam ettim. Korkmuyordum bu sessizlikte çünkü korkulacak bir şey yoktu. Her şey o kadar doğaldı ki…

Aylardan marttı, havalar soğuk, bazen kar yağışlıydı, bu yüzden dağın derinliklerine insanlar ve sürüler pek gelmiyordu. Daha önce bir kez aştığım zirveye ulaşmak vardı tüm yol boyunca aklımda. Zirveye ulaşmak ve diğer tarafı görmek. Amacım olmasa belki ilk pınarı görünce dönebilirdim ama bir defa karar vermiştim ve başarmalıydım. Rakım yükseldikçe rüzgârın şiddeti de artıyordu. Bu normaldi, normal olmayansa yer yer 30 cm’yi bulan kar kalınlığıydı. Evet, en sonunda karlı yere de ulaşmıştım. Tadına baktım: Temizdi ve soğuktu, yani olması gerektiği gibi. Karlı yerlerde toprak hâlâ ıslak, çamur ve kaygandı. Zorlu yürüyüş burada başlıyordu. Yolda bulduğum iki değnek sayesinde zorlandığım yerlerde destek alarak  çıkabildim. Zaman zaman kara batıyor zaman zaman ıslak zeminde kayıyordum. Uzun zamandır benden önce çıkan olmadığı belliydi çünkü ortalıkta ne insana ne hayvana ait ayak izleri vardı. Bu güzeldi çünkü uzun kış mevsiminin ardından o kadar yükseğe çıkan olmamıştı. Aniden başlayan suyun gür sesinde insanı doğanın içine çeken o sihir vardı. Mevsim bahar, su seviyesi şu ana kadar gördüğüm en iyi seviyedeydi. Bir ara patikanın bittiği yerde yukarı tırmanmak zorunda kaldım. Tırmandım diyorum çünkü adım atacak düzlük yoktu. İşte buydu zevkin kendisi: Zorluk değer katıyordu mücadeleye. Benim mücadelemin de bir amacı vardı: Zirve. Sağa sola bakarak, rüzgârın sesini dinleyerek, resim çekerek zaman geçirdim ve zirveye yaklaştım. Burada vadi genişliyor , adeta bir tarla şeklini alıyordu. En sonunda vardım zirveye. Bir tarafımda Ereğli ovası, bir tarafımda İç Toros dağları uzanıyordu. Orada benden bir hatıra kalmasını istedim. Elimdeki değneklerle o günün tarihini ve ismimi yazıp resim çektim. Ereğli ovası açık ve güneşliydi, İç Toroslar da karlı, bir o kadar da bulutlu…Zirvede esen rüzgârı tenimde hissettikten sonra bulutlu havadan kuşkulanıp inişe geçtim. İniş çıkıştan daha zorluydu, daha hızlı iniyor fakat daha çok kayıyor ya da çamura batıyordum. Zirveye ulaşmanın huzuruyla duruma aldırış etmeden inmeye devam ettim. Vadiyi yarılamıştım ki bir çobana ve sürüsüne rast geldim. Selamlaştık, kısa bir hoş beşten sonra yoluma devam ettim. İnerken üçüncü  ve ikinci pınarların yanında da kısa kısa soluklanıp resim çektim. Vadiden çıkınca yine çobanlar ve sürülerini gördüm dağ yamaçlarında. Ben onların ne yaptığını merak etmiyordum fakat, muhtemelen onlar benim tek başıma ne yaptığımı merak ediyorlardı. Bisikletimin yanına varınca suyumun sonunu içtim, ekmeğimi bitirdim ve güneşli havada bir şeyler okuyayım dedim. Güneşli mi? Beş dakika geçmeden dolu yağmaya başladı. Bir anda neye uğradığımı şaşırdım ve kendimi kurşun yağmurundan kaçan asker gibi hissettim. Geldiğim yolları hızla inerek Ereğli’ye vardım. Allahtan Ereğli’de yağış yoktu. Yine de hava soğuktu. Kendimi eve zor attım. Yemek yiyip bir iki bardak çay içtikten sonra geriye sadece iyi bir uyku çekmek kalmıştı. Bir de o günün keyfini sürmek….

AHMET AKYOL – 27.03.2007 SALI

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir